Sonsuz evren ve sarı maskeli kadının dansı

Sonsuz evrenin hasıl olmasını, doğduğumdan beri hissettiğim duyguların, düşündüğüm fikirlerin, arzularımın, amaçlarımın, ortaya çıkan her olaydan kalma hatıralarımın, bu sonsuzlukta muallak yüzdüğünü biraz da telaşla izlerim ve git gide sakinleşirim. Çünkü bu sonsuzluktan ruhuma güzel bir huzur sakinlik akar…

sonsuz sarı maskeli kadın nodira jumaniyazova

Sapsarı, ıssız bir bahçenin ortasından yürüyordum. Uzunca kaldırımın sonunda beni birisi bekliyordu. Dallarını gökyüzüne doğru yükselttiği gibi donakalan ağaçların arkasından birileri bakıyor, fakat ben o çehreleri tam göremiyordum. Kaldırımın sonuna doğru yaklaşırken o varlık dikkatle bir şeyi bekliyordu sanki. Sarı-kırmızı yapraklar sanki camdan yapılmış gibiydiler. Gökyüzü de turuncu renge dönüvermişti. ‘Renkli rüyaları sadece ressamlar görebilir’ diyorlardı. Düşündüm bunların hepsinin bir rüya olduğunu anladığım halde nedense bu dünyadan bir türlü ayrılamıyordum. Varlığım telaşlı, endişem gittikçe artarak, bir korkuya dönüşüyordu. Kaldırımın sonuna yaklaştıkça heyecanım doruk noktasına yaklaşıyordu. Beni bekleyenin kadın olduğunu anlayıp onun yüzüne bakarken, dehşetten donakaldım. Gördüğüm şeyin nesinin daha korkunç olduğunu tam bilemiyordum: kocaman sarı maskesi mi yoksa çıplak vücudu mu?

Beden güzel, beden bembeyazdı. Bu kadar çekici vücudun çıplak olması şuuraltımı telaşa boğdu. Cildinin Çin ipeğinden de yumuşak olduğunu vücuduma dokununca hissettim. Derken, kendimin de çıplak olduğumu fark ettim. Vücutlarımız birbirine sıkıca sarılmış, fakat ikimiz de susuyorduk. Bu mükemmel meleğin gizemli maskesinden çok korkmama rağmen, coşmuş duygularıma boyun eğerek, uçları dik göğüslerine yavaşça elimi uzattım. Melek hala susuyordu. Göğüslerini okşamaya başladım. Zevkten başımın döndüğünü hissederken, maske ardından bana bakan gözlerden gözlerimi alamıyordum. Bu gözler yabancı değildi sanki. Gerçi kadın kıpırdamıyordu, gözler ise beni kuvvetli bir güçle kendine çekiyordu, kanım kaynıyor, karşı koyamadığım cazibeyle hislerimi boşaltmaya zorluyordu…

Bense imkan olduğu kadar bu lezzeti uzatmaya çalışarak yavaş, çok yavaş hareket ediyordum. Göğüslerinin ucunu parmaklarımın arasına alıyor, sonra emmeye başlıyorum… Canlı, dolu vücudu okşarken hareketlerim sertleşmeye başladı. Erkek olarak böyle güzel bir hali daha tatmadığımı hissettim. Karmaşık hisler galeyanı içinde heyecanım git gide artıyor, kadın beni kendine daha çok çekiyordu. Hareketlerimizin hızlanmasına izin vermeden kendimi yönetmeye çalıştıkça şuurum ihtirasıma boyun eğmiyordu. Ben sahrada susamış birinin hayat suyunu yudumladığı gibi bu durumun her saniyesinden, vücudun her noktasından acele etmeden lezzet almaya çalışıyordum. Kucağımdaki o vücut ta benimle birlikte yanıyor, gonca her öpücükle güle dönüşüyordu. Son şiddetli hareketlerle tatlı dalgalar yaklaşmaya başladı, iniltiler artıyordu. En son, en doruk noktayı bekleriz, varlığımızla birleşerek, şuurumuzun bütünleşmekte olduğunu anlarız. Tek istek, tek özenle Son Neticeyi bekleriz… Sonsuz lezzet denizi bizi içine alır ve biz bu denizin ateşli katlarında boğuluruz!

