Üniversite kampüslerinde terör yapılanması ve şiddet

Üniversite kampüslerinde yine siyasi gerginlik artmaya başlıyor. Fakat, bu defa gerginliğin sebebi ne sağcılar ne de solcular. Bu sefer üniversiteleri kasıp kavuran, içten içe dolduran şeyin adı bizzat terörün kendisi. Son dönemlerde birçok üniversiteden gelen haberlerden de rahatlıkla anlayabileceğimiz gibi, terör örgütleri üniversitelerde yapılanmaya başladı.

Terör örgütleri üniversite kampüslerinde nasıl yapılanıyor?

İlk gün üniversite kampüsü

Dönem öncesi ders kayıtları için ilk kez okula gittiğimde üniversite kampüsünün küçücük giriş kapısında belki 10 tane güvenlik görevlisi vardı. Yavaşça tırmanırken kampüsün hafif dik yokuşunu, görevlilerin neredeyse kimlik göstermeleri için öğrencilere yalvardığını gördüm. Hepsi birlikte “Kimlikleri gösterelim. Yardımcı olalım arkadaşlar…” diyordu. Cüzdanımdan kimliğimi çıkarıp günaydın diyerek gösterdim ve fakültemin yerini sordum. Teşekkür ettiler ve aralarından biri bana yardımcı oldu. Bu sırada niye bu kadar güvenliğin beklediğini ve böyle yırtındıklarını anladım; neredeyse üniversite kampüsüne giren hiç kimse kimliğini göstermiyordu. Görevlilerin yüzlerine dahi bakmıyorlardı. Şaşırdım, anlam veremedim.

İlk ders

Sonraki hafta, ilk gün ilk dersim için sınıfıma girdim. Dersimiz siyasal düşünceler ve rejimlerdi. İki kadın hoca girdi. Biraz konuştuktan sonra “Siyasal bilgiler salonunda barış konferansımız var oraya gideceğiz” dediler ve çıktık. İlk günün yalnızlığıyla kalabalığı takip ettim ve salona kadar gittim. Aklımdan “Ne güzel. İlk günden konferans koymuşlar. Konusunun barış olması da anlamlı” gibi şeyler söylüyordum. 1980’li yıllardasınız hissini veren o salon doldu taştı. Sahneye bir arkadaş çıkıp Eğitim-Sen bayrağını sokuşturuverdi tahtanın köşesine. (Sendika binasında yaralı teröristleri tedavi etmek için ameliyathane kuran Eğitim-Sen)

Açılış konuşmasından sonra  CHP milletvekili Rıza Türmen gelip oturdu. 1 Kasım seçimleri öncesi o konferans belki iki saat sürdü. Bir kez olsun terör kınanmadı. Bir kez olsun PKK’ya söz edilmedi. İki saat boyunca devletin faşizminden, meşruiyetinden bahsedildi. Ak Parti’den sürekli ‘mevcut, şimdiki, siyasi..’ iktidar partisi diye bahsederek, her sözlerinin altında gizli saklı HDP propagandası yatan bir dille konuşuldu. Konferans sonunda ortaya çıkan tek tablo, devletin teröre müdahalesinin doğru olmadığı, örgütün haklı bir mücadele verdiği, bu hükümetin meşru olmadığı, yıkılması gerektiği ve bu yolda her şeyin mübah olduğu algısıydı.

Bir üniversite kampüsü düşünün ki içerisinde dört fakülte var ve hocalarının neredeyse tamamı HDP’li. Öyle ki hepsi Marksist, solcu, anti-kapitalist. İnsan bu kadar aynı görüşte insanın aynı yerde nasıl toplanabildiğini merak ediyor.

Üniversite kantini

Kantine henüz inerken bir huzursuzluk hissediyorsunuz aslında. Okulun içinde, kantin girişinde sigara içen öğrenciler bekliyor. Bir stant var, üzerinde PKK propagandası yapan birçok gazete, dergi, kitap… İçeride birkaç masanın müdavimi marksist, devrimci arkadaşlar var. Hep oradalar. Ülkücü kantininin sol versiyonu. Örgüt afişlerinden duvarı görmeniz neredeyse imkansız. Çoğu afişte PKK gerillalarının fotoğraflarını ve onlara dizilen övgüleri de görebilirsiniz.

Bir üniversite kampüsü düşünün, içerisinde hemen her yerde bir örgüt propagandası var ve hiçbir dekan “ne oluyor” demiyor. Aslında cevabı basit. Çünkü, onlar da aynı görüşteler. Onlar da devrimci, onlar da solcu, marksist ve bizim çocuklar diye bakıyorlar hepsine. Hepsi bu.

