Türk eğitim sistemi: Eğitimli robotlar mutsuz çocuklar yetiştirdik

Bu açıklama, 1949 yılında TBMM’de eğitim anlaşmasının sebeplerini anlatmak gayesiyle dile getirilmiştir: “Amerika hükümeti, harpten sonra ordusunun elinde kalan fazla malzemenin satışı için müteaddit devletlerle anlaşmalar yapmış ve gerek bu devletleri mezkur satışların hasılatını dolar olarak ödemek külfetinden kurtarmak, gerekse bu vesile ile Amerikan kültürünü yaymak gayesiyle anlaşmalarla tahassul eden alacakların bu memleketlerde kültürel gayelere sarfını temin edecek kültür anlaşmaları imzalanmıştır.”

Bu açıklama, 1949 yılında TBMM'de eğitim anlaşmasının sebeplerini anlatmak gayesiyle dile getirilmiştir: "Amerika hükümeti, harpten sonra ordusunun elinde kalan fazla malzemenin satışı için müteaddit devletlerle anlaşmalar yapmış ve gerek bu devletleri mezkur satışların hasılatını dolar olarak ödemek külfetinden kurtarmak, gerekse bu vesile ile Amerikan kültürünü yaymak gayesiyle anlaşmalarla tahassul eden alacakların bu memleketlerde kültürel gayelere sarfını temin edecek kültür anlaşmaları imzalanmıştır." egitim-sistemi-egitimli-robotlar-mutsuz-cocuklar-yetistirdik Türk - Amerikan eğitim anlaşması Türk - Amerikan eğitim anlaşması... Yıl, 1949... Anlaşma gereği ortak kurullar kurulur. Kurullarda Amerikan temsilciliği yarı yarıyadır ve başkanı Amerikan Büyükelçisi olup, Amerikan temsilcilerini de Büyükelçi belirler. Ve o gün ipi çekilir bağımsızlığın. Milli eğitim,'milli' olmaktan çıkar; buna bağlı olarak dışa bağlı eğitim dışa bağlı hayatı getirir. Köy enstitüleri kapatılır. İçten içe Amerikancılık işlenmeye başlar... Dil, tarih derslerinin içi boşaltıldı hatta tarih yeniden şekillendirilmeye çalışıldı. Milli eğitim 1949'da ele geçirilmiş lakin üniversitelerin hala özgür olması birçok şeyi engelliyordu. Öğrenciler içinde oluşan anti Amerikancı söylem ve antiemperyalist tutum, ileri dönemde sıkıntı oluşturabilirdi. Bu sebepten dolayı ÖSYM kurulacaktı. Her ne kadar kuruluş amacı, artan öğrenci ve var olan üniversite sayısı gözükse de dönemin lise mezunları göz önüne alındığında gayenin bambaşka olduğu ortaya çıkmaktadır. Türk - Amerikan eğitim anlaşması ÖSYM ve onun bitmek bilmeyen sınavları, düşünü yok edip tek tip insan üretimine hazırlar. Öyle ki bir sınav düşünün; sınavda ne kadar bildiğiniz değil, ne kadar bilmediğiniz ölçülür. Bu ölçümde elma da armut da hepsi aynı kefede aynı şekilde tartılır. Öncesi mi? Öncesinde her sene değişen eğitim modelleriyle düşünmeyen, üretmeyen çocuklar şekillendirilir. Bu şekillendirmede hayaller, idealler, istekler yoktur. Var olan tek şey; netler, sorular, sınav kitapları ve en önemlisi kapitalizmin ilahı paradır. Süreç şöyle izler: 4+4+4 eğitim sistemine hoş geldiniz. Normalden küçük yaşta okula başlar çocuk. Kısaca şekillenmesi daha kolaydır. Yaşı küçüktür, ama bir şeyi çok iyi bilir: İyi notları olmalıdır. Dikkat ettiniz mi? İyi notlar!.. Başarılı olmak, yeteneklerini keşfetmek, hayal kurmak değil, notlarının iyi olması gerekir. Bu uğurda at yarışı gibi yarıştırılır. Zaten sistem içinde öğütülen ebeveynleri "Aman benim gibi olmasın, biz idealist olduk da ne oldu?" diye başlayarak azıcık olan