Ya biz kazanacağız hayallerimizle ya hayat!

“Sekiz yaşındaysanız hayat çok güzel.” Yirmili yaşlarımıza geldiğimizde ise hayatın güzelliğinin kalın bir sis perdesinin arkasına saklandığını gördük hepimiz. Hayatın koşuşturmacasının içerisinde buluverdik kendimizi hazır olmadan. Zaten hayat ne zaman insanın hazır olmasını beklemişti ki?

Ya biz kazanacağız hayallerimizle ya hayat

“Sekiz yaşındaysanız hayat çok güzel”

Yirmili yaşlarında olan herkesin bu cümleyi okuduğunda dudaklarında beliren tebessümü görür gibiyim. Biz büyüdük ama Cedric hiç büyümedi yıllar boyunca. O hep sekiz yaşında ve mutlu kaldı. O zamanlar onun tek derdi biricik sevdiceği Chan ile geçireceği zamanlardı. Bizim için de sekiz yaşındayken hayat çok daha güzeldi. Akşam okuldan geldikten sonra ödevlerimizi yapmaktan ve sabah erkenden kalkıp çizgi film izlemekten başka bir derdimiz yoktu. O zamanlar  belki de en büyük felaketimiz pazar günleri çizgi film yerine seyredilen kovboy filmleriydi. Bin bir türlü hınzırlıkla babamla koltuk arasında kalmış kumandayı almak için uğraşırdım. Kazandığımı hiç hatırlamıyorum.

Yirmili yaşlarımıza geldiğimizde ise hayatın güzelliğinin kalın bir sis perdesinin arkasına saklandığını gördük hepimiz. Hayatın koşuşturmacasının içerisinde buluverdik kendimizi hazır olmadan.

Zaten hayat ne zaman insanın hazır olmasını beklemişti ki?

Lise sınavları, ardından üniversite sınavları onun ardından üniversite mezuniyeti derken nefes almayı unutmadığımıza seviniyorum aslında. Küçük yaşlarda o kadar çok yük bindi ki omuzlarımıza, nasıl kaldırdık, nasıl geçtik o yollardan bilmiyorum ki daha yolun çok başında olduğumuz gerçeği aklımın bir köşesinden bana sırıttıkça elim ayağım boşalıyor, kalp atışlarım hızlanıyor. Daha yirmi üç yaşında olmama rağmen çok yorgun hissediyorum kendimi. Hayatın benim ondan istediğimden çok daha fazla beklentisi var benden. Ve dışarıda benim akranım olan ve farklı varyasyonlarla aynı şeyleri yaşayan çok fazla genç var.

Okul, iş, maaş, ev, aile, temel ihtiyaçlar; Hayat bizim için bunlardan ibaret

Hayatımızın sadece dört senesini tek bir sayfa A4 kağıdını alabilmek için harcıyoruz bir kere başlangıç olarak. O A4 kağıdı bizim dört yıllık bir fakülteyi bitirebilmiş olduğunuzu kanıtlıyor. Sonra bir A4 kağıdı daha dolduruyoruz. O A4 kağıdında da bizim ne gibi özelliklere sahip olduğumuz yazıyor. Ve böylece iş arama curcunasına katılmış oluyoruz. İş arandığı zamanda kolay bulunabilen bir şey değil, işsizlik oranları vurmuş 10,2’lere, işsizlerin sayısı 3 milyonları geçmiş ve bu kadar insanın içerisinde yeni mezun ve deneyimsiz olmak ise hiç ama hiç iyi gelmiyor. Her dört işsizden biri üniversite mezunu çünkü.  Hal böyle olunca seçici davranamıyor insan ve ilk bulduğu işe giriveriyor. Köle gibi çalıştırılıp 1500-2000 lira civarında başlayan maaşlar ile yeni bir hayat kurmaya çalışıyoruz daha sonra. Ve bu bahsettiğim durum daha çok beyaz yakalılar için geçerli. Mavi yaka olan işçi gurubunun durumu bizlerden beter. Asgari ücret daha yeni 1300 liraya çıkartıldı.

Ortalama bir şehirde alınan bu miktar belki ay sonunu çıkarmaya elverişli olabilir fakat İstanbul, Ankara gibi büyük şehirlerde yeni mezunlar, bildiğiniz Survivor programını yaşıyor.