Politika 1

Ertesi hafta politika dersindeyiz. Bizi ilk gün konferansa gönderen hocalardan birinin dersinde. Konu dönüp dolaşıp Kürtlere geliyor, dönüyor dolaşıyor ulus devlete geliyor. Sürekli Kürtlerin ezilmişlikleriyle Türkiye’nin devlet terörü uyguladığı etrafında dolanıyor sözler. Tabii Kürt kökenli arkadaşlar da sazı ele almışken susmak bilmiyor. Ders bitmek üzereyken arka sıramdaki arkadaş söz aldı;

“Ben bir Çerkezim ve bu ülkede yaşıyorum. Biz de bu topraklarda çok ezildik, çok acılar çektik, sürgün edildik. Ben hiçbir zaman ne devlete düşmanlık besledim ne de bu insanlara… Dilinizde sürekli ayrımcılık var. Sürekli düşmanca, kin güden sözler söylüyorsunuz. Ne zaman birlikten, barıştan söz edeceksiniz ? Ne zaman birbirinize saygı duyup anlayış göstereceksiniz ? Bu ülkede herkesin bir toprağı mı olması gerek? Herkesin bunun için savaşması mı gerek?”

Eminim ki o an neredeyse sınıfın hepsinin söylemek istediklerini söyleyiverdi. Kimse sesini çıkaramadı, benim nefesim düğümlendi. Birkaç arkadaşın kötü bakışları arasında hoca sadece “Sen benim anlattıklarımdan hiçbir şey anlamamışsın anlaşılan” diyebildi ve dersi bitirdi.

Politika 2

Sonraki haftalardan birinde yine aynı hocanın dersindeyiz. Gündemde yine terör operasyonları var. Devlet soykırım yapıyor, sivil halk öldürülüyor… Vesaire vesaire. Yine bir arkadaşımız söz istedi ve şöyle dedi:

“Neden hiç örgütü eleştirmiyorsunuz ? Örgüt hendekler açıp bombalar yerleştirmese, polisi uykusunda, askeri pazarda karısının, çocuğunun yanında vurmasa devlet operasyon yapar mıydı? Ama şimdi devlet tabi ki orada güvenliği sağlayacak tabi ki teröristlerle mücadele edecek.”

Hemen sol sıradan solcu, barışçı Kürt arkadaşımız öyle bir bağırdı ki kıza… Susup kalmaktan başka bir şey yapamadı. Çünkü o arkadaş kendisinin doğuyu gördüğünü, bizim oraları bilmeyeceğimizi, bir annenin ölen evladını dolapta saklamasının ne demek olduğunu anlayamayacağımızı iddia ediyordu. Bağırıyor bastırmaya çalışıyordu. Tabii diğer birkaç destekçisi de onu şakşaklamaya, seslerini yükseltmeye başlıyordu. Hoca hiç tepki vermedi. Ders çıkışında kız hocaya serzenişte bulunuyordu. “Neden burada herkes fikrini söyleyemiyor. Ben burada görüşümü savunamaz mıyım? Neden müdahale etmiyorsunuz?” diyordu. Oysa o hocanın sesi ancak tam tersi bir durumda çıkardı.

Bir üniversite düşünün… Derslerde susuyoruz. Okulda eminiz ki onların sayısı çok çok az. Ama susuyoruz, susturuluyoruz, susmalıyız. Çünkü konuşursanız fişlenirsiniz. Konuşursanız, karşı gelirseniz, ne okula, ne derslerinize ne de kantine giremezsiniz. Sıkıştırılırsınız, tehdit edilirsiniz. Bundan şikayetçi dahi olamazsınız. Çünkü şikayet dilekçesi vereceğiniz okul yönetimi de aynı görüşte. Soruşturmada görevlendirdikleri hocalar da aynı fikirde. Sizi tehdit edene gidip tehdit ediliyorum diye şikayet ettiğinizi düşünün. Öyle bir şey.