umudu da yok ederler. Tek slogan çalış çalış çalış! Tek slogan çalış çalış çalış! - Komşunun oğlu da hep takdir alıyormuş. - Zehra'nın kızı tıp fakültesini kazanmış. Benzer cümlelerde kıyaslamalar da sürüp gider. Beynine iyice kazınır; Sen çalış, sen kazan, arkadaşından iyi ol! Hatırladınız mı o çocukları? Onlar hala eleştirdikleriniz çocuklar. Hani otobüste; "Eskiden böyle miydi? Çocuk, çocukluğunu bilir, büyüğüne yer verirdi!" dediğiniz çocuklar. Ya da zıvanadan çıkıp; "Kardeşim bir işlemi yapamadın gitti! Bir de üniversite mezunu olacaksın!" dediğiniz genç var ya o da sizin eseriniz. Çünkü siz sevgili büyüklerimiz el birliğiyle kafası sadece hesap makinesi gibi çalışan insanlar yetiştirdiniz. Olabildiğince hissiz, olabildiğince kendini düşünen, sistemi kabullenen, sistem içinde büyüyen çocuklar... Tehlikenin farkında mısınız? Her geçen gün hem çocuklarımızı hem de değerlerimizi öldürüyoruz. Tehlikenin farkında mısınız? Her geçen gün hem çocuklarımızı hem de değerlerimizi öldürüyoruz. Düşünün 1920'li yılları; harpten çıkan bir milletin nasıl kendi uçağını yapabilecek duruma geldiğini ve şimdi bir de bugünü düşünün. Can evinden dışa bağımlı, tarım ülkesinde, tahılın ana vatanında samanı dahi ithal eden, beyinlere sürekli "tüket" mesajı yollanan çocuklar dolu etrafımız. Adım başım açılan üniversitelerde, "üniversite oku, masa başında oturur rahat edersin!" cümleleriyle hayalleri sömürülen çocuklar yetiştiriyorsunuz! Lakin gerçek hayat öyle değil! Gerçek hayatta yani kalburüstü takımın, kendini halkın tepesinde gören takımın öve öve bitiremediği sistemde köle gibi çalışırsın. Emeğinin karşılığı çoğu zaman asgari ücret, bazen onun bir tık üstü olur. O vakit başka bir pompalandırma çıkar: Köşeyi dön! Çal, çırp ama zengin ol! Hatırladınız mı, eskiden "dürüstlük" diye bir tabir vardı. Artık el birliğiyle onu "dürüst insana" çevirdik. Kısaca artık dürüstlük olması gereken değil, bir meziyet, hatta bazı yerlerde "enayilik" adıyla anılıyor. "Söz konusu kazanmaksa her yol mubahtır" mantığı içten içe yerleştiriliyor. Hadi şimdi en başa dönelim: Sokağa çıkalım. Dikkat ettiniz mi hiç etrafınıza? Ne kadar da az gülümsüyoruz, ne kadar da çok mutsuzuz. Belki içinizden ya da dışınızdan defalarca kez "Bu gençliğin de içi geçmiş canım." diye eleştirdiniz. Peki ya gençliğin canı kalmadıysa? Peki ya gençliğin canı kalmadıysa? Her sene değiştirdiğiniz eğitim sistemiyle, sürekli sürekli kıyasladığınız komşu çocuklarıyla arada kaldıysa? Bir yanında hayalleri, bir yanında sınav sistemi, bir yanında "Oğlum kızım yapma aç kalırsın! Bırak hayalciliği!" diyen ebeveynlerinin arasında sıkışıp kaldıysa? Şimdi ne bekleyeceğiz o gençlikten? El birliğiyle yaptıktan; yontula yontula, sistemin kölesi ola ola yaptıktan sonra… İşte karşımızda eserimiz: Okumayan, düşünemeyen, hayal kuramayan robotlar yaratık ve bu yaratıma da "eğitim" dedik. İşte o vakit söz bitti! Ne diyebiliriz ki; emeği geçen herkese sonsuz saygılarımla! Kaynaklar (1) TBMM Dergisi (2) Sinan MEYDAN / El Cevap İlgili yazılar Köy Enstitüleri’nin Kapatılması Türkiye Eğitim Sistemini Nasıl Etkiledi? Türkiye’de Eğitim Sistemi Bir Fiyasko! Herkesi Başka Biri Yapan Eğitim Sistemi

