Ey Türk Gençliği; 102 yıl sonra düşmanlarımız ve biz

Türk tarihinde bir defa daha büyük bir milli lider yetişti; öyle bir lider ki kendisinden önce milletine hiçbir Türk’ün yapamadığı şekilde milli ruh aşıladı.

Ey Türk Gençliği; 102 yıl sonra düşmanlarımız ve biz

Tek tek bakarsan çok görürsün bütün bakarsan tek görürsün

Türk ulusçuluğu, tarihin tiyatro sahnesinde sahnelen nice olaylar, göğüs gerilen nice felaketler ve kazanılan nice zaferler ile elde edilen bir bilinçtir. Bu kavram bir süre sonra kullanılmayarak zihinde geri plana atılan okul sıralarında öğrenilen formüller gibi öğretime dayalı olarak dimağlara yüklenen bir kavram değildir.

Ey Türk Gençliği

Bu bilinç, nesilden nesile aktarılan, her yeni kuşağın doğumu ile bireylerin hücresel belleklerine kazınmış bir bilgidir. Bu ruhun nasıl aşılandığını iyi tahlil eden Mustafa Kemal Atatürk, Türk gençliğine hitabında: “Ey Türk gençliği! Birinci vazifen, Türk istiklalini, Türk cumhuriyetini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir. Bunu yapmak için muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asıl kanda mevcuttur!” diyerek Türklüğün ebediyen yaşayacağını ve onurlu, bilgili, güçlü, cesaretli, kabiliyetli ve yüksek karakterli Türk gençlerinin bu uğurda vazifeli olduğuna işaret etmiştir.

Türk ulusçuluğunun zirveye ulaştığı olay tarihte her millete nasip olmayan Çanakkale Zaferimizdir. Türk milleti; tankıyla, tüfeğiyle, gemileriyle, zırhlılarıyla, donanmasıyla, her türlü üstün teçhizatıyla üzerine çullanan yedi düveli Çanakkale Boğazı’na gömmüştür. Bu zaferi atalarımıza kazandıran mühimmat, teçhizat vb. maddi varlıklar değildir; bu zafer Allah yolunda, vatanımızı, namusumuzu, iffetimizi, gelecek nesillerin bağımsızlığını korumak uğruna savaşıp şehitlik mertebesine kavuşma aşkıyla yanan imanlı ve yürekli askerlerimizin ve onlara destek olan büyüklerimizin maneviyatı ile kazanılmıştır. “Gök çökmedikçe, yer yarılmadıkça Türkü kimsenin yok edemeyeceğini” Bilge Kağan’dan tam 14 asır sonra milletimiz yeniden dünyaya ilan etmiştir.

Zaferimizi gören Churchill, “Türkler, Çanakkale’yi zorlayan çağının en ileri tekniğine sahip güçler karşısına adeta bir kale gibi dikilmişlerdir.” demiştir. Amerika Birleşik Devletleri eski Ankara Büyükelçisi General Sherıll da şöyle demiştir: “Bu parlak ve muazzam zaferi, İngiltere ve Fransa devletlerinin birleşik donanmalarına karşı tek başına savaşan bir Türk kazanmıştır. Türk tarihinde bir defa daha büyük bir milli lider yetişti; öyle bir lider ki kendisinden önce milletine hiçbir Türk’ün yapamadığı şekilde milli ruh aşıladı.”

Bu zaferin üzerinden 102 yıl geçmiştir. Peki geçen zamanda acaba düşmanlarımız kurtken kuzu mu olmuştur? Savaşçı kimlikleri barışçı kimlikleriyle mi yer değiştirmiştir? Hayır!

Mesela, İzmir’den denize dökülmenin ezikliğini üzerinden atamayan ve her fırsatta Ege’deki hava sahası, deniz kıta sahanlığı üzerinden bizi kışkırtmayı alışkanlık haline getiren Yunanlılar yine yapacaklarını yapmışlardır. Yunan Savunma Bakanı Panos Kammenos, Kara Kuvvetleri Komutanı Korgeneral Stefanis ile birlikte Eşek Adası’na gittiği iddia edilmişti. Kammenos, Kara Kuvvetleri Komutanı Korgeneral Stefanis, Belediye Başkanı Evangelos Kottoros, kilise papazı, Yunan askerleri Eşek Adası’nda kuzu çevirip kadeh kaldırmışlardır.

