Küresel esaretten çıkış yolu

Küresel imparatorluğun; toprağıyla, kaynaklarıyla, insanlarıyla, her şeyin ama her şeyin sahibi büyük şirketler ve ona Corporatocracy (şirketokrasi) deniyor. Şirketokrasi ile yönetilen gezegenimizin her yerinde sözde seçilen hükümetler ise zorunlu olarak onların maşası. Her şey, yöneticilerin bolluk, yönetilenlerin yokluk içerisinde yaşadığı, sahip – köle düzeninin küresel boyuttaki hali.

Küresel esaretten çıkış yolu

Einstein onun için “Gelecek nesiller böyle birinin bu dünyadan geçtiğine inanmakta güçlük çekecekler” demişti. Resimleri, video görüntüleri olmasaydı, yaşamını anlatan film çekilmeseydi belki de inanamayacaktık. İletişim teknolojisinin neredeyse zirveye ulaştığı 20. ve 21. yüzyılda, çok şükür ki güç odakları, daha önceki yüzyıllarda yaptıklarını şimdi gerçekleştiremiyor. Tarihte olmuş olanı olmamış, olmamış olanı olmuş gösterme sanatını; sayesinde her türlü gerçeğe hızla ulaşabildiğimiz internet yüzünden icra edemiyorlar. Bugün onunla ilgili tüm somut arşivi yok edebilseler dahi internette yine onu bulabiliriz.

İçinde bulunduğu toplumun tepesine habis bir tümör gibi yapışmış olan haksızlık ve zulüm kaynağını, hiçbir şiddet eylemi göstermeden kurutan Gandhi’den bahsediyorum. Geçen gün, 1982 tarihli biyografisini bilmem kaçıncı kez izlerken, ‘imkansız’ı mümkün kılan bu küçük devin verdiği mesajın her zaman evrensel ve güncel olduğunu bir kez daha gördüm.


Küresel esaretten çıkış yolu

İnsanlarının içinde ıstırapla yaşam savaşı verdiği düzen, yani emperyalizmi ülkesine Britanya İmparatorluğu getirmişti. Toplumun tüm hücrelerine nüfuz etmiş olan bu dev asalağı yenmeyi bir kenara bırakalım, onunla savaşmayı bile aklına getiremeyen, zihinsel bir felçle olana boyun eğmiş insanlar arasında doğdu Gandhi. Olgunluk çağında nihai amacını ve bunun metodunu söylediğinde yanındakiler onun bir deli olduğunu düşündü. Britanya İmparatorluğu tüm varlığını Hindistan’dan çekecekti ve bunu en ufak miktarda bile şiddet içermeyen bir yöntemle başaracaklardı.

Yel değirmenleriyle savaşmaya kalkan bir Don Quixote (Kişot), üstelik hiçbir silah taşımadan.

Ona göre kurtuluşun yegane yolu pasif direniş ve sivil itaatsizlikti. Toplumun, kendisine yabancı ve zalim bir yönetimin koyduğu kanunlara uymaması ve uymadığında ona kalkan sopalara karşılık vermemesi. ‘İmkansız’ dediler, ‘Delilik bu, intihar. Asla bir sonuç vermeyecektir. Bu yönetimi buradan göndermek bir yana, onu güçlendirecektir’.  Hindular ve Müslümanlardan oluşan milyonlarca insan bu deliye inanmayı seçti. Sokak ortasında kendisini vurmaya gelen polise çiçek uzatabilecek kadar ‘delirmişti’ insanlar. 30 küsur sene amacından ve yönteminden ödün vermeden direnen Gandhi’nin toplumu intihara değil özgürlük ve yükselişe taşıdığına tarih tanık oldu.

Küresel esaretten çıkış yolu

Bugün, farklı coğrafyalarda küçük veya dev nüfuslu toplumların başlarında, kendilerini sömüren, kendilerine işkence eden yabancı krallıklar yok. ‘Ülke’ ismini almış küçük büyük birçok toprak parçasından oluşan global bir imparatorluktan başka hiçbir şey değil gezegenimiz. Bu küresel imparatorluğun; toprağıyla, kaynaklarıyla, insanlarıyla, her şeyin ama her şeyin sahibi büyük şirketler ve ona Corporatocracy (şirketokrasi) deniyor.


Şirketokrasi ile yönetilen gezegenimizin her yerinde sözde seçilen hükümetler ise zorunlu olarak onların maşası. Her şey, yöneticilerin bolluk, yönetilenlerin yokluk içerisinde yaşadığı, sahip – köle düzeninin küresel boyuttaki hali.

Birbirimizi öldürmemiz gerektiği inancını kalplerimize yerleştirmek suretiyle silah ihtiyacını doğurtan ve bize muazzam miktarda silah ürettirip yine ürettiğimiz silahı satın aldırtan şirketler tarafından yönetiliyoruz.  Ürettikleri besin ve diğer sözde ‘keyif’ maddelerini tükettiğimiz için yakalandığımız kanser gibi büyük hastalıkların sözde ilacını bize ürettirip tükettirerek akıl almayacak büyüklükte maddi kazanç sağlıyorlar. Hiçbir ihtiyacımız olmayan ürünleri üretmek dışında hiçbir geçim kaynağımız yok. Bu işlerden kazandığımız parayı da hipnoz altındaymışız gibi hiçbir ihtiyacımızın olmadığı şeylere harcıyoruz. Para onlardan çıkıyor, bizim cebimize merhaba – hoşçakal dedikten sonra miktar açısından katlanarak onların cebine giriyor.  Milyarlarca insandan oluşan bu potansiyel güç, bir avuç insanın yarattığı illüzyonda, ‘Sisteme destek vermeyin ve kalan son damla kanımıza kadar bizi emecek olan bu asalağa dur deyin’ diyenlere ‘Delilik bu, intihar. Asla bir sonuç vermeyecektir’ demekle yetiniyor.

Üretmek ve tüketmek arasında salınan uyurgezer bir dev bu gezegenin toplumu.

Sonumuzu getirecek olan sisteme verdiğimiz desteği kesmek adına üretmeye son vermek çok zor. Bu geçim kaynağımızı ortadan kaldırmak demek. Hayatta kalabilmek için üretmenin zaruri olduğu bu düzende, zorunda olmadığımız tek bir şey var. Sistemin diğer ana damarı. Tüketim. Bugün 1 ayda harcadığımız para karşılığında aldıklarımızın belki yüzde 90’ına hiçbir ihtiyacımız olmadığı gerçeğine bir türlü uyanamıyoruz. Bu tükettiklerimizin, hem üretiliş hem de tüketiliş aşamasında gezegenimizi öldürdüğü gerçeği ise bir türlü bizi sarsamıyor.

Küresel esaretten çıkış yolu


Hayatta kalabilmek için üretmek zorunda olduklarımızı tüketmeyerek başlatabileceğimiz pasif direniş için bir Gandhi’ye daha mı ihtiyacımız var?