Türk – Amerikan eğitim anlaşması

Türk – Amerikan eğitim anlaşması… Yıl, 1949… Anlaşma gereği ortak kurullar kurulur. Kurullarda Amerikan temsilciliği yarı yarıyadır ve başkanı Amerikan Büyükelçisi olup, Amerikan temsilcilerini de Büyükelçi belirler.

Ve o gün ipi çekilir bağımsızlığın. Milli eğitim, ‘milli’ olmaktan çıkar; buna bağlı olarak dışa bağlı eğitim dışa bağlı hayatı getirir. Köy enstitüleri kapatılır. İçten içe Amerikancılık işlenmeye başlar…

Dil, tarih derslerinin içi boşaltıldı hatta tarih yeniden şekillendirilmeye çalışıldı. Milli eğitim 1949’da ele geçirilmiş lakin üniversitelerin hala özgür olması birçok şeyi engelliyordu. Öğrenciler içinde oluşan anti Amerikancı söylem ve antiemperyalist tutum, ileri dönemde sıkıntı oluşturabilirdi. Bu sebepten dolayı ÖSYM kurulacaktı. Her ne kadar kuruluş amacı, artan öğrenci ve var olan üniversite sayısı gözükse de dönemin lise mezunları göz önüne alındığında gayenin bambaşka olduğu ortaya çıkmaktadır.

Türk - Amerikan eğitim anlaşması

ÖSYM ve onun bitmek bilmeyen sınavları, düşünü yok edip tek tip insan üretimine hazırlar.

Öyle ki bir sınav düşünün; sınavda ne kadar bildiğiniz değil, ne kadar bilmediğiniz ölçülür. Bu ölçümde elma da armut da hepsi aynı kefede aynı şekilde tartılır. Öncesi mi? Öncesinde her sene değişen eğitim modelleriyle düşünmeyen, üretmeyen çocuklar şekillendirilir. Bu şekillendirmede hayaller, idealler, istekler yoktur. Var olan tek şey; netler, sorular, sınav kitapları ve en önemlisi kapitalizmin ilahı paradır. Süreç şöyle izler: 4+4+4 eğitim sistemine hoş geldiniz.

Normalden küçük yaşta okula başlar çocuk. Kısaca şekillenmesi daha kolaydır. Yaşı küçüktür, ama bir şeyi çok iyi bilir: İyi notları olmalıdır. Dikkat ettiniz mi? İyi notlar!.. Başarılı olmak, yeteneklerini keşfetmek, hayal kurmak değil, notlarının iyi olması gerekir. Bu uğurda at yarışı gibi yarıştırılır. Zaten sistem içinde öğütülen ebeveynleri “Aman benim gibi olmasın, biz idealist olduk da ne oldu?” diye başlayarak azıcık olan umudu da yok ederler.

Tek slogan çalış çalış çalış!

Tek slogan çalış çalış çalış!

– Komşunun oğlu da hep takdir alıyormuş.

– Zehra’nın kızı tıp fakültesini kazanmış.