Bu yetmezmiş gibi Yunanistan Dışişleri Bakanlığı yaptığı açıklamada, “Türkiye’nin, geçen yüzyıl uluslararası kanunlara uygun olarak ve uluslararası tanınırlığı olan sınırlar hakkında provokatif açıklamalardan oluşan revizyonist politikasını kınıyoruz” demiştir. Bu açıklamada bahsedilen uluslararasılık kavramının temelinde, 10 Şubat 1947’de imzalanan Paris Antlaşması yer almaktadır. Anılan antlaşma ile 12 Ada silahsızlandırılmak şartıyla İtalya tarafından Yunanistan’a bırakılmıştır. Yalnız egemenlik devri olan 12 adanın içinde eşek adası yer almamaktadır. Yani Eşek Adası, ismen belirtilerek herhangi bir anlaşma ile hiçbir ülkeye devredilmemiş Osmanlı adası hüviyetini korumakta olan bir adadır. İddia edildiği gibi Yunan adaları kümesinde yer almamaktadır.

Mesela, PKK’nın yuvalanmak istediği yeni alan olan Sincar’a ordumuzun düzenlediği hava harekatı ABD’yi ve Rusya’yı hayli rahatsız etmiştir. Genelkurmay Başkanlığı’ndan yapılan açıklamada “Bölücü terör örgütü PKK ve bu örgütün Suriye ve Irak’taki uzantıları tarafından, Suriye ve Irak kuzeyi, ülkemize terörist, silah, mühimmat ve patlayıcı madde aktarılması maksadıyla; özellikle son zamanlarda yoğun bir şekilde kullanılmaktadır.” denilmiş ve yapılan hava saldırısının mesnedi açıklanmıştır. Hal böyleyken Irak Başbakanı Haydar el-İbadi de ” Türkiye’yi aynı saldırıyı yapmasın diye uyarıyoruz. Irak’ın derinliğini hedef alan bu saldırının hiçbir gerekçesi yoktur” diyebilmiştir.

“Su (asker) uyur, düşman uyumaz”

Yani atalarımızın dediği gibi “Su (asker) uyur, düşman uyumaz.” Düşmana karşı her zaman uyanık davranmak gerekir. Peki dışardaki durum buyken biz içerde ne yapıyoruz? Öyle ya dışımızda gelişen olayların doğumu bize bağlı olmasa da bu olaylara verdiğimiz içimizden gelen tepkiler bizim gidişatımızı belirleyecektir.

İçimizdeki tablo şudur:

16.04.2017 tarihinde bir referandum yapılmıştır. Anılan referandumda usulsüzlük yapıldığına dair yapılan itirazların tamamı YSK (Yüksek Seçim Kurulu) tarafından 1 üyenin muhalif kalmasıyla reddedilmiştir. Muhalefet şerhi koyan üye “Oyların mühürsuz olması referandumu yargı denetiminden çıkarır. 98. ve 101. maddelerde seçmen pusulası ve zarfların mühürlü olması şartı vardır. Anayasanın 79. maddesi, seçimlerin yargı denetiminde yapılacağını hüküm altına almıştır. Burada Anayasanın ihlali söz konusudur” şeklinde gerekçe yazmıştır. Toplumun bir kesimi referanduma gölge düştüğünü iddia ederken diğer kesim referandumu zafer olarak görmektedir.

Referandum üzerinden götürülen tartışmalar yine insanlar arasında Osmanlıcılık-Cumhuriyetçilik; Atatürkçülük-Atatürk’ü Sevmeme; Dindarlık-kafirlik gibi ayrışmalar ve manasız kutuplaşmalar arasında gidip gelen kısırdöngüye dönüşmüş haldedir. Herkesin gittiği yol farklı olsa da özünde hepimizi ortak paydada toplayan unsur bu vatanın evladı olmaktır.

Kanla, terle, canla başla korunmuş bir vatanın evlatlarının aklını başına toplamama, dışardan esen sert rüzgarlara karşı dimdik duramama lüksü yoktur. Şu anda kendimize hiçbir dış gücün veremeyeceği kadar büyük zarar verdiğimizin bilincine uyanmalıyız. Düşmanlarımıza her gün ülkedeki gündemi heyecanla takip edip kıs kıs gülme zevkini tattırmamalıyız.

Şöyle bir dönüp maziye bakmalı ve yedi asırlık Osmanlı Türklüğü, dört asırlık Selçuklu Türklüğü ve evvelindeki Türk devirleri olmak üzere kökleri çok derine inen bir geçmişimiz olduğunun idrakine varmalıyız. Tarihe altın harflerle adını yazdıran Atamız Mustafa Kemal Atatürk’ün  “Gerçek zafer, savaş alanlarında başarılı olmak değil, asıl zafer, başarıların kaynaklarını güçlendirmek, ulusu yükseltmektir” lafını da düsturumuz edinmeliyiz. Vatanımızın, ulusal onurumuzun ve mübarek bildiğimiz her şeyin yabancılarca, düşmanlarımızca türlü desiselerle çiğnenmemesinin yolu budur.

Yılmaz Özdil’den Kılıçdaroğlu’na: CHP seçmenini gerizekalı yerine koyma!