Yanımda uzanan kadında artık maske olmadığını fark ettim ve titreyerek aceleyle yüzünü kaplayan saçlarını kaldırdım ve… Uyandım. Nerede nasıl yattığımı anlayamadan, etrafıma uzun uzun baktım. Birazdan geçici barınağım olan dağ yamacındaki harabe evimin küçücük odasında yattığımı kavramaya başladım. Ama sadece kabuslarda olan ağırlık tamamen uyanmama imkan vermeden, işkencesinden bırakmıyordu. Ben hala heyecanlaydım. Sinirlerim daha çok sızlamaya, acımaya başlamıştı. Coşmuş kanımın başımdan ayaklarıma kadar, ayak parmaklarımın ucundan tepeme doğru gürültüyle hızlı koşuyormuşçasına aktığını fark ettim. Kulaklarım bu iç seslerden sürekli çınlıyor, perdeleri tir-tir titriyordu, dayanılmaz acıdan patlayacak gibiydiler. Vücudum dayanılmaz derecede halsiz ve tükenmiş, kaslarım da sönmüş, can çekişiyorlardı… Bununla birlikte ben sonsuz boşlukta, boş bir sonsuzlukta muallak kaldığımı anlıyorum. Kendimi sanki dışarıdan izlermiş gibi analiz ederken, sınırlarda durduğumu anlarım. Vücudumun bir varlıktan öbürüne, bir mevcutluktan başkasına geçerken çektiği sancıları olmalı bu – düşünüyordum. Varlığı başka bir esasa göre kabul eden yeni şuur doğmaya hazırlanıyordu. Varlığımın belli bir eşikten geçtiğini hissettikçe, vücudum lezzetli dalgalar içinde titreyerek, her bir hücrem garip bir hazdan sızlamaya, sanki inlemeye başlar. Bu cinsel ihtirasın lezzetine benzer, fakat daha da kuvvetli bir şeydi.

Ara sıra mum alevinin oynaşlarına uygun titreyen duvarlar ve eşyalarla dolu odada yattığımı fark ederim. Hatta gözlerimi açarak mı ya da yumuk gözlerle mi? Artık farkında değildim. Pencerenin rüzgardan titreyen camlarını, ev önündeki acıyla silkinen ağaç dallarını, gönülde mistik korkuları uyandıran, yarı saydam bulutlarla örtülmüş yuvarlak kocaman ayı, onun ışıklarında net görünen kayaları da tam olarak izliyorum… Yaşlı ceviz ağacının duvarı tırmaladığından oluşan sesleri duyarım. Sonra tekrar boşluğa kayıp gidiyorum. Muallaklık hissinden, vücudumun hafifleyerek havayla doldurulmuş balon gibi yavaşça yükseldiğini hissederim.

Sonsuz evren

Şuurum korkunç bir şekilde genişleyerek beynimde sonsuz evrenin hasıl olmasını, doğduğumdan beri hissettiğim duyguların, düşündüğüm fikirlerin, arzularımın, amaçlarımın, ortaya çıkan her olaydan kalma hatıralarımın, bu sonsuzlukta muallak yüzdüğünü biraz da telaşla izlerim ve git gide sakinleşirim. Çünkü bu sonsuzluktan ruhuma güzel bir huzur sakinlik akar…

sonsuz sarı maskeli kadın nodira jumaniyazova

“Bu durumu tasvir etmeye çalışsam hangi sözleri kullanmalıyım? Belki renklerle ifade etmek daha kolaydır? Bunu başkalarına nasıl anlatabilirim? Kendim de bu durumu kavrayamıyordum zaten… Benliğimdeki evrende ışıldayan, canlı- heyecanlı, hisleri sakin iç bakışlarımla izlerken, neticeyi bekliyordum. Bu garip durumun bir sonu, neticesi olmalı, değil mi? Ben her şeyi bildiğimi, her şeyi anladığımı hissediyorum aniden. “Varlık Nihayet Bana Sırlarını, dilek ve mümkünat arasındaki, yalnız dehalara bildirilmiş aralık, onun yüce hakikati bana kendi lezzetini açıyor”. Şunu net idrak ediyordum ki, ruhum artık en sakin ve aynı zamanda en doyumsuz şeklini almıştı. Daha önce zorluklar, ıstıraplar, dertlerle aradığımı artık sakin izliyordum şuurumda açılmış bu sonsuzlukta. Her şey bu kadar kolay mıydı? Ama artık başkalarına nasıl anlatılmalı bu “hal” denen soru sancı veriyordu beynime. Adını bile bilmiyordum ki bunun…

‘Arayarak yaşamak ne kadarda güzel!’ Bu sözleri ben ne zaman, nerede duymuştum ki şimdi hatırladım eski bir hatıra gibi? Evet, bildiğimizden, bilmediğimizin çok olduğunu biliyor iseniz, ne olduğunu bilmeden yaşadıklarımızın, ne olduğunu bilmeden özlediklerimizin adlarını aramak var en azından. Ya da ad bile koyamadan ifade etmenin yollarını aramak var.

