Düşünüyorum öyleyse özgürüm!

Özgürlük adı gibi uçsuz bucaksız, başı sonu olmayan bir yolculuk. Özgürlüğü tanımlamak belki zor ama özgürlüksüzlüğü tanımlamak kolay…

Düşünüyorum öyleyse özgürüm martı jonathan livingston

Bu dünyaya gözlerimizi açtığımız andan itibaren özgürlüğümüz çalınmıştır bir kere bizden. Özgür ruhumuz bir bedene hapsolmuştur artık. O andan itibaren göz alıcı yansıtmalara maruz kalırız. Doğduğumuz dünya öylesine tacizkar, öylesine dayatmacı ve öylesine baskıcıdır ki, üzerimize sorgusuz sualsiz giydiriverir kendi bildiklerini…

Ailemizin, çevremizin bizimle ilgili hayalleri, idealleri, ileride ne olacağımıza dair beklentileri, umutları, bizimle ilgili bakış açıları ve bizim için hazır ettikleri bir kimlikleri vardır. Doğduğumuz andan itibaren öylesine yoğun bir yansıtma altında kalırız ki, büyüdüğümüzde artık kendimizi bu yansıtmalardan dikilmiş kalın bir giysinin içinde buluveririz. Özgürlük ise artık içerilerde bir yerlerde kendini korumaya almıştır sessizce…


Üstümüze dikilen giysiler çeşit çeşit, rengârenktir.

Kariyer, aile, evlilik, din, para, zenginlik, sahip olduklarımız… hepsi giydiğimiz renkli giysilerdir. Çoğu zaman önümüze hazır konmuşlardır, alır ve giyeriz fazla sorgulamadan. Konforludur, sıcaktır, koruyucudurlar. Dış dünyadaki varlığımızı belirlerler. Bize bir konum sağlar ve biz bu giysiler içerisinde varlığımızı ifade etmekten memnun olduğumuzu zannederek bir ömür geçirebiliriz. Kendimizi o giysi zannetmek çok rahatlatıcıdır çünkü sesini kesip, içeriye hapsettiğimiz o özgürlüğün arayışını sonlandırırlar. Cevaplar oradadır işte, ne gerek vardır hayatı daha fazla karmaşıklaştırıp, zorlaştırmaya, çıplak kalıp üşümeye. Hepsinin belli kuralları, kaideleri vardır, onlara uyduğumuz sürece bizi ısıtmaya korumaya devam ederler.

Giysilerimizin içinde kendimizi ne kadar güvende hissetsek de, yine de içerilerde bir yerlerde çıplak kaldığımızda inceden inceye o içerideki sesin çığlıklarını duyarız. Düşüncelerimizle baş başa kaldığımızda…

Düşünmek çıplaklık halidir.

En özgür olduğumuz yalnız ve tek başına olduğumuz, kimsenin bize müdahale etme şansının olmadığı tek yerdir düşüncelerimiz. Bizden başka hiç kimse düşüncelerimizin sınırlarını, şeklini, zamanını belirleyemez ama giydiğimiz giysiler bazen öyle kalındır ki bizi düşünmekten alıkoyabilirler. İçimizde mahpus yatan özgürlüğün en sadık dostu düşünce, en hain düşmanı ise giydiğimiz giysilerdir.

Düşünmek insanı doğadaki diğer tüm canlı türlerinden ayıran bir özellik ama gördüğümüz her insan düşünebiliyor mu gerçekten? Düşünmek için sahip olduğumuz bir beynimiz var ama onu ne kadar etkin kullanabiliyoruz acaba?

Düşünebilmemiz için bize armağan edilmiş insan beyni üç katmandan oluşuyor:

1- Sürüngen beyin

Birincisi beynin en alt bölümünde yer alan hayatta kalma ve temel içgüdülerimizi yöneten sürüngen beynimiz. Tehlike anında kaçma, üreme içgüdüsü, vücut ısısı, soluma, kalp atım hızı kontrolü gibi hayatta kalmamızı sağlayan temel fonksiyonlarımızı yönetiyor.

Domine etme ya da dini, hukuksal, kültürel dogmalar tarafından domine edilme ve bunların kurallarına sorgusuz sualsiz, koşulsuz itaat etme, tapınma, fanatiklik, sabit fikirlilik, hırs, takıntı, içgüdüsel, rutin davranışlar ve alışkanlıklar gibi insanın özgür düşüncesini limitleyip, kısıtlayan özellikler bu beynin fonksiyonlarındandır.

Bu bölüm değişimden hiç hoşlanmaz, bu yüzden davranışlarını değiştirme ihtimali olan her türlü bilgiye kapalıdır. Kan bağı olan ilişkilere meyillidir. Sürüngen beynin hakim olduğu toplumlarda akraba evlilikleri yoğundur. Sürüngen beyin tarafından kontrol edilen ve etki ettiği sistemler eğitim, devlet, askerlik, yargı ve dindir. Sürüngen hayvanlar da yalnızca bu bölüm mevcut.