Memleketimizde herkes oportünist (fırsatçı). Sadece bizim memleketimize özgü bir şey de değil bu yanlış anlamayın dünyada çarklar böyle dönüyor. Yardımsever ve yanlışı doğruyu gören adaletli bir insan olduğunuzda da sizi idealist olmakla suçluyorlar. İdealistlik boş bir iş toplumlara göre, peşine takılıp yol alsan bir arpa boyu yol alamaz, almayı başardığın birkaç milimlik yoldan da ellerin boş dönersin. Aslıda idealistlik etiketi yapıştırılan olguda “İnsan Sevgisinden”  başka bir şey değil ama bir birimizden o kadar nefret eder olmuşuz ki minare için kılıfımızı hazırlıyoruz.

Ekonomik gücü ne olursa olsun herkesin elinde bir akıllı telefon var. Hayatlarımız avuç içi kadar olan aletlere o kadar bağımlı hale gelmiş ki evlerde bile birbirimizin suratına bakıp iki kelam edemiyoruz. Mutluluğumuzu sosyal ağlarda paylaştığımız resimlerle kıyaslar olmuşuz. Sahip olmak istediğimiz hayata sahip olamayacağımızı düşündüğümüz için o dünyanın, sosyal ortamda kurulmuş bir illüzyonunu yaşamak daha kolay geliyor bize sanırım. Adım adım şizofreniye doğru yol alıyoruz insanlık olarak haberimiz yok. Pokemon ilk yayınlanmaya başladığında kendini Charizard zanneden çocuk gibiyiz. Güzel ülkemizde sokağa çıkmak zaten kendini beşinci kattan aşağı atmakla birebir. Her gün ölümle yaşam arasındaki gün geçtikçe daha çok incelen o çizgideyiz.

Tepkilerimiz bile pasifleşmiş. Sosyal medya üzerinden paylaştığımız kınama mesajlarının somut birer tepki olduğuna inandırmışız kendimizi. Bunu söylemek benim için ne kadar acı olsa da arkadaşlar o mesajların soyut bir değeri bile yok artık bırakın somutu. O kadar laçkalaştık ki bu konuda, o kadar megolomanlaştık ki internet ağında fazladan oluşan veri kirliliğinden başka bir şey oluşturmuyor paylaşımlarımız. Yoksa kapatılan gazetelerimize, tutuklanan gazetecilerimize, akademisyenlerimize, şehit düşen askerlerimize, polislerimize ve sivillerimize, her gün birer birer hayatımızın  orta yerlerine düşüveren tecavüz ve şiddet haberlerine verilmesi gereken gerçek tepkilerin yokluğunu çekmezdik kanımca.

Memleketin ve dünyanın geri kalan yerlerinde bombalar patlamazdı. Sadece son iki hafta içerisinde üç farklı yerde ki bunlardan ikisi ülkemizin en büyük şehirlerinde meydana geldi, bombalar patladı. Yüze yakın insan sabah evlerinden işlerine giderken ya da sevdikleri ile buluşurken canlarından oldular. Ve biz sadece sosyal medya hesaplarımızda tepki içerikli mesajlar yazıp profil resimlerimiz değiştirdik. Saniyelerle yarışıyoruz farkında değiliz.

Ya biz kazanacağız ya da hayat!

Kafamın içerisinde taşıdığım karamsarlığın oranı yaşımın iki katından fazla. Artık ütopyalar hayal etmekten bile korkar oldum. Çünkü hiçbir toplumda olması gerekenin yarısı bile uygulanmıyor ki olması gerekenin daha iyisi bir düzeni hayal edelim.

Sakinlik ve huzur bizim gelecek hikayemiz de yazmıyor maalesef. Mutluluk desen stresle pek dost değil, streste bizim yastık arkadaşımız olunca mutlu da olamıyor insan.

Aşk desen zaten bulunmaz nimet. Gerçekten eskilerde ki gibi mektupların ucunu yaktıran, bahar kokulu bir aşk bulmak çok zor.  Kimse kimseyi gözlerinden kıskanmıyor ya da kokusundan tanımıyor. Kokularımız da yapay artık çünkü. Aynı kokuya sahip milyonlarca kişi var. Kimse çeşme başlarında kesişmiyor artık onun yerine gürültülü kulüpler, barlar var.

Kaçımız haberdarız temiz havanın varlığından. En son ne zaman bir orman ağacının gölgesin de nefeslendik mesela. Parkın birinde otların üzerine oturup iki sayfa kitap okuduk gaz yemeden.