Benzer cümlelerde kıyaslamalar da sürüp gider. Beynine iyice kazınır; Sen çalış, sen kazan, arkadaşından iyi ol! Hatırladınız mı o çocukları? Onlar hala eleştirdikleriniz çocuklar. Hani otobüste; “Eskiden böyle miydi? Çocuk, çocukluğunu bilir, büyüğüne yer verirdi!” dediğiniz çocuklar. Ya da zıvanadan çıkıp; “Kardeşim bir işlemi yapamadın gitti! Bir de üniversite mezunu olacaksın!” dediğiniz genç var ya o da sizin eseriniz. Çünkü siz sevgili büyüklerimiz el birliğiyle kafası sadece hesap makinesi gibi çalışan insanlar yetiştirdiniz. Olabildiğince hissiz, olabildiğince kendini düşünen, sistemi kabullenen, sistem içinde büyüyen çocuklar…

Tehlikenin farkında mısınız? Her geçen gün hem çocuklarımızı hem de değerlerimizi öldürüyoruz.

Tehlikenin farkında mısınız? Her geçen gün hem çocuklarımızı hem de değerlerimizi öldürüyoruz.

Düşünün 1920’li yılları; harpten çıkan bir milletin nasıl kendi uçağını yapabilecek duruma geldiğini ve şimdi bir de bugünü düşünün. Can evinden dışa bağımlı, tarım ülkesinde, tahılın ana vatanında samanı dahi ithal eden, beyinlere sürekli “tüket” mesajı yollanan çocuklar dolu etrafımız. Adım başım açılan üniversitelerde, “üniversite oku, masa başında oturur rahat edersin!” cümleleriyle hayalleri sömürülen çocuklar yetiştiriyorsunuz! Lakin gerçek hayat öyle değil! Gerçek hayatta yani kalburüstü takımın, kendini halkın tepesinde gören takımın öve öve bitiremediği sistemde köle gibi çalışırsın. Emeğinin karşılığı çoğu zaman asgari ücret, bazen onun bir tık üstü olur.


O vakit başka bir pompalandırma çıkar: Köşeyi dön! Çal, çırp ama zengin ol! Hatırladınız mı, eskiden “dürüstlük” diye bir tabir vardı. Artık el birliğiyle onu “dürüst insana” çevirdik. Kısaca artık dürüstlük olması gereken değil, bir meziyet, hatta bazı yerlerde “enayilik” adıyla anılıyor. “Söz konusu kazanmaksa her yol mubahtır” mantığı içten içe yerleştiriliyor. Hadi şimdi en başa dönelim: Sokağa çıkalım. Dikkat ettiniz mi hiç etrafınıza? Ne kadar da az gülümsüyoruz, ne kadar da çok mutsuzuz. Belki içinizden ya da dışınızdan defalarca kez “Bu gençliğin de içi geçmiş canım.” diye eleştirdiniz.

Peki ya gençliğin canı kalmadıysa?

Peki ya gençliğin canı kalmadıysa?

Her sene değiştirdiğiniz eğitim sistemiyle, sürekli sürekli kıyasladığınız komşu çocuklarıyla arada kaldıysa? Bir yanında hayalleri, bir yanında sınav sistemi, bir yanında “Oğlum kızım yapma aç kalırsın! Bırak hayalciliği!” diyen ebeveynlerinin arasında sıkışıp kaldıysa? Şimdi ne bekleyeceğiz o gençlikten? El birliğiyle yaptıktan; yontula yontula, sistemin kölesi ola ola yaptıktan sonra… İşte karşımızda eserimiz: Okumayan, düşünemeyen, hayal kuramayan robotlar yaratık ve bu yaratıma da “eğitim” dedik. İşte o vakit söz bitti! Ne diyebiliriz ki; emeği geçen herkese sonsuz saygılarımla!

Kaynaklar
(1) TBMM Dergisi
(2) Sinan MEYDAN / El Cevap


Köy Enstitüleri’nin kapatılması Türkiye’de eğitimi nasıl etkiledi?