Sonsuz hayat: Toprağa girdin de öldün mü sandın

Her nereye gidersek gidelim, her nereye bakarsak bakalım, gördüğümüz şey hep aynı tablo. Bu değerler üzerinden sömürülen, inandığını dahi sorgulamaktan yoksun, yalnızca duydukları, gördükleri ve ezbercilik zihniyetiyle koca bir hayatı heba eden bizler…

Sonsuz hayat

Sonsuz hayat

Toprağa girdin de öldün mü sandın.
O solan ömürde yaşayana sor.
Son diye bir şeye inandın amma.
Emaneti bugüne, taşıyana sor.

Hayatımız boyunca belki de en çok çekindiğimiz şey, inandığımız dini değerleri sorgulamak oldu sanırım. Her nereye gidersek gidelim, her nereye bakarsak bakalım, gördüğümüz şey hep aynı tablo. Bu değerler üzerinden sömürülen, inandığını dahi sorgulamaktan yoksun, yalnızca duydukları, gördükleri ve ezbercilik zihniyetiyle koca bir hayatı heba eden bizler…

Ne vakit hakikati arayacak olsak, yanacak endişesiyle geri durduk. Belki de zamanında çok ama çok korkutulduk da, hayatı, inançlarımızı, yaşamı yalnızca duyduğumuz ve okuduğumuz hatta okuduğumuzu dahi sorgulamayıp da anlamlandırmaya çalıştığımız cehalet denizinin üzerine kurmuştuk.

Oysa, etrafımıza şöyle bir baktığımızda göreceğiz ki, hayat hiç de bize ezberlettikleri gibi düz değil.

Gökyüzüne, bulutlara, yağmura, taşa, toprağa, gökteki uçan kuşa, soluduğumuz onca havaya dönüp de şöyle bir baktığımızda, onlarda ki kusursuzluğu düşünecek olursak, parçaların bizleri yorduğunu, bütünün ise bizlere birçok şey anlatmaya çalıştığını anlamış olacağız.

Belki de anlayıp da, kendimizce bir takım sorular sormaya başlayacağız.

Mesela, toprağa bir bakın. Tüm hayat, tüm düzen toprakla birlikte yok olup, tekrar hayat bulurken, acaba bizler o toprağın içinde yalnızca kemik yığını olarak mı kaldık? Yoksa o kuruyan bedenin içinde hiçbir vakit ölmeyecek olan hücrelerimizi yutan canlıların bedeninde emanet olarak bugüne mi taşındık?

Mesela bir kuşu düşünün. Kuş ölüyor ve onun çevresinde nice canlılar, bedeninin etrafına üşüşmüş, karnını doyurmaya çalışıyor. Belki de bizim bile göremediğimiz nice canlılar var orada da sonra o kuş bir kemik yığınına dönüşüyor ve o kemik yığını bile bir toprağın içinde nice canlıya yuva oluyor.

Peki, o kuşun ölüsünü yiyen böcekler, canlılar ve daha ötesi onlar ne oluyor? Onları da başkaları mı yiyor? O başkalarını yiyenleri düşünün O vakit diyeceğiniz tek şey, solan bir çiçeğin ardınca açan filiz ya da yanan bir toprağa düşen yağmurda tekrar hayat bulan doğa gibi ölüm belki de hiçbir zaman olmadı.

Dünyadaki tüm canlılar, bitkiler, sebzeler, meyveler, çiçekler dahi her şey aslında birbirinin hücresini taşıyan emanetçiler…

Biliyorum bir çoğu bu teoriyi, bu düşünceyi belki saçma bulacak ama insanoğlu bu. Hayatı koşulsuz değil, tüm gerçeğiyle sorgulamadan yaşayıp da heba ettiği sürece, bir robottan bir kemikten öte ne farkı kalır ki.

İşte bu nedenledir ki, hayatı bana söyledikleri ile değil, görebildiğim kadarıyla yaşamaktayım.

Bundan 1 ay önce bir belgesel izlemiştim. O belgeselde yıldırım bir ormanın tam da merkezine düşmüştü. Toprak, yaprak, ağaçlar, çiçekler, böcekler her şey yanıp kül olurken, sonrasında coşkulu öyle bir yağmur yağmıştı ki, aradan 1 gün bile geçmedi, her taraf yemyeşil. Resmen doğa tekrardan kendini yeniledi.

