Katil Mısır: Ne yediğinizi biliyor musunuz?

Milattan sonra 1250 – 1700 yıllarında Meksika’dan dünyaya yayılan Mısır bitkisinin Latince adıdır. Eğer kişi yediklerine denkse, Amerika’da insanlar büyük oranda mısırdan oluşmaktadırlar.

mısır zea mays katil mısır

Zea Mays: Mısırın tehdit zinciri

Günümüzde ABD’de 322 milyon metrik ton üretimin %80 Transgenik ürünlerden oluşan mısırı, binlerce yıl öncesinden Peru Lima’da yaşayan insanlar, altın heykelciklerde ölümsüzleştirmişlerdir.

Biz batıdan kanser, diyabet, obezite, alerjik hastalıklar ve kalp hastalıkları ithal ederken, kendilerine sağlık ihraç etmekteyiz. Nasıl mı? Bir örnek ile açıklamaya çalışacağım.

Güneş enerjisinin yerine fosil enerjisini koyarak; milyonlarca hayvanı kapalı hapishanelerde yetiştirerek; onları normalde asla yemeyecekleri yemlerle besleyerek ve kendimizi tahmin ettiğimizden çok daha tuhaf yiyeceklerle besleyerek hem doğanın sağlığını, hem de kendi sağlımızı riske atmaktayız.

Aslında neyi ve nasıl yediğimizi tam bilemeyiz ve dünyayı nasıl kötü kullandığımız umurumuzda bile değildir.

İşlenmiş gıdaların çoğunda yer alan xantam gum (E415), mono sodyum glutamat, laktik asit, içeriği de mısırdır. Amerikan marketlerinde 45 bin ürün vardır ve bunların dörtte biri mısır içermektedir. Salatalıkların parlak görünmesini sağlayan cila ve tarım ilaçları da taşınmada kullanılan kartonlar da mısır içerir.

Yürüyen mısır haline getirilen Amerikan halkı aslında acınacak haldedir. Kolada veya hamburgerde yer alan GDO’lu ürünler zekice manevralar ile gizlenmektedir.

misir gida saglik beslenme nisasta burger patates yiyecekyemek

Her gün yediğimiz endüstriyel gıdaların etiketlerine dikkat edersek aşağıdaki isimlerden bazıları size tanıdık gelecektir.

Sitrik asit, laktik asit, glikoz, fruktoz, maltodekstrin, etanol, sorbitol, mannitol, xhantam gum dekstrin, hepsi de mısır şurubu türevleri olan bu maddeler şeker kamışı veya pancarının yerine geçirilen ucuz tatlandırıcılardır.

Yaşamın en temel öyküsü mümkün olduğunca fazla enerjiyi hapsetmek ve depolamaktır. Avını kovalayan bir aslan aslında bir enerji savaşı vermektedir ya da büyük balığın küçük balığı yutması bir enerji kazanma savaşından başka bir şey değildir.

Bu yaşam enerjisinin kaynağı güneştir ve bitkiler tarafından karbon molekülleri şeklinde depolanır ve kalori birimiyle hesaplanır.

Bir çorba veya biftek yediğimizde aslında bir bitki tarafından yakalanmış ve paketlenmiş enerji paketlerini yemekteyiz.

misir gida saglik beslenme nisasta burger patates yiyecek yemek

Endüstriyel tarım, günümüzde başta ABD olmak üzere başlıca silah olarak GDOlu mısır üzerine kuruludur. Bu mısır, bifteğe dönüşürken öküzün yemidir. Mısır, tavukları, domuzları, piliçleri, kuzuları, çiftlik balıklarını besler. Yumurtalar mısırdan meydana gelir. Otlaklarda beslenmesi gerekirken makinelere bağlanarak semirtilen ineklerden elde edilen süt, peynir, yağ ve yoğurt ta kaynağını mısırdan alır.

İşlenmiş gıdalara yönelirseniz durum daha da vahimdir. Örneğin tavuk Nuget büyük oranda mısırdan oluşur, mısır nişastası, mısır yağı ve unu. Aynı zamanda ürünün taze kalmasını sağlayan sitrik asit bile mısırdan elde edilebilir. Eğer yanında bir de hafif bir içecek içerseniz mısır üzerine mısır eklemiş olursunuz. 1980’lerden beri soda ve meyve suları çoğunlukla yüksek früktozlu mısır şurubuyla tatlandırılmaktadır.

mısır gdo katil mısır

Batı tarzı tipik beslenmede bir günlük gıda içerisinde mısır enerjiyi, soya fasulyesi ise proteini sağlar.

Günümüzde market raflarında mısır ya da soya fasulyesi içermeyen bir işlenmiş gıda bulamazsınız.