2- Limbik sistem

İkincisi duygularımızı yaratan limbik sistem. Bu bölüm korku, öfke, nefret, saldırma, rekabet, kıskançlık, yaklaşma, uzaklaşma, endişe, hafıza, ilgi bekleme, açlık, susuzluk, besin arama, annelik duygusu, anne sevgisi, cinsel fonksiyonlar gibi temel dürtülerimizi ve duygu durumumuzu yöneten bölüm.

Hafızayı da yönettiği için duygusal bağ kurduğumuz olaylar da bu bölüm tarafından yönetilir. Ödül-ceza, motivasyon, stres düzeyi, kurala ve ezbere dayalı öğrenme, motor planlama, dikkat gibi fonksiyonlar da bu bölüme aittir. Hayatta isteklerimizi gerçekleştirebilmemizin önünde blokajlar kuran duygusal bağımlılıklarımız ve önyargılarımız da bu bölümün tekelindedir. Bu bölüm memeli hayvanlarda da bulunmaktadır.

3- Neokorteks (sağ ve sol beyin)

Üçüncüsü ise sağ ve sol beyin olarak iki bölümden oluşan neokorteksdir. Bu bölüm yalnızca insanlarda bulunmaktadır ve düşünce işte bu bölüm sayesinde gerçekleşmektedir. Düşünen beyin de denmektedir. Özgür irademizi kullanarak bilinçli kararlar verebilmemiz bu beynimiz sayesinde mümkündür.

Bu bölümde bulunan sol beynimiz dil öğrenme, matematik, mantık, bilim, neden-sonuç ilişkisi kurma ve analitik düşünceden sorumluyken, sağ beynimiz önsezilerimiz, empati, yaratıcılık, sanat, müzik, bütüncül düşünce gibi fonksiyonlardan sorumludur.

Neokorteksin ya da düşünen beynin düzgün çalışıp sağlıklı düşünce üretebilmesi için bu iki bölümün dengeli bir şekilde çalışması şarttır. Eğer ki bu iki bölümden her hangi birisinde dengesizlik meydana gelirse sürüngen beyin ve limbik sistem devreye girip hayatımızın kontrolünü ele geçirmeye başlıyor. Sol beyindeki dengesizlikler sürüngen beyin fonksiyonlarının, sağ beyindeki dengesizlikler ise limbik sistem fonksiyonlarının baskın hale gelmesine neden oluyor ve içgüdüsel ve duygusal kararlar hayatımızı yönetmeye ve kontrol altına almaya başlıyor.

Düşünen beynimizin ürünü olan düşünceyle din asla aynı platformda yer alamaz!

Düşünce sorgular, inanmaz, araştırır, şüphe duyar, mantık arar, neden sonuç ilişkisi kurar, kuralsızdır, özgürdür, yaratıcıdır ve devrimcidir. Yani sağ ve sol beyin fonksiyonlarına hitap eder.

Din ise peşinen inanır, sorgusuz sualsiz itaat eder, kuralları ve kaideleri vardır ve onlardan şüphe duymaz, neden diye sormaz, sormaya gerek de duymaz, kabulcü ve teslimiyetçidir, duygusaldır, içgüdüseldir. Yani beynin sürüngen ve limbik sistem fonksiyonlarına hitap eder.

Giydiğimiz giysilerin içinde en kalın olanı ve bizi düşünmekten en çok alıkoyanı din giysimizdir. Diğer giysilerin hepsi içerisinde bir çeşit mücadele barındırırken, din hiçbir mücadeleye gerek duymadan yalnızca inanmak ve koşulsuz şartsız bir teslimiyet suretiyle bizi hayat boyu koruyup, kollayabilir. Din çok tatlı, bedene zararsız, masum bir uyuşturucudur. Kendimiz olma sorumluluğundan bizi alıkoymak için muazzam tatlı ve yumuşak bir baştan çıkarıcıdır.

Ne gerek var?

Önümüze hayattaki bütün soruların cevaplarını içinde barındırdığına inandığımız bir kitap konulmuşsa, orada zaten tüm hayatın karşılığını bulduğumuza inanıyorsak daha başka kitap aramaya, daha başka bir fikir aramaya ne gerek vardır?

Tanrı kavramını önümüze konulmuş o kitabın sayfalarında bulduğumuza inanıyorsak, Tanrıyı başka bir yerlerde aramak için ruhsal yolculuğa çıkıp ruhumuzu ve düşünen beynimizi yormaya ne gerek vardır?