Bugün kimseye gülümsedik mi mesela?

Ufacık bir tebessümü nelere mal olabileceğini bir bilsek aslında hiç sakınmayız tebessümlerimizi kimseden. Bilinmeyen bir nedenden ötürü suratlarımız asık ama hep.

Hal böyle olunca, pılını pırtısını toplayıp gidesi geliyor insanın.

Ama nereye?

Dünyanın kendisi zaten bütün bir distopya. Kaosun içerisinde bir düzen yaratmışız kendimize, artık normalimiz bu olmuş. Kaç tane rejim yıkılırsa yıkılsın, ne kadar iç savaş çıkarsa ya da kaç tane devrim olursa olsun yerine gelen yine aynı. Sadece maskeler farklı.

Halkla bağları olmayan, sırça köşklerinde yaşayan insanlar topluluğundan ibaret sırtımızı yaslayıp kendimizi emanet ettiğimiz insanlar.

Adı üzerinde insanlar. Her zerresiyle birbirinden nefret eden insanlar.

Tonlarca zayıf noktası olan bir türlü doymak bilmeyen hep daha fazlasını isteyen bir varlığın adaleti sağlamasını beklemek gerçekten de gülünç değil mi?

Kendi kendime bu durumu her sorguladığımda yeryüzündeki tüm dinler ve inanışlar birden bütün anlamını yitiriveriyor gözümde. Bir unutulmuşluk, boş vermişlik hissi çöküyor üzerime. Karamsarlığım da bu sebepten aslında. Ama sonra silkelenip kendime gelmeye çalışıyorum.

Kendime sürekli tekrarladığım şeyi tekrarlıyorum belki de milyonuncu kez.

Hala bir yerlerde biraz da olsa umut var

Üzerime sinmiş olan yorgunluğu az da olsa atabildiğimde kendimi atıyorum sokağa. Alış veriş yaparken gülümsüyorum inadına. Hal hatır soruyorum. Sahil kıyısında deli damgası yiyecek olmama aldırmadan açıp kollarımı rüzgara bırakıyorum kendimi. Engellerin ve kaldırımların üzerinden hoplayıp zıplıyorum. Yardıma ihtiyacı olan birini gördüğümde elimden geldiğinde yardım ediyorum. Gözlerini bana dikmiş bir çocuk gördüğümde yaşıma ve ortamına bakmadan dilimi çıkarıveriyorum ona. Bıkmadan usanmadan dinliyorum derdi olanı kendi derdimi önemsemeden. Yanlış bir şey gördüğümde doğrusunu söylemekten çekinmiyorum. Çoğu kez bu yüzden kaybediyorum belki de ama bilmiyorlar ki ben küçük zaferler biriktiriyorum her gün.

Gülümsediğimde karşılığında aldığım her dudak kıpırtısı ya da her teşekkür benim için bir zafer demek. Biriken gülümsemeler hepimizin kaygılarını silebilir yavaş yavaş aslında. Sadece bunun farkında olmadığımız için bu kadar kaybolmuşuz.

Bize yol gösterecek ışığımız yok. Hepimiz kendi dibimizi aydınlatmaya çalışıyoruz bencilliğimizden ama mum kendi dibini aydınlatmaz, unuttuğumuz nokta bu. Birbirimizi aydınlatmamız gerekiyor bizim, birbirimize, insanlığımıza yabancılaşmamız değil.

Birebir eşitlik, adalet peşinde değilim. Değişken olan kavramlardan salt anlamlar çıkartmak zaten imkansız. Ama bir tutam merhamet çok rahatlatırdı bizi demekten de kendimi alamayacağım.

Bir ağacın altında gölgelendiğimde temiz hava çekmek istiyorum ciğerlerime. Yanından geçip gittiğim insanın tehlikeli olabileceği şüphesi ile ürkmek istemiyorum. Sokaklarda özgürce dolaşabilmek nasıl bir duyguydu onu unutmak istemiyorum mesela. Ya da evden çıktığımda bir daha geri dönebilecek miyim diye düşünmek istemiyorum.

Biraz daha fazla umut edebilmek istiyorum sadece, insanların gözlerindeki vazgeçmişliği ve umursamazlığı daha az görebilmek.

Sanırım gerçekten çok şey istiyorum.

Kızılderililerden modern hayatı sorgulatan 9 düşünce