Hayal kurarak rahatlamak: Bir Beyoğlu hayali

Beynimiz gerçeğe de hayale de aynı tepkiyi verir. Yani güzel bir olayı bizzat yaşasak da, sonradan hatırlasak veya gözlerimizi kapayıp gerçek olduğunu tasavvur etsek de vücudumuz aynı miktarda mutluluk hormonu (endorfin) salgılayacaktır. Mesela yaşadığımız ülkenin daha güzel bir yer olduğunu hayal edebilirsek, o günler gelene kadar akıl sağlığımızı muhafaza etmemiz mümkün olabilir.

İmgeleme yöntemiyle meditasyon

Fiziksel rahatsızlıklarımızın çoğunlukla psikolojik sorunlardan kaynaklandığı bilimsel olarak da ispatlanmış bir gerçektir. Yani duygu ve düşüncelerimiz olumlu olursa vücudumuz güçlenecek, en azından kendini iyileştirecek enerjiye sahip olacaktır.

Meidtasyon başlığı altında topladığımız bir çok aktif ya da pasif yöntemin amacı; zorlandığımız duygulardan kurtularak beyni rahatlatmak ve dolayısıyla daha sağlıklı düşünebilmektir. Başka bir deyişle “meditasyon”; günlük hayatın getirdiği zorluklarla bunalan insanı ruhen ve fiziksel olarak dengeleyen uygulamalardır. Ayrıca taşıdığımız olumsuz duygu ve düşüncelerden arınabildiğimiz zaman gerçekten kim olduğumuzun da farkına varabiliriz.

En basit şekilde herkes tarafından uygulanabilecek meditasyon yöntemlerinden biri hayal kurmak; yani o an gerçek olmayan bir şeyin gerçek olduğunu imgelemektir. İnsanın kendi zihninde bazı şeyleri görselleştirmesi ve hikaye veya kurgu yaratmasıyla uygulayabileceği bu meditasyon tekniği fazla bir ön bilgi gerektirmez. Tek şart hayal kurabiliyor olmaktır.

Hayale verilen gerçek tepkiler

Soğuk ve karanlık bir geceyi dışarıda geçirmek zorunda olan Tibetli rahibin bedeninin yanan bir ateş olduğunu ve terlediğini hayal ederek donmaktan kurtulduğu bilinir. Koştuğumuzu hayal ettiğimizde ise kalp atışlarımızın yükseldiğini farkederiz. Ya da güzel bir şeyi düşündüğümüzde gülümsememiz oldukça olasıdır.

Kimseye göstermek ve anlatmak zorunda kalmadan, sadece kendimize ait olan bir yerde istediğimiz gibi yaşayabileceğimiz hayal dünyası, aynı zamanda en özgür olduğumuz yerdir. Hayallerimiz gerçekdışı, insanüstü, terbiyesiz hatta ahlaksız olabilir ve buna kimse müdahale edemez. Bu deneyim bize kendimizi keşfetmenin yanı sıra insan olmanın aslında nasıl bir şey olduğunu da hatırlatacaktır.

Hayal kurmak için uygun ortam

Hayal kurmak için uygun ortam

Bazı insanlar kendilerini dış ortamdan sorunsuzca soyutlayıp düşüncelerine konsantre olabilir. Ama meditasyon yapmayı kolaylaştıracak bazı koşullar önceden hazırlanırsa düşünceye yoğunlaşmak daha kolay olacaktır: Fazla mobilya olmayan tenha bir odada, hafif ve rahatlatıcı bir müzik eşliğinde, rahat bir pozisyonda oturarak ya da yatarak meditasyon yapmayı tercih etmek gerekir. Mum, loş ışık, tütsü ve sessizlik de meditasyonu kolaylaştıracaktır.

Kendi hayalimizi kendimiz de yönlendirebiliriz ama beynimizi daha pasif hale getirmek için cd’ye kaydedilmiş bir hikayeyi ya da sakin ve hoş ses tonuna sahip bir anlatıcıyı dinlemek de aynı sonucu verir.

Ve tabii hikayeye başlamadan önce nefesi düzenleyip, vücudun tüm bölümlerini tamamen yumuşatmış ve pasiv duruma getirmiş olmamız da gerekir. Bu şartlar altında on dakikalığına yoğunlaşacağımız güzel ve olumlu bir hikaye beynimizin rahatlamasını sağlayacaktır.

Meditatif hikayeler

Bu rahatlama şekli Almanca’da “Fantasiereise” diye bilinen bir meditasyon şeklidir. Bu amaçla dinlenilmesi için hazırlanmış cdler ve kitaplar bulunmaktadır. Bu hikayeler genellikle insanı sakin ve bozulmamış bir doğa parçasında gezintiye çıkarır. Ama şehir ortamında yapılacak bir gezinti de aynı rahatlamayı hissettirecektir. Bu biraz meditasyonu yapanın kişisel ihtiyaçlarına ve o dönemki ruh haline bağlıdır.