Yaptıklarımız ve yapmadıklarımızın sonuçta yegane sorumlusunun Tanrı olduğuna inanıyorsak kendimiz olma sorumluluğunu almaya ne gerek vardır?

Nasıl olsa gideceğimiz bir cennet olduğuna inanıyorsak yaşadığımız bu dünyada bir cennet yaratmak için çabalamaya ne gerek vardır?


Bu dünya cehenneme dönüşse dahi nasıl olsa Tanrı’nın bir bildiği var dediğimiz noktada bu dünyayı cennete çevirmek için çaba sarf etmeye ne kadar gönüllü olabiliriz?

Din ile siyaset ise karakter olarak birbirine yakın özellikler gösterirler.

Siyasetin temeli de inançtan, koşulsuz şartsız, sorgusuz sualsiz inandırmaktan geçer. Tıpkı din gibi. İnsanlar inandıkları kişilere, inandıkları fikirlere, ideolojilere oy verirler. Çoğunlukla baştan bir kere inanmış oldukları için de sonrasında yapılan hataların, verilen vaatlerin yerine getirilmemesini görmezden gelebilir, yok sayabilirler.

Tanrı da bizim her istediğimizi yapmıyor ama varlığına inanmaya devam ediyoruz. Din kitaplarında yazılan ibadetleri yerine getirdiğimiz halde bu dünyada bir karşılığını göremesek de öbür tarafta karşılığını göreceğimize olan inancımız devam ediyor. Siyasetçilere de oy verdiğimiz, inandığımız halde söylediklerini yapmasalar da, bir gün yapacaklarına dair olan inancımız uzun yıllar devam edebiliyor. Kişiler değişebiliyor ama ideolojilere olan inancımız varlığını koruyor.

Karakterlerindeki bu yakınlıktan ötürü siyasette dini kullanmak inançların düşüncenin ötesinde seyrettiği toplumlarda garantili bir başarı getirir. Bir toplumda dini inanç düşüncenin önünden gidiyorsa, toplum da doğal olarak kendisini içinde rahat hissettiği din giysisini koruyacak, ona sahip çıkacak bir siyasi partiye kendini daha yakın hisseder çünkü bu şekilde en temel güvenlik ihtiyacı karşılanmış olur.

Kitleleri manipüle edebilmenin sırrı insanları düşünmekten, sorgulamaktan alıkoyup, daha içgüdüsel, otomatik kararlar vermelerini sağlamaktan geçer. Amacınız kitleleri kontrol altına alıp, yönlendirmekse eğer, insanların düşünen beyinlerini minimum düzeyde kullanmalarını sağlayacak, sağ ve sol beyin fonksiyonları arasında dengesizlik yaratacak düzenler kurup, onların devamlılığını sağlamak en önemli ve tek işiniz olacaktır. Bunu sağladıktan sonra kontrol etme bölümü oldukça kolaylaşır çünkü.

Bu dengesizlik hangi yöntemlerle sağlanır?

Topluma sürekli olarak sorgulanması, tartışmaya açılması mümkün olmayan dini mesajlar göndermek ve dini yaşam tarzını baskın hale getirmek en etkili yöntemlerden birisidir.

Topluma bir gruba dahil olduğu hissini sürekli olarak pompalamak. Bu bir siyasi parti, din, mezhep, etnik köken olabilir.

Eğitim sistemini düşünen beyinden çok sürüngen ve limbik sisteme uygun formatta ezbere dayalı programlamak. İmam hatiplerdeki eğitim sistemi düşünen beyni felç eden bir eğitim sistemidir.

Kuşkusuz düşünen beyin fonksiyonlarını en üst düzeylerde kullanmak suretiyle milletimize özgürlüğün kapılarını açmış olan Atatürk de dinin eğitimde ve siyasette rahatlıkla sömürü aracı olarak kullanılabileceğinin farkında olduğu için şunları söylemiştir:

“Din ve mezhep, herkesin vicdanına kalmış bir iştir. Hiçbir kimse hiçbir kimseyi ne bir din, ne de mezhep kabulüne zorlayabilir. Din ve mezhep, hiçbir zaman siyaset aracı olarak kullanılamaz.”

düşünen nesiller aklı hür vicdanı hür nesiller ateist dindar

Yukarıdaki üç liderin söylemlerine bu perspektiften baktığımızda, ilk iki söylemin insanı belli bir gruba ve kavrama dahil eden sürüngen beynine hitap eden söylemler olduğunu söyleyebiliriz.

“Aklı hür, vicdanı hür nesiller yetiştireceğiz” söylemi ise insanın düşünen beynine hitap eden, dinini, vicdanını kendi özgür iradesiyle, düşünen aklını kullanarak seçme özgürlüğünü insana tanıyan bir söylem olduğunu görebiliriz.

