Bağ: Elinde bıçak vardı ağzını bıçak açmıyordu

Eline bıçak olan oydu ama konuşarak ve temas ederek ilk iki hamleyi yapmış ve deplasmanda 0 – 2’lik bir üstünlüğe kavuşmuş olan bendim.

Bağ: Elinde bıçak vardı ağzını bıçak açmıyordu

Güzel bir eli vardı: tuttuğunu kavrayabilecek kadar büyük, göze hoş görünecek kadar narin. Ve sıkıca kavradığı Bursa Bıçağı’nı boğazıma doğrultmuş, cebimde ne varsa yere dökmemi bekleyen bu zarif ele bakarken, parmaklarının gitarın perdelerinde ne kadar da rahat yer değiştirebileceğini hayal ediyordum.

Sesini duymamış, yüzüne bakmamıştım.

Cinsiyeti hakkında havada kalan tahminler dışında hiçbir düşüncem yoktu. Erkek miydi yoksa bir zarif  bir kadın mı? Çocuk muydu yoksa yıllar önce ölmüş bir yakınımın beni ziyarete gelmiş ruhu mu? Öyle denir. Ziyaret etmediğiniz ölüleriniz önce rüyanıza, sonra evinize girer. Eğlenceli bir insanımdır. Hepsine gülerim. En çok da karşıma çıkmasına!

Gözlerimi bıçağın sapındaki elinden yukarı kaldırdım. Kafam karışmış, tahmin sürecim uzamıştı. Yüzü ve gözlerini hatta tüm vücudunu örten bir kumaşla karşımda duran kişi adeta bir ninjaya benziyordu.

Karşılaşalı çok zaman geçmemişti. Dokuz – onaltı saniye gibi bir süre içinde düşüncelerimin hızı zamanın yavaşlamasını sağlamıştı.

Bu, düşmanımı tanımam için bir avantajdı.

Kişisel bir gizliliği vardı. Ser de sır da vermiyordu. Karşımda duran bu şeyin yanımdan ayrıldıktan sonra yaşayacağı hayatı merak ettim. Sevdiği biri var mıydı? Bakmak zorunda olduğu insanları… Ödemesi gereken borçları… Karşımızdakini abartmamalıyız. Dünyanın en imkanlı kişisi da olsa, kim olursa olsun tüketeceği besin miktarı bellidir. Ve ben de küresel dünyanın farklılaştırmalarına kanacak biri değilim.

Tanınmak istemediği ve işini sağlama alan biri olduğu açıktı. Karşılaşacağı zorlukları önceden gözden geçirmiş, sıfır hatalara oynayan biri… Bu, onun zorluklarla karşılaşmayı sevmediğini de gösteren bir özellikti. Onu tanımaya başlamıştım.

Karsılaştığımız yerde kuvvetli bir beyin fırtınası esiyordu. Ayrıntılı davranıyordu. Böyle bir işin altında sıkı bir vurgun düşüncesi yatıyor olmalıydı. En önemlisi bir profesyoneldi. Ve ben ona saygı duyuyordum.

Ne isteyeceğini merak etmeye başlamıştım. Elinde bir bıçak vardı ve ağzını bıçak açmıyordu. Bu olanlardan sonra benden para değil organlarımı istemeliydi. Benden intikam almaya yeminli bir militan gibi duruyordu.

Sabırsızlığım içinde bulunduğumuz sessizliği rahatsız etti. Konuşmayı başlatan ilk cümleyi istemeden ağzımdan çıkardım.

“Zor ölüm” dedim. Kısa ve netti. Ona bir mesaj vereceğimi sanabilirdi. Oysa aklıma Bruce Willis’in sadece adını hatırladığım filmi gelmişti ve olduğu gibi dudaklarımdan çıkarmıştım.

Heyecanlanınca tükürerek konuşurum. Belirsiz durumlarda ise çabuk heyecanlanırım. Bu durum da belirsizliğini tüm gücüyle koruyordu ve olan olmuştu. Tükürüğün düşmanımın kostümüne geldiğini gördüm. Gülümsetici bir ayrıntıydı. İstemedendi / eline bıçak olan oydu ama konuşarak ve temas ederek ilk iki hamleyi yapmış ve deplasmanda 0 – 2’lik bir üstünlüğe kavuşmuş olan bendim.

