Kendini unutan garip kadın 

Ölmüş olduğuma kesin inandım, babaannem beni insanlık denemesine, Münker Nekir sorusuna hazırlık yaptırıyordu. Yüzüme bir kaç damla yaş damladı, başımdaki gölge ağlıyordu, garip durumuma bile gölge, kalbi olmamasına rağmen dayanamıyordu.

Kendini unutan garip kadın

Ninni yavrum ninni…

Büyük yavrum ninni…

Arzu yavrum ninni…

Ükde yavrum ninni… 

Dünya, güzel olmayan canavarın yağlı teni gibi dalgalanıp, parladı, kulağıma önce hiç duyulmamış gürültüler duyuldu, ne olduğunu bir türlü anlayamıyordum. Güya yer altı borusunun bir yerine tıkanmışım, bir tarafta boğazıma hava yetmiyor, başka tarafta cansız ayaklarımı girdap ipleri çekerek gittikçe güçsüzleşiyordum. Bir şeyden korktuğumu, bu belli olmayan durumda nasıl davranacağımı, bu mağdur duruma nasıl düştüğümü bilemiyordum.

Bileğime birkaç iğne yaptıkları günden beri kendimi unutmuşum, vücudum, tenim doktorların elindeydi, sadece etrafımda olup bitenleri duyup, anlayıp yatıyordum. Gerçi görmemiş olsam da doktorların elinde parlayan şeyleri, bıçakları hazırlamış olduklarını, etraftan duyulan gürültü, tıkırtı vasıtasıyla anlıyor, nedense çocukluğumda bıçak, makastan korktuğumu, babamın bıçakta amansız güç var, gözden uzakta olması daha iyidir, dediğini hatırlıyordum. Aslında kötü şeyler, kötülüğün kaynağı nerede? Neden iki insan da kötülüğe eğilimlidir.

Benim için zaman kavramı, anlama hisleri durmuş gibiydi. Kalbim küt küt atıyor, ta peşimden kara kalabalık sürekli yaklaşıyordu: Kov onu… Mahalleyi haram… harap etti… sözleri kulağıma duyuluyordu. Doktorlar ölmemem için kah kalbimi kontrol ediyor, kah tekrar iğne yapıyor, kah ölmediğimi anlamak için yüzüme vuruyorlardı.

Ama ben kim olduğumu unutmuştum.

Doktorların büyük bıçağı işe girişmiş, döne döne müthiş faaliyetini yapıyor, gittikçe toy vücuda yaklaşıyordu. Bana ise hava yetişmiyor, kıvranıyorum, ağrıyan yerimi sessiz açıp kapatıyor, birisini yardıma çağırıyor. Ben ise hemen bu işkenceden kurtulup serbest, hür soluk almak istiyordum. Hava yetişmiyor, boğuluyor, gittikçe güçsüzleşiyordum. Ağrı ile suya düşmüş, eli ardına bağlanmış insanın durumunu düşünün. Soluk almak için çırpınıyor, debeleniyordum. Onun durumundan beter idi benim halim, buraya ne zaman gelmiştim, hangi dünya bu, diye düşünüyordum. Çevreden garip gürültü, patırtı, garip inlemeler duyuluyor, büyük bıçak gittikçe hızlanıyordu, tekrar babamın bıçakta kötü güç var dediğini hatırladım, debelenip kendini her tarafa vuran bebeğe dehşetle yaklaşıyor yaklaşıyordu… Onun yumuşacık kulağını koparmıştı. Ben kulaksız kalmıştım.

Etrafta dehşetli gürültü başlamış, güya yüzlerce adam feryat ediyor, elalem ve ben bir yerde durmadan dolaşıyorduk, güya yüzlerce zil çalıyordu… Derken pat diye cehenneme düştüm. İşte cehennem ateşlerinde daha bin yıllarca yanacağım, günahla sarılmış tenim nice yüz bin yıllar boyu kokacak.

Kim olduğumu unutmuştum. Dünya sustu, düşündüm ki eğer ölmüşsem, cehennemin ortasına düşmüş olabilirim. Belirsiz gölge başımın üstüne gelip, alnımı soğuk elleriyle okşadı. Bir garip oldum. Ses çıkarmadan birden bire “Selamün aleyküm” dedim, bu sözcüğü dilimle belirsiz başka dünyalarda yanılmış şuurumla söyledim.

