Mülteci ruhlar davetlidir. Yapayalnız denize açılmak

Rab baktı, yeryüzünde kötülük çok. Yüreği sızladı ve “Yarattığım insanları, hayvanları, sürüngenleri, kuşları yeryüzünden silip atacağım” dedi. – Tevrat

Mülteci ruhlar davetlidir. Yapayalnız denize açılmak

Nihayet ülkeyi terk etmek üzereydim. Gelişigüzel topladığım tahtalarla saçma sapan bir tekne yapmıştım. Normalde çivi çakmasını dahi beceremem. Takdir edersiniz ki yaptığım şeye tekne demeye bin şahit lazımdı. Alabora olması şöyle dursun, yüzeceği bile şüpheliydi. Lapseki kıyısında beni görenler ölüme gideceğimi söylüyordu.

Umursamadım. Onlara “Nuh’un gemisine inanıyorsunuz da bu teknenin yüzeceğine mi inanmıyorsunuz?” diye çıkıştım. Kararlıydım.

Sabaha karşı yapayalnız denize açılacaktım.

paralel tekne nuh gemi
Yapmaya çalıştığım tekne. (Temsili)

Ülkemin konumundan, intizamından, arada kalmış kültüründen nefret ediyordum ve bu konuda beni kimse anlamıyordu. Hislerimi hangi sözcüklerle ifade edersem edeyim, “ya sev ya terk et” diye rest çekiyordu sağcılar. Mahallemi değiştirip tekrar denediğimde, “ya razı ol ya mücadele et” diye gaz veriyordu solcular.

Onlar için seçilebilecek sadece iki yol vardı. Zıtlıklardan oluşuyordu ideolojilerine bağımlı beyinleri. Üçüncü bir yol bulamadıkları için asırlardır birbirlerini gırtlaklıyorlardı zaten. Oysa ben defolup gitmek istiyordum. Ve ilk paragrafta bahsettiğim tekneyi de tam olarak bu yüzden yaptım.

Ülkemin sevdiğim ve sevmediğim yönlerini yan yana yazdığımda, eksiler ağır basıyordu. Ama başka bir ülkede yaşayamayacağımı da biliyordum ki yirmi altı yıllık ömrümün en büyük paradoksu bu olmuştu.

Arabeskten nefret eden ben, batı insanının take it easy felsefesinden de rahatsız olacaktım. Onlara göre dertler konuşmak için değil, geçiştirilmek için vardı. Ev partileriyle, dansla, içkiyle, kahkahayla geçen birkaç günün ardından Zeki Müren eşliğinde dertleşeceğim birine hasret kalacağıma emindim.

Aşk anlayışları da Hollywood’daki gibi değildi, biliyordum.

“Seni ben ellerin olsun diye mi sevdim Jessica” diye hüzünlendiğimde, bireyliğini doruklarda yaşayan Jessica, çoktan yeni aşkının kollarında olacaktı. Birey olma zıkkımı yüzünden hiçbir kadın üzerinde egemenlik de kuramayacaktım. Ve bu, iyi bir şey olduğunu bilmeme rağmen ataerkil ruhumun işine gelmeyecekti.

nuh'un gemisi nerede cudi şırnak şirince ağrı paralel yapı
Nuh’un gemisi her yerde olabilir.

Dümeni doğuya kırsam nasıl olur, diye düşündüm sonra. Ortadoğu zaten duman altıydı. Çekik gözlüler fazla kalabalıktı. Siyahiler yoksuldu. Müslümanlar yobazdı. Budistler tuhaftı. Irkçılık yaptırmayın işte bana, hiçbir ülkede yapamazdım.