1 Hafta sonra ise,o yok olan yapraklar, çiçekler, böcekler tekrar hayat buldu da her taraf yemyeşil…

İşte o zaman dedim ki kendimce, yanıp kül olan şey neydi? Bir bedendi belki yok olan. Peki o bedenin içinde hiçbir zaman ölmeyecek olan hücreler mi vardı? Onlar mıydı, doğayı tekrar ayakta tutan. Düşünsenize, her canlının içinde bir miktar su vardır Su tüketmeyen canlı tıpkı doğa gibi yok olup giderken, içimizde ki, o ölmeyecek hücreleri ayakta tutan şey suysa eğer, o vakit bizleri diğer canlılardan farklı kılan şey ne olabilirdi ki acaba?

Diye kafamda deli sorular derken, hayatımızı çepeçevre saran tüm canlıları düşündüm.
Her canlı bu hayatta açlık, susuzluk hissi duyarken, dedim ki kendimce, bir böcek ne ile doyar? Bir köpek, kedi, manda, inek… Toprak bize ne verdiyse onunla öyle değil mi? Bizim gibi tüm canlıların er yada geç bedeni toprağa karışırken, o bedenin içinde hiçbir zaman ölmeyecek olan hücrelerin bugüne taşınmadığını nereden bilmekteyiz? Hatta o taşıyıcıların bir bakteri, bir meyve, bir inek, ineğin sütü, eti, ya da toprağın bizlere sunduğu ikramlar, o ikramlara gebe canlılar tarafından taşınmadığını söyleyebilir miyiz?

Evrene şöyle bir dönüp baktığımızda insanlık olmazsa, evren ayakta durabilir, ama evrende ki hayat yoksa insanlar ayakta duramayacağını görüyoruz öyle değil mi?

O vakit, bizler mi onlara gebe, onlar mı bize?

Düşünsenize, onlara hayat veren Mevlam huzurunda dünyanın asıl kahramanı, asıl taşıyıcıları, asıl sahipleri onlar değil de ne?

Ölüyoruz ve tüm varlığımız toprağa karışıyor ve sonra o toprakta nice saklı hayatlar bizi alıp da daha öteye taşıyor. O hayatı gagasıyla yutan kuşlar başka ülkelere göç ederken, belki de hücrelerimiz daha nice yerlere ulaşıyor. İçtiğimiz suyu, sütü, yediğimiz sebzeyi, meyveyi, bizi sokan sivri sineği ve daha nicelerini düşünün.

Kısırlığın bile en baş faktörü beslenmede ki etkenler olarak sunulmaktayken, o vakit diyebilir miyiz ki tükettiğimiz her şeyde aslında anne rahmine düşebilecek bir hücre saklı kalmakta.

Bu yazıyı okuyan diyecek ki, sen Ateist misin? Hayır kesinlikle… Ben Mevlamın yüceliğini tüm evrende sorgulayan ve sorgulayıp da bu kusursuz düzende kendini arayan yalnızca küçücük bir değerim.

Hayatı bize sunulan tarafıyla değil de, Mevlamın bize ikramları içinde tanımaya çalışan yalnızca biri…

Yarın ateşe dokunup da yanma endişesi olmayan, hayata sahip olduğu değerlerle güzellik katmaya çalışan biri. İnsanı insan olduğu için, hayatı ise bizi bugüne taşıdığı için seven biri.

Biliyorum ki, her birimizin kafasında cevap bulmaya çalışan çılgınca deli sorular var da, ateşe düşüp yanma korkusuyla sormaktan sakınmakta.

Sevgili okurlar, etrafınıza şöyle bir bakın. Sizden başka hayatlara şöyle bir bakın. Onları yokluğa, esarete mahkum ettiğimiz sürece bir yanımız her daim hasta kalacaktır.
Düşünün bir defa, insanlığı yok eden güçler huzurunda, ya toprağa zehir kusuyorlar, ya da içtiğimiz suya, soluduğumuz havaya, tükettiğimiz gıdaya. Her bir evden muhakkak bir kanser hastası çıkmakta. Doğan çocukların gözlerinin içine bakın. Gözleri yorgun, vücudu ise en ufak bir bakteri karşısında solgun kalmakta.

Demem o ki, hastalığı bulaştırdıkları her şeyde bizler varsak eğer, nitekim hasta olmamız, hasta doğmamız ve hastalığa gebe kalmamız da gayet normal değil mi?


Toprağa girdin de öldün mü sandın.
O solan ömürde yaşayana sor.
Son diye bir şeye inandın amma.
Emaneti bugüne, taşıyana sor.

Sor be Tuğba sor da, bugüne kanma.
Yarını unutup, kendinden olma.
Efendi olana zulm de yapma.
Ölümü getiren nefsine bir sor.

Asla vazgeçme: Mutluluk bir varış yeri değil!