Şeker adı ile günlük hayatta kullandığımız şeker; Sakaroz yapısında bir karbonhidrattır ve çok tatlıdır.

Sakarozun sahip olduğu tatlılık eşiğini aşmak, 1960 yılında Japonlara nasip oldu ve Glikozu daha tatlı bir şeker türevi olan Früktoza çevirdiler. Bu işlem için Glikoz izomeraz enzimini kullandılar. Bu sayede 1970 yılında yarısı glikoz yarısı früktozdan oluşan mısır şurubu elde edildi.

Bu tarihinden sonra her nedense günümüzün baş belası olan hastalıklar artış gösterdi.

Diyabet, Metabolik sendrom, Obezite, kalp hastalıkları ve Kanserdeki artış hep her nedense 1970’li yıllardan sonra karşımıza çıkmıştır. Bu hastalıkların temelinde beslenme alışkanlıklarındaki değişiklikler yer almaktadır.

Bizden önceki kuşaklar hiçbir zaman sentetik beslenmemişlerdi. Mağara adamının hiç tatmadığı yiyecekler ile vücudumuzu zorlamaktayız…

Nişasta, mısırın endüstriyel gıda zincirine sunduğu en önemli katkıdır.

Nişasta karbonhidrat türevi yani bir nevi şekerdir.

Kimyagerler, Nişasta molekülünün uzun zincirlerini kırmayı başardılar ve günümüzde Nişastayı yüzlerce farklı organik bileşime çevirmektedirler…

Bugün bir çuval mısırdan 15 kg mısır şurubu elde edilir. Bir çuval mısırın işlenmesi için yaklaşık olarak 23 litre temiz su ve aşırı miktarda enerji harcanır. Yaş öğütme teknolojisi adı verilen bu teknoloji çok verimsizdir ve mısırdan üretilen her bir kalori gıda enerjisi için 10 kalori fosil yakıtı kullanılır.

Peki, bize ne bundan diyebilir misiniz?

Batılılar sanayileşmiş ülkeler işlenmiş endüstriyel gıdaları sevebilirler fakat bizim toplumumuz bu işlenmiş hazır gıdaları sevmez damak tadına uymaz derseniz yanılırsınız.

Çünkü üretilen bu kadar çok ucuz gıda hammaddesi bir şekilde tükettirilmelidir.

Peki, bu ürettikleri mısır dağlarını Amerikalılar yesin, iyi fikir gibi ama yanlış, çünkü bir insan ne kadar çabalarsa çabalasın maalesef en fazla yılda 700 kg gıda tüketebilir.

Gıda Endüstrisi şanssız; ayakkabı gibi elektronik eşya gibi sınırsız gıda tükettirilemez insanlara…

Amerika şartlarında Gıda endüstrisi açısından bu yılda %1‘lik büyümek demektir. Çünkü nüfusları sadece %1 artmaktadır. Wall Street bu kadar küçük bir büyüme oranını kabul edemez ve sorun tam burada başlamaktadır.

Bu nedenle Wall Street, ya Batılı insanları gıda için daha fazla para harcamaya ikna edecekti ya da onları daha fazla yemeye ikna edeceklerdi.

Bir başka yol da üçüncü dünya ülkelerine satacak ve damak tadına balans ayarı yapılacaktı… Varsa başka fikri olan söylesin benden bu kadar…

O halde filimin başkahramanı ucuz mısır allanıp pullanacak karmaşık gıda sistemlerine sokulacak endüstrileştirilip tanınmaz hale getirilecekti.

Yiyecekler Adeta Truva atına çevrilecek ve insanlar aslında ne yediğini hiç bilmeyecekti.

Gıda endüstrisinin tabiri ile ona değer katmanın yolları aranacaktı.

Tabii bunu tüketebilmeleri için insanların ve ülkelerin fethedilmesi gereklidir.

Eskiden olsa kolaydı ürünlerinizi almayan ülkeyi işgal ederdiniz ve dediklerinizi zorla kabul ettirip insanlara bu bol ürünleri zorla yedirirdiniz satardınız.

Günümüzde bu iş için askerler yerine “serbest ticaret” adı altında yapılan işgallerle çok daha az maliyetler ile sağlanmaktadır.

Fastfood zincirleriniz, kolalı içecek firmalarınız akıncılar gibi önden giderek yerel damak zevklerini çok uluslu endüstriyel gıdalara göre ayarlar.

Kolay olmayan binlerce yıllık damak zevklerini ve mutfakları ele geçirmek çok da kolay değildir.

Ülkelerin idarecileri ve medya da yardım etmelidir; aksine direnen varsa yok edilmelidir.