— Selamün aleyküm, kızım.

Ben şaşakalmıştım, beş sene önce vefat eden babaannem yanıma gelmişti. Tekrar tereddütlendim, kimdi o, babaannem miydi?

— Nasıl olsa kendi istediğini yaptın ha.

Evet, öyle oldu demiş gibi cevap verdim.

— Çok yanılıyorsun yavrum, ben sana ne demiştim?

Babaannem ne zaman, nerede ne demişti, hiçbir şey anlamıyordum, beş sene önce vefat ettiyse ne zaman bu katta konuştu. Ölmüş olduğuma kesin inandım, babaannem beni insanlık denemesine, Münker Nekir sorusuna hazırlık yaptırıyordu. Yüzüme bir kaç damla yaş damladı, başımdaki gölge ağlıyordu, garip durumuma bile gölge, kalbi olmamasına rağmen dayanamıyordu.

Büyük bıçak ise gittikçe hızlanıyordu, ayaklarını birbirine vuruyor ve bir vurma ile vah… hh… ah, canım… ağrı…dı… benim elini koparmıştı.

Ben elsiz kalmıştım.

Sonra hiçbir şey duymadım, dünya sessizliğe kapanmıştı. Güya su dibine batıvermiştim, içimde bir şey titredi, kulaklarımdan ayak ve parmaklarımın ucundan minicik balonlar atılmaya başladı. Su dibinde iki alem ortasında kalmıştım işte hiç anlaşılmaz bir olay karşısında. Sonraki kaderim, kaderin ne olacağını beklemekten başka çarem kalmamıştı. (Ah zavallı yaya adam, bütün ömrü beklemekten ibaret olan insan). Büyük bıçak ise tamamen kudurmuş, tavır ile acele etmiş ve menziline gelmişti. Dışarıdan mı, başka bir yerden mi radyonun sesi duyuluyordu, ben sana kendimi feda ederim, sözleri kesilip kulağıma duyuluyordu. Kurban olmak nasıl olur, insan hangi durumda kendisi gibi başka bir insana kurban olmak ister? Ruh koparıldığında neden insan kendini feda etmeye çalışır? O anda nasıl bir şuursuz vücudum ile yalvardım: Tanrım, döndür o bıçağı, eğer diri kalırsam sonraki ömrüm onun olsun. Ne istiyor o? Mal mı, can mı, hepsi onun olsun, yalnız peşimi bıraksın o kanlı bıçak… Kötü bıçağa kendim isteyerek gelmiştim, kendi ayağımla gelmiştim. Gitsin bu ülkelerden gitsin.

Beni kimse duymuyordu. Tanrılar yüzünü çevirmiş, beni unutmuşlardı. Bıçak da gittikçe büyüyor, bebeğin ayaklarını, başını, kalbini, böbreğini, minnacık etlerini kesiiip kesiiip atıyordu. Ben yine yeniden bayılıverdim.

Dünyanın sessizliği milyon seneye kadar sürdü. Dünya çok şamatalar yaşadı.

Ben yine kim olduğumu unutmuştum. Birdenbire başsız, ayaksız, kalpsiz kalmış, rüzgarda sesinden başka bir şeyi olmayan boş bir kutu olmuştum. Kurban olmak duygusu da terk etmişti. Aniden sönük gözlerim açıldı: şuurum temizlendi, dünyalarda serseri gezen aklım dönmüştü. Bu dünyada otuz senedir var olan aklım. Kendimi tanıyamadım, kimdim ben, bu yerlerde ne arıyordum. Bu ben değil, bu başka bir ben. Size bir sırrı anlatayım mı? Benim içimde asıl kılıklarımı bu dünyadan gizleyen onlarca adam yaşıyor. Geçen ömrüme bakarak kah o kılık, kah bu kılık üstün gelir, beni kendi yoluna geçirmeye çalışırdı.

Eğer ben bir memleketin padişahı olsaydım garip bir yasa çıkartır, her on yılda insanların adını değiştirmeye emrederdim.