Ji Sun kardeşimi karşıma alıp “paralel yapı devletin tüm organlarına sızdı, ama aynı paralel yapı birkaç yıl önce hükümetin can ciğer dostuydu, ya öyle işte” diye anlatsam, bir bok anlamayacaktı. Bizim ülkenin, her yeni güne günaydın yerine oha ile başlamamızı sağlayan gündemini özleyecektim. İneği kutsal sayan adamlara, ileri derecede oral seksin İslam’da nasıl değerlendirildiğini anlatsam, kendilerini ilk gördükleri ineğin altına atarlardı. Ülkemin makus gündemini konuşabileceğim tez canlı insanlara hasret kalacağım aşikardı.

Ne berbat bir paradokstu bu. Ne sevebiliyordum, ne terk edebiliyordum. Ne razı olabiliyordum, ne mücadele edebiliyordum. Mutsuzdum. İnsanları günahım kadar sevmediğim için asosyaldim de.

İnsanların saygısı yoktu. Dört kişilik asansörü paylaşamayan beş kişi, birbirlerini pataklıyor, gencecik insanların bedenleri havai fişek gibi patlıyor, adet bile görmemiş kıza yirmi küsur adam tecavüz edebiliyordu. Nefret ediyordum ülkemde yaşananlardan ve yaşanacaklardan. Ama kopamıyordum da. İlk aşk sendromu ile Stockholm sendromu arasında bir yerlerdeydi hissiyatım.

Milliyetçi değildim, ayrılıkçı hiç değildim. Ülkem üniter bütünlüğünü koruyabilir, beni azat etsinler, yeterliydi. Azat etmediler. Vize, pasaport ve bilumum diplomatik pürüzleri çıkarttılar. Ben de kaçmaya karar verdim. İşte bu amaçla ilk paragrafta bahsettiğim tekneyi inşa ettim.paralel gemisi

Tan vakti aklıma ulvi bir plan geldi. Madem teknem vardı. Madem ülkemden nefret ediyordum ama kopamıyordum da, neden Nuh Peygamber gibi numuneler almıyordum yanıma? Böylece keşfedeceğimi umduğum yeni toprak parçasında küçük Türkiye’mi kurabilirdim. Gün aydınlanır aydınlanmaz seksen bir vilayete attım kendimi.

İtinayla hazırladığım listeye harfiyen uyarak iki tane sağcı, iki tane solcu, iki din adamı, iki paralel yapı üyesi, iki tane eylemci, iki tane polis, iki aktroll, iki tane cinsel iktidarsız, iki tane atanamayan öğretmen, birer tane de Melih Gökçek ve Tuğçe Kazaz alıp tekneye yükledim. Artık gözüm arkada kalmayacaktı. Yola çıkmaya hazırdım. Tekneyi ivedilikle suya indirdim.

Tekne suya değer değmez batmaya başladı. Kapasitesinin üzerinde ağırlık taşıyordu. İşin kötüsü akıntı bizi derinlere sürüklüyordu. Hepimiz korku içindeydik. Herkes birbirini suçluyordu. Ufacık teknenin içinde, çok geçmeden sağcı solcunun boğazına sarıldı, polis eylemcilerle kapıştı, Gökçek tekneyi paralel yapının batırdığını iddia etti, paralel üyeler kendini savundu, cinsel iktidarsızlar havaya ateş açtı, din adamlarının son dualarını kimse umursamadı, Tuğçe Kazaz konuşunca ise herkes dikkat kesildi.

Amacıma ulaşmıştım. Teknemin içinde minyatür bir Türkiye vardı resmen! Fakat batıyorduk. Lapseki kıyıları hepimize mezar olacaktı. Kah sevinçten, kah korkudan ağlamaya başladım.

Teknemiz Marmara’nın serin sularına gömülürken, mülteci ruhlarımız nihayet ülkeyi terk ederken; yazıyı okuyan okur “bu ne saçma sapan bir hikaye” diye haykırdı. Son bir çırpınışla cevap verdim o okura, “Nuh’un gemisine inanıyorsunuz da benim tekneme mi inanmıyorsunuz?”

“Belki de hepiniz doğduğunuzdan beri bu teknede can çekişiyorsunuz.”

Stranger Things: Bir başka boyut