Arkadan ordu, işgali tamamlamak üzere marketler zincirleri ile saldırır; çünkü bu işlenmiş 40 binden fazla gıda ucubesi, raflarda yer almalıdır, yoksa siz hala annenizin çorbasını mı içiyorsunuz?

Geçmişin yeme içme anlayışına takılmayın lütfen alın bir tavuk Nuget, bakın adamlar kendi gıda dergilerinde doğal gıdaların yükselen tehdidinden bahsetmeye bile başladılar.

Endüstriyel yeme biçimi tavuk Nuget yapılırken hem hayvanların çektikleri acıları hem de kendi zevkimiz bize unutturulur.

Eğer kişi yediklerine denkse bu ürünleri tüketen bu insanlar büyük oranda mısırdan oluşmaktadırlar.

Vücudumuzu büyük oranda karbon atomu oluşturur, azot atomu da bu oluşuma nitelik katar. Nefes yolu ile havaya bu karbon atomlarını karbondioksit olarak salarız havada uçuşan bu karbon atomu ancak fotosentez yolu ile bitkiler tarafından kullanılarak tekrar kullanıma sunulur. Bu şekilde gıda zincirinin en temel ve basit bileşiğini karbonhidratları meydana getirirler.

Bitkilerin havadan yaşam yarattıklarını söylemek yanlış olmayacaktır. Mısır, her fotosentez olayında daha fazla karbon atomu alarak önemli bir avantaj sağlar.

Birçok bitki fotosentez esnasında üç karbon atomu içeren bileşen yaparken başta Mısır olmak üzere bazı bitkiler dört karbon atomu yaratır: Bu nedenle mısıra C–4 adı verilir.

Bu hile Mısır bitkisine önemli bir avantaj sağlar; suyun az ve hava sıcaklığının yüksek olduğu bölgelerde bitki üstünlük kazanır.

Eğer sattığınız ürün kendisini sonsuza kadar yeniden üretebiliyorsa bunu kontrol etmek güçtür.

Bu nedenle biyolojinin kurallarıyla ticaretin kurallarının örtüşmesi zordur. Fakat imkânsız değildir.

Melezleme tekniği ile elde edilen tohumlar üçüncü nesilden sonra verimsizleşip değerini önemli ölçüde yitirmektedir. Böylelikle melez mısır yetiştiricileri diğer bitkilerin sağlayamadığı bir hak kazandılar: Patent hakkı!.. Bu durumda çiftçiler her bahar yeniden tohum satın almak durumunda kaldılar. Böylece kapitalizm görüntüsü altında doğanın yeniden inşası mümkün oldu.

Sonuçta bugün Amerika’da 2 milyon çitçi geri kalan herkesi besleyebilecek güce ulaştı. Bir çiftçi yaklaşık 130 kişiye bakabilir fakat ne tezattır ki kendi ailesini geçindirmekte zorlanır haldedir.

Amerika, kendi ülkesini adeta bir Gıda Çölü haline getirmiş tek tip ürün yetiştiriciliği hâkim olmuştur. Mısır bitkisindeki artış diğer bitkileri ve hayvan ve insan türlerini de kovmuştur. Artık çitliklerde elma, saman, yulaf, buğday, erik, üzüm armut bulunmuyor, çiftçi kendi kendine yeter olma vasfını kaybetmiş tek tip mono kültür üretime geçmeye zorlanmıştır.

Sonuç; aynı toprağa ekilen aynı ürün hastalık zararlılarında patlamaya yol açmış ve bu zararlılara karşı ya tarım ilaçları kullandırılmaya zorlanmış veya GDO’lu ürünler ile zararlılar ile savaş edilmek zorunda kalınmıştır.

Melez veya GDO’lu mısır tam bir gübre canavarı olup bitkilerin en açgözlülerindendir. Sentetik gübre üretimi tarımı fosil yakıtına bağımlı hale getirmiştir. Haber-Bosch işlemi, nitrojenle hidrojenin yoğun bir ısı ve basınç altında bir katalizör yardımı ile birleşmesi temeline dayanır: Isı ve basınç için elektrik kullanılır. Hidrojen içinse petrolden, kömürden yani fosil yakıtlarından yararlanılır. Ve dünya kirletilmeye daha fazla tüketilmeye zorlanır.

Yerel tatlara ve beslenme alışkanlıklarına sahip çıkmalıyız. Aksi takdirde daha çok bütçemiz ilaç için katrilyonlarca parayı batı ülkelerine transfer eder.

Meraklılarına daha geniş bilgi için New York Times’in en çok satanlar listesinde olan Michael Pollan’ın Etobur-Otobur ikilemi isimli kitabını okumalarını tavsiye ederim.

İlgili yazılar

Sağlıklı Beslenme: Protein ve Karbonhidratlar

Vejetaryen Beslenme (1)

Vejetaryen Beslenme (2)