Toplumun düşünen beyin fonksiyonlarını minimize etmek…

Bir diğer yöntem ise medyayı kullanmak suretiyle survivor, evlilik ve yarışma programları gibi hayatta kalma, üreme içgüdüsü, rekabet, duygusallık, kıskançlık gibi kitlelerin sürüngen ve limbik sistem fonksiyonlarını baskın hale getirip; sanatsal ve düşünsel faaliyetlere engeller ve kısıtlamalar getirerek toplumun düşünen beyin fonksiyonlarını minimize etmek.

Ya da insanları ihtiyaçlarından daha fazla para, mal mülk sahip edinmeye ve aşırı tüketime teşvik edecek sistemler kurmak. Müzeler, sanat ve kültür merkezlerinden çok ihtiyaçtan daha fazla camii ve AVM’ler inşaa etmek gibi.

Ev, araç, statü sahibi olma, ihtiyaçtan daha fazla alışveriş yapma isteklerimiz aslında beynimizin sürüngen ve limbik sisteminin talepleridir çoğu zaman. Bunlara sahip olabilmek için kredi, borç almak gibi bir takım ağır yükümlülükler altına gireriz ve girmiş olduğumuz bu yükümlülükler bizi öylesine otomatik bir hayatın içine çeker ki yine bizi içimizde hapis yatan özgürlüğe ulaşabilmemiz için düşünmekten alıkoyarlar.

Düşünen beyni saf dışı bırakmanın en etkin yollarından biri de sanal düşmanlar yaratıp, toplum üzerinde korku yaratmak suretiyle toplumun saldırganlık, öfke, şiddet eğilimlerini yani limbik sistemini aktive etmektir. Bu yöntem bizim toplumumuzda çok hızlı geri dönüşler vermektedir.

Her seçim öncesi topluma pompalanan terör ve dış güçler korkusunu hatırlatırım.

Böylelikle toplum seçime hazırlanır ve düşünen beyniyle değil, limbik sistem fonksiyonlarıyla bir seçim yapmaya zorlanır. Seçimler geçtikten sonra her ne hikmetse, terör yavaşlar, dış güçler artık eskisi kadar şiddetli düşmanlarımız olmaz, hatta bir çoğuyla el sıkışırız, taa ki yeni bir seçim yaklaşıncaya kadar. Burada medya tabii ki çok etkili bir araçtır ve görevini layığıyla yerine getirmektedir. Bunun için yandaş medya denmektedir ya zaten, belli bir amaca hizmet ettiği için.

Özgürlüğün anahtarı nerede?

Mevcut durumda dışımızdaki dünyanın durumu her ne olursa olsun, özgürlük içimizde, anahtarı ise beynimizin ön kısmındadır. Dışımızdaki dünyaya esir olarak yaşayıp, ölmek bizim düşünmeyi seçmemize ya da seçmememize bağlıdır. Düşüncelerimiz inançlarımızı kıracak, kırılan inançlarımız da içimizde hapsolan özgürlüğün zincirlerini kıracaktır.

Bir toplumda bireyler düşünmedikçe özgürleşemez, bireyler özgürleşemedikçe de toplum özgürleşemez. Özgür olmayan bireyler dış dünyanın etkisinden kendisini özgürleştirecek siyasi tercihlere doğru seçim yapamaz.


Sürüngen beynimiz ve limbik sistemin hakimiyetinden düşünen beynimizin hakimiyetine geçmek ilk başta sanki sahip olduğumuz her şeyden, sevdiklerimizden vazgeçmemiz gerekeceği, bu vahşi dünyanın ortasında savunmasız, çırılçıplak kalacağımız gibi bir his verse de, düşündükçe aslında bizi gerçek güvenliğe götürecek olanın bilinçsizce tutunduklarımız değil, düşüncelerimizle yaratacağımız sınırsız yeni dünyamız olduğunu kavrayacağız. Aradığımız her türlü güvenin, sevginin, vicdanın ve hatta Tanrı’nın düşüncelerimiz vasıtasıyla bizim var olmasını istediğimiz suretlerde yaşamlarımıza akmasını keşfedeceğiz. İşte özgürlük dediğimiz uçsuz bucaksız derinlik de oradadır.

Hakikatin tokadını yemiş Türkiye Cumhuriyeti


Melisa Gülsün Özmen
8 Kasım 1974 Ankara doğumluyum. 1998 yılı Bilkent Üniversitesi İktisat Bölümü mezunuyum. Washington D.C. şehrinde yaşamaya başladım. Buradaki hedefim, bir yandan ticaret hayatıma devam ederken, bir yandan da Georgetown Üniversitesinde politika, din, terörizm, dış ilişkiler gibi konuları kapsayan Master of Arts in Liberal Studies mastır programına katılıp, bu konular üzerine araştırma yapmaya ve yazmaya devam etmektir.