Meditatif hikayeler

Hayal etmeyi öğretmekten ziyade körelten bir okul ve devlet sistemimizin olması insanın düşüncelerinde sınırsız özgür olabildiği gerçeğini değiştirmez. Herkesin kendine göre hayal edeceği bir hikayesi olabilir. İnsan düşüncelerine ket vurmadıysa, özgürlüğünden taviz vermiyorsa, sanal bilgisayar oyunlarına müptela değilse ve kitap okuma alışkanlığını kaybetmediyse hayal ettiği hikaye daha da etkili olacaktır .

Ülkesinin giderek istemediği bir yolda ilerlediğini gören birine kendini iyi hissettirebilecek bir meditasyon hikayesi olabilir mi? Benim hayal ettiğim, gayet masum ve gerçekçi olan hikaye aşağıdaki gibi. Kim bilir sizin hayaliniz nasıl olurdu?

Hayal ile hayat: Günlerden bir gün Beyoğlu

Hayal ile hayat

Sabah geç ve hafif bir kahvaltı yaptıktan sonra evden çıkmışım, yokuş yukarı Cihangir‘e doğru  yürüyorum. Firuzağa Camii’nin arkasındaki çöp konteynerlerinin kapağı kapalı ve dışına taşmış çöpler yok. Kağıt ve geri dönüşebilecek atıklarını toplayan ve kendinden büyük bir el arabası süren adam, konteynerlerin yanına güzelce istif edilmiş geri dönüşüm atıklarını alıp arabasına yeleştiriyor. Ben biriktirdiğim gazete ve ambalajları kendisine elden veriyorum, merhabalaşıyoruz.

Sonra günlük gazetelerimi almak için Sıraselviler‘deki bakkala çıkıyorum. Standa yerleştirilmiş gazetelerin çoğunun manşetinde Nuriye ve Semih’in öğrencileriyle çekilmiş fotoğrafları var. Talepleri çoktan yerine getirilmiş ve ölüm orucunu bırakmışlar. Şimdi ise tekrar eski sağlıklarına kavuşmuş olarak okullarına geri dönmüşler.

Gazetelerimi ve dergilerimi alarak Firuzağa Kahvesi‘ne geliyorum. Hala tahta masa ve sandalye kullanan ve yiyeceğimizi yanımızda getirip orda yiyebildiğimiz bu kahvede her haftasonu sabahı olduğu gibi boş masa yok. Tek başına oturan bir genç ile masasını paylaşıyorum. Hem kendi hem de kız arkadaşı Hakkari’de istedikleri bir üniversiteye girme hakkı kazanmışlar. Kirası uygun bir de daire de bulmuşlar. Haftaya doğup büyüdükleri İstanbul’dan taşınıyorlarmış. Tüm bunları bana heyecanla anlatıyor bu genç adam.

Gazetelerimi musalla taşına koyup sade Türk kahvemi içerken, artık en çok tiraj yapan gazeteler arasına girmiş olan BirGün’ü okumaya başlıyorum. Nuriye ve Semih ile röportaj yapmışlar; işlerini kaybeden diğer bir çok eğitimcinin işlerine geri dönmelerine vesile oldukları için çok sevinçliymişler. Yeni mimari yasa çıkartılmış; artık her isteyen her istediği yere beton dökemeyecekmiş. İmam Hatip liseleri tamamen kaldırılmış. Tamamen laik eğitm sistemine geçiş tamamlanmak üzereymiş.

Kahvem ve gazetem bitince Sıraselviler’den yukarı doğru çıkmaya başlıyorum. Genişletilmiş ve hiç bir arabanın park etmediği kaldırımlardan insanlar birbirine çarpmadan ya da yola inmek zorunda kalmadan yürüyebiliyorlar. Hattan kaldırımla yol arasında yapılmış bir rampadan tekerlekli arabada yol alan bir engelli vatandaşın zorlanmadan karşıya geçebildiğini görüyorum.

Sağlı sollu dükkanlarında yeni kepenk açmış birkaç küçük esnaf vitrininin önünü süpürüyor ve çıkan çöpleri yola süpürmektense bir küreğe doldurup çöpe atıyor. Eskiden emlakçı olan bir mekan el değiştirmiş. Yurtdışında hızla yayılan ambalajsız satış yapan dükkanlardan biri açılmış yerine. Herkes almak istediği yiyeceği tarttırıp yanında getirdiği kabına koyduruyor. Çocukluğumdaki gibi büskiviyi camekanlı kutudan, mercimeği çuvaldan ve çukulata kremini çesmesinden alabiliyoruz. Ve tabii ki kimse pilastik torba kullanmıyor. Herkesin kolunda renkli renkli kumaş torbalar asılı.