15 Ocak 1992  Saadet

15 Ocak 1992 Saltanat

15 Ocak 1992 Memleket

15 Ocak 1992 İbadet

Gerisi lazım değil. Kıyamette kılığa gerek yok. Seneler geçince insanın 1982 yılındaki kapasitesiyle 1992 yılındaki kapasitesi arasında yerden göğe kadar fark olur. Eğer benim yasam uygulanırsa, bazı iyilik ya da cürüm hangi çağdaki adama ait olduğu kolayca anlaşılır. Güya sonbahar çökmüş çölün ortasında yatıyordum, gökyüzünde yıldızlar çiçekler gibi açmış, vücudum o çöl gibi, dünya gibi eski ve bomboştu, kanlı gömleklerim sallanıyor, sanki ebedi rüzgarlar egemendi burada. Çok uzaklarda rüzgarlar uyanıyor, kulaklarıma belirsiz sesler duyuluyor, bana göre bozkır mı, gökyüzü mü ah çekerek etrafımda dolaşıyor, alkışlıyor, dans ediyordu.

İnsanoğlunun o eski dünyanın, sonbahar soğuğunda titreyen varlığın bir parçası olduğunu anlıyor, sıkıntı içinde olan gönlümü büyük bir rahatlık çevreliyordu. İşte gamın hiçbir şey olmadığını, kendimin kim olduğumu hissettim.

Ben dünyayı görmeye başlamıştım, ilk defa ölümden uyanan gözlerim bileğimdeki zinciri gördü: Allah’ın işine bak ki, hala cehennemdeyim, zincirbend olduğumu düşündüm.

Evet, bu altın zincir ya, takacakmışım ziyafetlerde yine rahat ederek geceleri iyi uyuyabilirim, endamımı güzel tutarak fazlalıklardan arındırayım diye mi buradayım?

Midem bulanmaya başladı, bu dünyayla asla görüşmek istemiyorum. İçimde ne varsa, hepsini hatta uzuvlarımı, kalbimi de kustum. Bütün vücudumda korkunç bir ağrı uyandı, bütün tenim otuz senedir var olan o vücudumun her noktası, her azası bebek için yas tutuyordu. O kanlı olaylar başlayınca odada ihtiyar sıçan, burada gezinen mavi gözlü hizmetçi kadın tas kaldırıp kapıya gitti. Onun odada aldırışsız eşyaları gürültüyle temizlemesinde, kaygısızlık, kibir, kayıtsızlık vardı. Hizmetçi sanki kadın değildi. Tastan boğuk sesler geliyor, kız mı oğlan mı olduğu belli olmayan (27 Mayıs 1997’de doğan çocuğum) parçalanmış, ayaklarını, ellerini, başını bulamadan aralıksız ağlıyordu. Bebeğin azaları benim kanımla yıkanmış, tasın bir yerinde kan kusup yatıyordu.

Ben çabucak kurtulmak, buradaki kendimi (28 Mayıs 1997) unutmak istiyordum. Hizmetçiyi çağırıp beni arabaya kadar uğurlamasını rica ettim. Hizmetçi sert gözlerini kısarak bir süre baktı ve:

— Daha akşama kadar yatmalısın. Kuvvetin yok ya!

— Ben de başımı salladım.

— Canına acımıyor musun?

— O zaman hastaneye ait giysileri çıkar. Parasını öde.

Giysi dediği neydi: o mal mı, ya da can mı diye düşündüm.

Dışarı çıktığımda güneş ışınları parlıyor, ağaçlar patırtı yaparak hastane duvarlarına vuruluyor, dalları pencereleri tırmalıyordu.

Hastane ise hiçbir şeyi bilmemiş, görmemiş gibi sükutla gözlerini dikiyordu. Çağlayarak akan sular, adamların kalbinden katmış yer, parça parça bulutlarla gökyüzü bir yeriyle bozkırı hatırlatıyordu.


Ayaküstü durduğum için olsa gerek ağrı daha da artmış, bütün vücudum yolup alınan küçücük vücut için dünyanın en köhne, en hüzünlü yas namesini söylüyordu. Yine gönlüm, midem bulanmaya başladı, yine hastane duvarı, pencereleri hiçbir şey olmamış gibi gözlerini dikiyordu. Tekrar bayılmaya başladım, kulağıma garip sesler, “nasıl olsa kendi istediğini yaptın” diye sözleri duyuluyordu.

Ben tekrar kendimi unutmuştum. Kim olduğumu hiç hatırlayamadım.

Danimarkalı Kız: İçindeki Kadını Keşfeden Adam