Şizofreni ve Modern Kültür

Varlıklar ve nesneler arasında bütüncül ilişki kuramayan kişi, her şeyin birbirine ve kendine yabancılaştığını görür. Hatta kendi bedenini bile tanıyamaz hale gelebilir. Bilinç bir parçalanmayla-dağılmayla karşı karşıya kalır.

sizofren

Türkiye’nin Leonardo Di Caprio’su olarak bilinen Arda Kural’ın günümüzde kanser gibi yaygınlaşan şizofreniye yakalanması bir kez daha çağımızın ruh hastalıkları bakımından ne kadar hassas olduğunu gösterdi.

Fakat böyle bir çağın geleceği, çok iyi bildiğimiz bir filozof tarafından bize iki yüz yıl öncesinden haber verilmişti. Friedrich Nietzsche “Büyüyen bilinç tehlikedir, hastalıktır” derken sanki bugünleri kastetmiş, aşırı büyümüş bilincin, insanı gerçekler dünyasından koparabileceğini ve çevresine karşı marazi bir bakışa alıştırabileceğini söylemişti. Hakikaten de üstadın sözünü ettiği günler geldi, çattı ve biz şimdi ruhsal hastalıkların tavan yaptığı bir çağda yaşıyoruz.

Günümüzün, bilincin büyümesinden kaynaklandığı söylenen belki de en meşhur ve ciddi ruh hastalığı; şizofrenidir. Şizofreni hastaları, kendilik bilinci dediğimiz, insanın bakışının dış nesne ve algılamalardan çok kendi içine ve kendi benine dönük olmasını ifade eden marazi bir yetiye sahiptir.

Gerçi yaşadığımız gösteri çağında sadece şizofrenler değil, normal saydığımız insanlar da -ne kadar dışa dönük tipler gibi görünse de – aslında içe dönük, kendi iç dünyalarında ve beyinlerinde yaşayan tiplerdir. Gezerken, eğlenirken, çalışırken, hatta karşısındakiyle konuşurken dahi içindeki başka bir kişiyle meşguldürler.

Dışardaki canlı hayat ne kadar çekici olsa da modern çağın insanı bakışını hep içindeki gizemli dünyaya kaptırır. Çünkü artık iç dünyamız dış dünyamızdan daha güçlü ve daha baskın. Peki bu durum hastalığa nasıl dönüşüyor?

Önce bilinci tanımlayalım. Üç tanım alırsak:

  1. Kişinin kendisine, yaşantılarına, çevresine, öteki kişilere, bir bütün olarak içinde yaşadığı dünyaya ilişkin farkındalığı, yaşanan deneyimlerden kendiliğinden doğan kendinin farkında olma görüngüsü;
  2. Öznenin duygularına, algılarına, bilgilerine ve kavrayışlarına bağlı olarak kendini anlama, tanıma ya da bilme yetisi;
  3. Düşünen öznenin kendisine dönerek, kendisini kendi düşünceleri ile kavraması, kendisine bir başkası olarak dışarıdan bakabilmesi durumu.

Buradaki anahtar kavram, kendilik ve dış dünya  arasındaki farkındalık. Yani bilinç için, insanın iç beninin ya da kendisinin dış dünyadan ayrı olduğunun farkına varma yetisi denebilir. Çünkü insan dış dünyayı doğrudan değil dolaylı olarak algılar. Kendimizle dış dünya arasında bir mesafe vardır (büyük bir taşı beynimizin içine sokup doğrudan inceleyemeyiz). İnsan önce dış dünyadaki varlıkları sınıflandırıp düzene koymuş, onlara isim vererek kavramsallaştırmıştır. Kavramları da içselleştirerek beynine şemalar halinde yerleştirmiş.

Yani biz bir dış nesneye doğrudan bakmayız, onu doğrudan algılamayız, kafamızın içinde örgülediğimiz kavramların penceresinden görürüz. Çünkü insanın kafasının içi düzenli ve şemalı iken dışardaki çıplak, yalın nesneler dünyası, düzensiz, birbiriyle ilgisiz, garip ve korkutucudur.

Eğer insanın zihninde kurgulamış olduğu koruyucu gözlük olmasa dış dünyadaki nesneleri tanıyamaz, onlar arasında anlamlı bağ kuramaz. Yani bir nevi her şey kendisine yabancı gelir. Bu dünyayı bize tanıdık yapan şey, geçmişten günümüze ona yüklemiş olduğumuz anlamlar dünyasını kavramsallaştırarak zihnimize kodlamamızdır.

Bilimin ilerlemesiyle beraber olay ve olguların rasyonel sebebini öğrenen ve bilgisi artan insan, gittikçe her şeyin daha çok farkında olmaya başladı. Dünyaya ve kendisine dair aşırı bilgilenme  farkındalığımızı zararlı boyutlara taşıdı.  Ayrıca teknolojinin ilerlemesi de bunun tuzu biberi oldu. Bir örnek verelim.