Sonsuz ekstazlar

Kendime bir teşhis koymalıydım. Özetler çıkartmam ve net sözlerle ifade edebilmem için kendimi sorguluyordum durmadan, ama bu soruları ben mi soruyordum kendime ya da bir başka şuur da karışıyor muydu acaba? Bu tahlile Biri ya da bir şey daha katılmıştı sanki. O “güç” yaratıyor ve yönetiyordu bütün cereyanı. O gerekli olan özetler için yöneltiyordu durumları. Belki de soruları ben soruyordum ve karşılığı da O? Ben – bu “ne”? Ben – sadece ben mi, yoksa benim fikirlerime bir Güç de var mı dışarıdan karışan? Derin karanlığa kayıp gitmeden önce aşağıdaki sözleri duyduğumu hatırlıyorum daha: “İnsanlar önceleri bal arıları gibi bal alabiliyorlardı ama artık unuttular… Balın adı değişti de ama yine almaya başlamaları gerek.”


Sabah gözlerimi açtığım zaman uzun bir yoldan dönmüş gibi hissettim kendimi. Tatlı ve ilginç rüyamı ve ondan sonraki normal dışı durumu hatırlarken, sabaha kadar kah korkunç lezzetten titreyerek, kah mum gibi eriyerek, hasta adam gibi sayıklayarak, çok uzun bir ömrü yaşamış gibi oldum. İlk defa gerçek bir hayat yaşadığım aşikardı: sonsuz ekstazlar vardı, esaslar hakkındaki sorular ve cevaplar vardı ve yalanlar hiç yoktu…

Vücudum şimdi de tatlı şekilde gevşemiş, hiç bir uzvumu kıpırdatmak istemiyordum. Seyrek çiseleyen sonbahar yağmurunun insanı sarhoş eden ve duygularını uyandıran serin nefesi, dağ bitkilerinin güçlü kokusu, sabah güneşinin yeni uyanmış bakire kızın çehresi gibi sihirli kırmızı rengi, kuşların sarhoş sevgi şarkıları, tasvir edilemeyecek kadar zevk ve mutluluk veriyordu. Sabahın gizli heyecanlar sinmiş havasından doya doya nefes alırken, sıcacık yatakta her zaman öyle tembel tembel yatmak isteğimi fark ettim. Bu uykudan çok şeyi anlamış bir halde uyandığımı hissettim. Varlığın önceden bilinmeyen, hassas sırlarının cevabı yazılmış sayfaları şuurumda ışıldıyordu sanki. Geceleyin ortaya çıkan olağanüstü durumun her dakikasını tekrar hatırlamaya çalıştığım zaman, rüyamda tam bildiğim, net farkında olduğum birçok düşüncenin alaycı bir şekilde arkasına dönerek, kaçıvermesi bende kaygı ve pişmanlık hislerini uyandırdı. Öyle keşifler olur ki sadece rüyalarda yaratılabilir, rüyalarda anlaşılabilir… Onlar gündüzlere yabancıdır.

sonsuz sarı maskeli kadın nodira jumaniyazova

Kayalar arasında, dibinde taşlar gözüken, ilk güneş ışıklarında parlayan berrak ırmağın soğuk sularında yıkanırken, çevredeki her şey bana zevk veriyordu. Böylesi güzel mutluluğun, dünyaya karşı böylesi ilahi sevgide ve şefkatte bulunmak müminliğini daha dün tasavvur bile edemezdim. alemin en mutlu insanı gibi hissediyordum kendimi. Ama belli bir zaman sonra bu durumumun kaybolacağından korkuyordum. Ben kendimde yarına karşı inanç sağlayan, kalbimi tehlikeden kurtarabilen temeli, esası hissetmek istiyordum. Ben mutlaklığa, sadece Allah’a malum olan sınırları bildiğimi iddia etmekten korkuyordum ama ruhumda ateş yakan soruları da Allah yaratmıyor mu? O beni aramaya mecbur etmiyor mu? Demek ki, ben ve başka arayanların bilmesi, anlaması gereken Gerçekler var. Ben bu Gerçekler temeline- esas Kaynağa kavuşmak istiyordum!


Elif Şafak’ın romandan ayrı yolculuğu: Firarperest