Mescit krizi

ODTÜ’de bir mescit olayı çıktı hatırlarsınız. Aynı günlerde Anadolu, İstanbul, Kocaeli, Ege ve Osmangazi gibi üniversitelerde de yaşandı benzer şeyler. O olaylardan bir gün önce üniversite kampüsüne doğru yürürken, hukuk fakültesi önünden giriş kapısına kadar uzunca bir sıra gördüm. Çift sıra olmuşlar, kol boyu bırakacaklar desem yeridir. Yaklaştım, izleyerek geçerken ne olduğunu anlamaya çalışıyordum. Birden aralarında yüzünü poşu ile kapatmış, elinde cam şişeyle birini gördüm. Sırayı geçtim, karşıma yukarıdan inen biri daha çıktı. Aynı şekilde yüzü kapalı, elinde bir cam şişe. Fakülteye girene kadar böyle bir sürü kişi gördüm. Ne güvenlik bir şey yapıyordu ne de okul yönetimi polis desteği istemişti. Derse girer girmez arkadaşlarıma ne olduğunu sordum.
Hukuk fakültesi mescidinde bir grup öğrenci ”Müslüman Hanımlar Topluluğu” adıyla bir sohbet etkinliği ilanı yapmış. Fakat “Yurtsever Kollektif”li arkadaşlar bu grubun illegal olduğunu öne sürerek etkinliği yaptırmayacaklarını, bu üniversitede gericilere, dincilere… yer vermeyeceklerini söylemişler. Bu durumu öğrenen ”Kardeşlik Meclisi” adlı grup da olayı protesto etmek için okulda basın açıklaması yapma kararı almış. Açıklamanın yapılacağı gün kollektifli arkadaşlar okul kantininde örgütlenmiş, tüm sodaları almışlar. Hocalar odalarına kaçarak kapılarını kitlemiş. O gün Müslüman Hanımlar Topluluğu etkinliğini yapamadı. Kardeşlik Meclisi ise okula gelemediği için basın açıklamasını okul dışında yapmak zorunda kaldı.

Bir üniversite kampüsü düşünün ki; bir grup öğrenci yüzleri kapalı, ellerinde cam şişelerle okul kantininde örgütleniyor ve okul arkadaşlarına saldırmak için bekliyor. Hocalar kaçıyor, dekan hiçbir şey yapmıyor ve diğer grup okula gelemiyor. Ne için ? Farklı düşüncelere, görüşlere, inançlara tahammül edemeyip saygısızca, faşizanca baskı yapıldığı için.

Kimlik sorgulaması

Dönem ortalarında arkadaş grubumdan birkaç kişinin o hafta okula gelmediğini fark ettim. Sormadım, bu hafta okulu asıyorlar herhalde diye düşündüm. Sonraki hafta aralarından birinin diğer bir arkadaşıma kantinden kendilerine not almalarını istediğini gördüm. Tehdit edildikleri için kantine inemiyorlarmış. Çünkü bu arkadaşların hepsi TGB üyesi, Vatan Partili arkadaşlar ve gelmedikleri hafta hepsi aynı gün ayrı yerlerde yüzleri kapalı, doğu aksanlı, terör sempatizanları tarafından sıkıştırılıp faşist misiniz diye sorulmuş ve kimlikleri istenmiş. Bir daha okula gelmeyeceksiniz diye tehdit edilmişler. Kimliğini göstermeyen bir arkadaşımın yanındaki kızı tutup, vermezsen arkadaşını döveriz bile demişler.

Bir üniversite kampüsü düşünün kapıda güvenliğin göremediği kimliği içeride kim olduğu belirsiz kişiler görebiliyor. Dekan mı?

Ülkücü ziyaretleri

Yine dönem ortası okulun sayfasında bir paylaşım yaptılar. Ülkücüler gece üniversite kampüsüne girip duvardaki Soma ve Özgecan resimlerini, sloganları silmişler. Bizimkiler de kapıya “Gece gelme gündüz gel” diye pankart astılar. Ülkücüler o hafta sonu gündüz gelip, kapıda fotoğraf çektirip “gece yoksunuz, gündüz yoksunuz” diye paylaştılar. Bu durum kötü bir sonuç vermese de kampüsün yol geçen hanı olduğunun yine bir ispatıydı.

ülkü

Düşünün kimlik göstermeyen öğrenciler bu ülkücüler üniversite kampüsüne nasıl böyle rahat girebiliyor diye isyan ettiler o gün.

Bir süre sonra yine bir videoyla uyandım. Ülkücüler kampüs girişine gelmiş. Ellerinde palalarla “nasıl çıkacaksınız buradan, hepinizi doğrayacağız” diye tehditler savuruyorlar. Ardından havai fişekler patlıyor. Havai fişekleri ülkücülerin kullandığına ihtimal vermiyorum; o işleri bizimkiler iyi bilir. Ama kampüse nasıl havai fişek sokuyorlar ve kullanıyorlar bilemiyorum. Sonrasında ülkücülerin püskürtüldüğüne dair paylaşımlar yapılmıştı. İlginç olan ise polisin tüm ülkücüleri kampüs önünde tek sıraya dizip nasihat vererek dağıtmasıydı. Gözaltı falan olmadı yani. Sadece biraz büyük sözü işittiler.