Bir şeyler söylemesini bekledim. En azından bir hamle yapmalıydı. Karşılaşalı neredeyse yirmibir saniye geçmişti ve biz, benim iki kelimelik cümle ve bir zerrelik salya sarfiyatım dışında hiçbir hareket gözlemleyememiştik.

Neredeyse elindeki bıçağı alacak ve ona bunu yapacaktım. Beni delirtmişti. Sıkılmıştım.

Biri, numaramı başka bir yerden tuşladı. Bunu telefonumun zilinin çalması izledi. Geriye tek kalan kimin aradığını öğrenmek olacaktı. Ekrana baktım, 112 yazıyordu.

Gözleri eli ve bıçağı bana kilitlenmiş olan ninjanın kontrolünde telefona cevap verdim.

— Hello!

— Yaralı mısınız?

— Kalbim acıyor. Sıhhi yardım talebinde bulunuyorum.

— Scheisse! Kapatmalıyım, kontörüm bitiyor. Bana bu numaradan ulaşabilirsiniz?”

— Bana numara yapmayın lütfen!

Beni konuşma zorunluluğu altında bırakan bir bakışı vardı. Sanki açıklama yapmam gerekiyordu.

“Ne var?” dedim “Benden ne istiyorsun?”

“Telefonunu ver” dedi.

Sevinmiştim. Ses bir bayana aitti. Bıçağa ne gerek vardı? İsteseydi çoktan verirdim.

Bir dakikam boşa gitmişti!

Ya o kumaşa ne gerek vardı?

Benden oldukça etkilenen çaresiz ve ürkek bir aşık olmalıydı. Kadınlar bana bayılır. Ve daha sahip olamadan kaybetmekten korkarlar. Olasılık belası yok mu…

Rahatlamış bir ifade ile gülümseyerek sessizliği uzaklara taşımaya devam ettim:

– İki tane hattım var. Sana en çok kullandığımı veriyorum.
“05… … … …”

– Numaranı değil telefonunu istiyorum, gerizekalı!”

Kızgınlık, başımdan aşağı boşalan bir kova su gibi yayıldı vücuduma. Ben yerine telefonumdan etkilenmiş bir hırsız, bir dakikamı çalmıştı! Karşımda bir profesyonelin olduğundan eminken çarşaflara bürünmüş bir zavallı görmek olduğunu öğrenmek gözlerimi yaşarttı. Etrafı bulanıklaştırdı. Neler oluyordu? Cisimleri seçemiyordum. Sessizlik ne kadar da çabuk gelmişti.

Hiçbir şey göremez ve duyamaz olmuştum.

Gözlerimi açmak istedim. Sayıları birkaçı bulan güneşler buna engel oldu. Uzaylılar tarafından kaçırılma ihtimalimi hiç düşünmemiştim. Haksiz da sayılmazdım. Uzaysız biri olamazdı.

Ancak birileri tarafından kaçırıldığımı düşünmeye başlamıştım. Ve geç kalmış sayılmazdım.

Her yanımı saran bir ağrının varlığını sezmem uzun sürmedi. “Geçmiş olsun” dedi ninjanın biri. Sayıları artmıştı. Tıfıl olanı kaç canım olduğunu sordu ve diğer ninjalar da buna güldü. Sanırım bir sedyedeydim ve sedyede bir hastanedeydi. Beynimden vurulmuşa döndüm. Neler olmuştu? Sordum. Beynimden vurulmuşum. İsabetli olmuş… Bir süre için hayattan kaymışım. Kısa süreli bir ölümmüş. Sessizlik bunları anımsatmasın? Hayata döndüm. Hayata kaydım. Elimden kayan bir balıktı ruhum. Su ile arada bir köprüydü vücudum.


Hepimiz için biraz gerçek biraz yalan bu yaşananlar. Kurşun içeri girer ve bir şeyleri atar vücudundan. Nasıl gelirler geri atılanlar? Hepsi mi döner ayrılanlardan.

Yaşamak vacip, terk etmek farzdır vücudu.

Ve ölümden korkmak ise sünnet sanki bizim için.