Biz, bir gülün ya da çiçeğin  gün doğarken açan yapraklarını çıplak gözle göremeyiz. Ama  kamera sayesinde yavaşlatılmış çekimde görebiliriz. Bakın, farkındalığımız arttı ama dünyanın gizemli bir sırrını da yok etti. Mesela,  parçalanmış insan cesetlerini medyada  sık sık gören bir kişinin ölüme dair düşünceleri içinden çıkılmaz bir korkuya dönüşebilir.

Burada da ölüme dair bir farkındalık oluşur. Sosyal medyada kendi fotoğrafına sürekli bakan bir insan zamanla görüntünün bozulduğunu görebilir. Çünkü facebook ya da twitterdaki fotoğraflarımız aslında aynada yansıyan bir imgedir.

Renkli ve parlak imgeler de dikkatli bakılınca dağılmaya başlar. Başka şeylere dönüşür. Sartre’ın ‘Bulantı’ romanında,  Antoine Roquentin’in teyzesinin söylediği sözü hatırlayalım: ”Aynaya çok fazla bakarsan karşında maymun görürsün”.  Burada da insan kendi görüntüsüne karşı bir farkındalık edinmiş oluyor.

Bu simülasyon dünyası, insanda zaman ve mekan duygusunu da yok ediyor. Dış dünyayı,  gerçek bir bağlam (mekan) ve zamandan soyutlanmış gibi algılamamıza sebep oluyor. Zamandan ve mekandan soyutlanmış varlıklar ise insan gözüne garip yaratıklar olarak görünmeye başlar. Cansız varlıklar canlı varlıklarla karışır, her şey boş bir uzayda başına buyruk olarak uçuşan nesneler karnavalına dönüşür.

Yani bilinç dış dünyayı algılarken, iç dünyadan ayırt edemez hale geliyor. Aslında insan içe dönmüyor, içle dış dünya arasında ayrım yeteneğini yitirdiği için dış dünyaki nesne ve varlıklar içe dolmaya, içselleşmeye başlıyor (sınır kalkıyor).

İç yaşantının içine dolan birçok dış şey, metafora dönüşüyor, böylece beyin yoğunluğuna ve iç zamanın hızlı akmasına, dış zamanın yavaşlamasına veya ondan kopmasına neden oluyor. Bir şizofren hastasının şu sözleri bu durumu anlatıyor galiba: ‘Kendimi zaman dışı bir varlıkmış gibi görüyordum; ruh ilişkileri açısından apaçık dupduru biri; sanki kendi derinlerimi görebiliyordum…geçmiş, sınırlı, büzülmüş, yerinden oynamış gibiydi. Biçimi yoktu…Ya da ahşap bir baraka tepetaklak olmuştu sanki.”1

Zaman ve mekan algısı ortadan kalkınca insanın dünyayı bütüncül algılama yetisi de yok oldu. Çünkü dış dünyadaki varlıklar, bir zaman ve mekan içinde var olurlar. Bu, onları bütüncül gerçek varlıklar olarak algılamamızı sağlar. Varlıklar ve nesneler arasında bütüncül ilişki kuramayan kişi, her şeyin birbirine ve kendine yabancılaştığını görür. Hatta kendi bedenini bile tanıyamaz hale gelebilir. Bilinç bir parçalanmayla-dağılmayla karşı karşıya kalır.

Yine bir şizofreni hastası şunları söylüyor: ”Dizlerim titriyor, göğsüm önümde dağ gibi; beden hareketlerim değişti. Kollarım bacaklarım ayrılıp uzaklaştı benden, şimdi kendi başlarına. Yani kendimi başkası gibi gördüğümde ve onların hareketlerini taklit ettiğimde ya da heykel gibi kalakaldığımda, duruyor düşünüyorum; acaba kendi elim cebimdeki el mi, değil mi diye.”2

Özetlersek; farkındalığın artması, zaman-mekan algısının kaybolması egoyla yani benle (kendilikle) dış dünya arasındaki sınırların kalkmasına sebep olmuş. Dış dünyayı yutan iç uzayımızın alabildiğine genişlemesi, insanın kendi içine hapsolmasıyla,  zihninin hiçlik uzayında yapayalnız kalmasıyla sonuçlanmıştır.

Bu sonsuz iç uzayda, ben (ego) dağılmış, uçup gitmiştir. Günümüz modern çağında kişinin sürekli dağıldığını ifade etmesi, düşünce ve duygu dünyasına hakim olamaması (iradesizlik), sürekli ruhsal-duygusal değişim yaşaması da bundan kaynaklanmaktadır. Muhtemelen Arda Kural da içinde bulunduğu toplumsal gerçeklikten uzaklaşmış, ışıltılı, gerçek-dışı bir dünyada yaşaya yaşaya gerçeklik duygusunu yitirmiş, iç dünyasının  boş uzayında yapayalnız kalmıştır. İşte şizofrenin başlangıcı…

  • Louıs A. Sass, Delilk ve Modernizm, (çev: Ender Gürol) Alfa yay, 2013, s: 220
  • Louıs A. Sass, Delilk ve Modernizm, (çev: Ender Gürol) Alfa yay, 2013, s: 305

10 Ekim Dünya Ruh Sağlığı Günü: Psikolojik ilk yardımın önemi