Barış için Akademisyenler Bildirisi

Barış için akademisyenler adlı bildiriyi hatırlıyoruz. Haberlerin çıktığı gün kimlerin imzaladığını görmek için merakla araştırmaya başladım. İmzalayanların listesini açtım ve okul ismiyle arattım. Karşıma 67 tane isim çıktı. Bunlardan ikisi ise bizi ilk dersimizde Eğitim-Sen’in barış konferansına gönderen hocalarımızdı. Onlarca fakültesi ve kampüsü bulunan üniversitede imza atan tüm akademisyenler sadece dört fakültenin bulunduğu bizim kampüstendi. Bunun dışında diğer fakültelerden tek bir akademisyen dahi imzalamamıştı. Aslında bu sayı bile çok az idi okuldaki hakim görüş  açısından. Diğerlerinin gönlü kalmış olmalı.

Sürekli yazının öneminden, içeriğinden, derinliğinden, kapsayıcılığından dem vuran; söylediğimiz, yazdığımız her kelimeyi irdeleyen bu hocalarımızın, içinde teröre tek laf etmeden devleti suçlamaktan başka mahiyeti olmayan bu niteliksiz bildiriye nasıl imza attıklarını çok da merak etmiyorum.

Girişte polis kontrolü

Dönem arası tatilinde, okul yönetimi yeni dönemde okul girişinde polisin bekleyeceğini, arama yapacağını ve kimlik denetleyeceğini . Bir grup arkadaş toplu giriş yaparak bu durumu protesto etme kararı aldı. Dönemin ilk sabahı bir videoyla uyandım. Polis bazı öğrencilere müdahale edip göz altına alıyordu. Öğlen kalkıp okula gittim. Yolda ilk karşıma çıkan TOMA-36 oldu. Kampüsün karşısındaki kafede biraz oturdum. Polisler de o kafedeydi. Kimlik göstermemekte direten, zorla girmeye çalışanlar oldukça polisler koştu, ekipler geldi, gözaltılar oldu. Okula girdim. Kantinin duvarları bomboş. Örgütçü arkadaşların masaları bomboş…

Okula her türlü pislik girdiği halde kimlik göstermemekte, kontrol yapılmasını önlemekte ısrar eden; emekçi güvenliğin yüzüne dahi bakmayan sözde emekçi arkadaşlar bugün devletin zor gücüyle karşı karşıya kaldılar ve tutumlarında ısrar ettiler. Çünkü kimlik sorgulamanın, arama yapmanın hukuki bir dayanağı yokmuş. Çünkü bunlar yasaları çok seven, itaat eden arkadaşlar. Haksızlığa, hukuksuzluğa gelemiyorlar. Suçluluk psikolojisi bu olsa gerek. Bana kimlik sorma, sorgulama, arama demek; suç işlemeye meyilliyim, okuldan değilim, dışarıdan arkadaşların da girmesini istiyorum veya suç sayılacak şeyleri okula sokuyorum. O yüzden beni arama, bana kimlik sorma demek olsa gerek.

Ankara patlaması

Ankara’da patlama oldu. Onlarca insan öldü, yaralandı. Okula o kadar meraklı gittim ki… Ama adım gibi de biliyordum tek bir söz söylemeyeceklerini, tek bir şey bile yapmayacaklarını… Ankara garında patlama olduğunda dersler iptal edildi, herkes üniversite kampüsü girişinde oturma eylemi yaptı. Bugün okulda bir tanesi bile yoktu. Neler yoktu sayamam. Olmayan bir şey anlatılamıyor. Koca bir boşluk, koca bir sessizlik. Belki ölenler askerlerdir. Belki yapanlar PYD, TAK, PKK’dır. Belki ondandır kim bilir.

Polis karşıtı eylem

Son olarak dün ders başlamadan önce, örgüt sempatizanı olduğunu bildiğim bir arkadaş hocadan bir duyuru yapmak için izin istedi. Sınıfın karşısına geçti ve şöyle dedi:

“Arkadaşlar duyuruyu yapmadan önce belirteyim; Söyleyeceğim şeyin ne bir siyasi partiyle, ne bir ideolojiyle ne bir örgütle alakası yok. Biliyorsunuz iki haftadır kampüs girişinde polis kontrolü yapılıyor. Okulumuzu bir açık hava hapishanesi haline getirmeye çalışıyorlar. Girişte kadın arkadaşlarımızı taciz ediyorlar. Bu uygulamaya, faşist tutuma ve tacizcilere karşı saat 13:00’de kampüs girişinde toplanacağız. En azından kalabalık olalım, bir resim verelim. Hepinizi bekliyorum.” (Bu arkadaş politika dersinde doğudaki operasyonları destekleyen kızı dövecekmişçesine bağıran kişiydi).

