Düşlerimin tarlalarında umut rüzgarları eserdi

Düşlerimin tarlalarında umut rüzgarları eserdi eskiden hep. Annemin anlattığı hikayelerde bulurdum iyi kalpli insanların en lekesiz halini. Bir kuşun kanadında geri gelse çocukluğum… Ve bir ormanın kuytusunda bulsa yine gözlerim o en yeşil halini… Gökkuşağı, yine yedi rengini de gösterse puslu bulutların ardından… Ve ben inansam yine en saf halimle, insanlığın kazanacağına…

duslerimin-tarlalarinda-umut-ruzgarlari-eserdi

Düşlerimin tarlalarındaki umut rüzgarları

Düşlerimin tarlalarında umut rüzgarları eserdi eskiden hep. Annemin anlattığı hikayelerde bulurdum iyi kalpli insanların en lekesiz halini. O hikayelerde, bazen bir dede olurdu; bembeyaz sakalları ile çocuklara masallar anlatıp öğütler veren, bazen de bir çocuk olurdu; hata yaparak doğruyu bulmayı becerebilen. Bir umut vardı hep bana anlatılan o temiz hikayelerde. Yamaç yollardan geçip, doğruya ulaşmanın erdemi vardı. O yollarda yapılan hatalar, ödenen bedeller ve bazen masumca dökülen gözyaşları vardı. Temizdi, her türlü kötülükten arınmıştı. Sıcacıktı, umudun dumanı tüterdi her bir satırında. Ve kesindi, iyilik kazanırdı hep sonunda. Korkusuzdu, asla geri adım atmazdı kahramanları da…

Ben, hep bilirdim hikayenin sonunun iyi biteceğini.

İyi olanın her daim doğruya erişeceğini… Bu yüzden başından belli olurdu annemin hikayelerinin sonu. İyiler daima kazanır ve tüm insanlık, önünde sonunda iyi olmak gerekliliğini anlardı. Yorgun argın nöbet ertesi zamanlarda, yarı uykulu gözlerle anlatırdı annem bana bu hikayeleri. Bazen uykuya yenik düşen gözleri kapanır, yanağına kondurduğum küçük bir el sayesinde kaldığı yerden devam ederdi. Ve ben dalarken uykunun en tatlı haline, o iyi insanlar, rüyalarımda çalışmaya devam ederdi. İyilik için, kardeşlik için, gelecek parlak günler için…

          Yaldızlı bir gökyüzüydü yaşam benim gözlerimde küçükken,

          Sırma yeleli bir atın sırtından gelirdi bahar, o saklanıp beklediği yerden…

          Yıldızlar, az daha büyüsem erişebileceğim kadar yakındı,

          Belki, karanlıklar benim o küçük ellerimden aydınlanacaktı…

Derken yaşamın grileşen yüzü girdi yaşantıma. Büyüdükçe artan bir yalnız kalma isteği… Bir yaşam ki iyilerin yenildiği, kötülerin tüm güzellikleri grileştirdiği… Bazı insanların dokunduğu çiçeklerin, sonsuz bir hüzünle başlarını eğdiği…

Annemin anlattığı hikayelerdeki o iyi insanlar azalmıştı artık.

Hem sırma yeleli atın sırtında gelmiyordu bahar. Üstelik insan kendi gökyüzünde, sürgün yaşayabiliyordu bazen. Ellerimi kaldırsam yıldızlara ulaşma ihtimalim de bir o kadar bitmişti. Ne ben eski çocuksu umudumu tutabildim gün geçtikçe büyüyen yüreğimde, ne de bana umut olabilecek bir ışık oldu yaşadığım gökyüzünde. Artık kara kaplı bir defterdi yaşadığımız. İlk sayfasını açmaya bile cesaret kalmamıştı ellerimde. Son sayfayı yazacak olanlar kimlerdi? Şimdi, benim hikayeler anlatmam gereken yepyeni bir çocuksu hayal mi?

tellerde güvercin

Kendi gökyüzünde sürgündü sanki,

Firari bir yaşamın, ayaklarından prangalı esiri…

Bir ışıkla doğacaktı elbet yeni gün,


Ve karanlık kaybolacaktı, kalem tutan ellerde…

Sonra, geçmişe gömdüğüm umudumu indirdim tozlu raflarımdan. Bir nakkaş gibi işledim kendi çocukluğumun sureti oğlumun hücrelerine. Tıpkı annem gibi, umut serptim hikayelerimin her bir satırına. Ve yeşersin diye oğlumun küçük elleri, doğrunun erdemini işledim o çam ağacı kokan bakışlarına. Tıpkı annem gibi… Tıpkı aydınlığa susamış tüm anneler gibi…

Elbet doğacaktı yeni gün bin bir acıyla da olsa,
Yine özgürlük kokacaktı tüm sokaklar buram buram,
Beyaz bir güvercin geri getirecekti barışı unuttuğumuz yerden,
Ve hatırlatacaktı her birimize tozlu raflara hapsettiğimiz insanlığımızı…


Macit Gökberk ile felsefe: Türkiye’den filozof çıkar mı?

Frekans nedir? Ya senin frekansın hangisi?