Bu konuşmadan sonra yine o kız söz isteyip, “Benim babam polis. Ben bu tacizci söylemlerini kabul etmiyorum. Böyle bir genelleme yapılamaz. Biz de giriyoruz aynı kapıdan. Biz tacize falan uğramıyoruz, uğrayanı da görmedik” dedi. Bu sefer gayet sakin bir şekilde taciz ettiklerini kanıtlayabiliriz cevabını aldı. Fakat sınıf içinden polislere öyle hakaretler edildi ki… Ardından en arkadan bir kız söz isteyip “Çok mu zor plastik bir öğrenci kimliği göstermek. Özgürlüğünüz bununla mı ölçülüyor?” dedi. Bu kız da sanırım dönem başında Çerkez olduğunu söyleyen kızdı.

Bu sırada aykırı sesler çıkmaya başlayınca sakin arkadaşımız, “Savunduğunuz polis bilmem kaç yüz kişiyi diri diri yakan, katliam yapan, tecavüz edenlerdir” diye bağırarak yerine geçti. Hocanın tepkisi ise ”Cevap vermeyin tartışma uzamasın” diyerek bu arkadaşı konuşturup, bizleri susturmak oldu. Eylem saati geldiğinde yine çok duyarlı akademisyenlerimiz derslerini iptal ederek eyleme katıldılar. Milletvekilleri Veli Ağbaba, Aylin Nazlıaka, Mithat Sancar, Ali Haydar Hakverdi, Meral Danış, İlhan Cihaner, Murat Emir de eyleme gelmişti. Her zamanki gibi yine kalabalık olamadılar ama azınlığın diktasını tekrar gösterdiler.

Büyüklerimizden 80’leri dinlemek istediğimizde tüm yaşananların sebebi üniversiteliler, bütün iş onların başından çıktı derler. Böylesine geniş etkileri yaşanan bir dönemi sadece üniversitelere sıkıştırıp bırakmak önceleri bana çok mantıksız geliyordu. Fakat şimdi o üniversitelerden birinde okuyan bir öğrenci olarak en azından bu okulların büyük etkiler yarattığına ikna olmuş durumdayım.

Bugün belki toplumun her kesimi bir şekilde birbirini tolere edebiliyor. İnsanların anlaşmazlıkları sözden öte geçmiyor çoğunlukla. Belki geçmişte yaşananlardan çıkardıkları derslerden, belki de kültürlerinden… Ama tamamen zıt kutupları temsil eden ve her gün bir arada, bir binanın, bir odanın içinde yaşamak zorunda olan, görüşleri, fikirleri, ideolojileri sürekli kaşınan üniversitelilerin bu durumu ne kadar sürdürebileceğinden şüpheliyim.

Çok iyi hissedebiliyorum ki okullardaki hakim görüşe karşı durmak isteyen her bir kişi, huzursuzluğun fitilini ateşlemeye fırsat verebilir. Oysa bizler ilim öğrenmek, modern, çağdaş insanlar olmak için gidiyoruz bu okullara. Üniversiteler ideolojik merkezler olmamalı; siyasi parti temsilciliği, örgüt evi, sığınak gibi davranmamalı.

Bugün ODTÜ, İstanbul Üniversitesi, Marmara Üniversitesi, İTÜ, Ege Üniversitesi, Dokuz Eylül Üniversitesi, Akdeniz Üniversitesi, Hacettepe Üniversitesi, Ankara Üniversitesi, Gazi Üniversitesi ve Selçuk Üniversitesi sol-sağ faşizminin,  hatta terörün yuvası haline gelen üniversitelerden bazıları. Bu şekilde ilerleyen tüm üniversitelerimizde eğitim görmek de aynı oranda giderek zorlaşmakta.

Annelerimizin ”kimseye bulaşma” diyerek uğurladıkları yaşları çoktan geçtiğimize inanarak; umuyorum ki tüm bunlar azalarak bitecek. Üniversiteler, insanların özgürce fikir ve bilim ürettiği, yarınların yolu olmaya devam edecek…

İlgili yazılar

Terör ve Medya ikileminde toplumsal duyarsızlaşma

2 Mart çağrısı 6-7 Ekim Olayları gibi olmasın!

Barış için Akademisyenler Bildirisi: Siz hangi suça ortaksınız?