“Boyun Eğme”

Sağ koldan devam ederken Taksim Devlet Tiyatrosu‘nun yeni sezonu açtığını farkediyorum. İçeri gidip sezon programını alıyorum hemen. Taksim Meydanı’na geldiğimde ise bir süredir inşaatı devam eden yeni AKM binasının tamamlanmış olduğunu görüyorum. Eski orijinal halinden hiç bir değişiklik yapılmamış. Gençliğimin en popüler buluşma yeri olan binanın en tepesinde de kocaman bir “Boyun Eğme” pankartı dalgalanıyor. Son Belediye seçimlerinde başkan seçilen Mustafa Alabora ve belediyede beraber çalıştığı Gezi Gençleri AKM Binası ile özdeşleşmiş bu sloganı ön cepheye asmayı uygun görmüşler.

gezi parkı gezi direnişi boyun eğme

İstiklal’e girmeden yolumu uzatıp meydanı bir dolaşayım diyorum. Ne toma, ne panzer ne de polis barikatı var. Çingenelerden çiçek satın alan insanlar, güvercinlere yem atan çocuklar ve Atatürk Heykeli’nin etrafında fotoğraf çektiren yerli yabancı turistlerin arasından geçerek Gezi Parkı‘na geliyorum. Parkın çevresi temizlenip düzenlenmiş ve içine Gezi Direnişi’nde hayatını kaybeden o gençlerin heykelleri dikilmiş. Hatta küçük bir Gezi Parkı Kütüphanesi bile kurulmuş. Banklarda çekirdek yiyen insanlar çekirdek kabuklarını bir kesekağıdında biriktiryor, çimenlere uzanmış gençler gitar çalıp şarkı söylüyor. Öpüşen gençler, elele tutuşarak gezen eşcinseller de var. Ama hiç birine yan gözle bakan ya da rahatsız olan yok. Herkes kendi halinde, sakin ve huzurlu bir havada. İnsanların yüzüne baktığımda herkesin 2013 Haziran’ında orada yaşanılanların hatırasını hala taşıdıklarını da görebiliyorum.

Meydanı tekrar turlayarak İstiklal Caddesi‘ne geliyorum. Taksim Meydanı‘nda olduğu gibi buraya da Arnavut kaldırımı döşenmiş, saksı yerine toprağa dikilmiş onlarca yeni ağaç var. Caddenin başında durup aşağıya doğru bakıyorum. Sade ve basit hazırlanmış çoğunluğu Türkçe olan tabelalar ve sokak sergisi olarak sağlı sollu dizilmiş fotoğrafları görüyorum.

Diğer ülkelerle aynı anda Türkiye’de de vizyona giren son Haneke filmini seyretmek için Emek Sineması‘na doğru yol alıyorum. Cadde boyunca farklı dillerde şarkılar söyleyen sokak müzisyenleri hünerlerini sergiliyor. Etraflarında bir sürü insan toplanmış eşlik ediyor. Bazılarının önünde dans eden hatta halay çeken insanlar var. Sinemanın bilet kuyruğu sokağın başına kadar gelmiş. Son kalan iki koltuktan birini alarak, dolu salonda filmi seyrediyorum.

Film çıkışı Tünel‘e doğru giderken Galatasaray Lisesi önünde başka bir kalabalık görüyorum. Frigan gençler pazar ve lokantadaki yemek artıklarını ve satılmayan sebze meyvelerden yaptıkları yemekleri, ellerinde kendi tabaklarını getirmiş insanlara paylaştırıyorlar. Gidip onlarla sohbet ediyorum. Artık eskisi kadar artık malzeme bulamıyorlarmış, çünkü genel olarak ülkemizde yemek israfı belirgin bir şekilde azalmış.

Akşamki randevuma daha vakit olduğu için biraz da kitapçılarda vakit geçireyim diyorum. Mephisto‘da çalan Ege Türküleri albümü eşliğinde yeni kitaplara bakıyorum. Kitaptan alınan vergi kaldırıldığı için aldığım dört kitaba beklediğimden daha fazla para ödüyorum.

Nevizade‘deki buluşmama çok az zaman kalmış. Gittiğimde yıllardır görüşemediğim arkadaşım benden önce gelip güzel bir masada yer tutmuş. Çilingir sofrasını kurdurup, rakı kadehlerimizi tokuşturuyoruz. Sokağa dizilmiş tüm masalar dolu, herkes mutlu, neşeli. Kanun, ud ve darbuka çalarak masa masa gezen müzisyenler masamızın başına gelip fasıl çalmaya başlıyorlar: “Bir ihtimal daha vaaar….”

Ruhun Doysun: Fakat iyi tükettik artık ruhumuz doysun!

Önceki yazıKuzey Irak’ta referandumun ilk resmi sonuçları açıklandı
Sonraki yazıEğitim ve kültürde başarısızlık saptaması itiraf değildir
1974 Ankara doğumlu ama 2 yaşından beri Istanbullu. Çocukluk ve gençliği cimnastik ve dans çalışmalarıyla geçti. 2000 yılından beri yoga yapıyor. 2002 yılında evlenip yurtdışına yerleşti ama bir ayağı hep Istanbul'da oldu. Çocuklardan sonra, Norveç'te hayalindeki işin eğitimini alma fırsatı geçti eline. Trondheim Üniversitesi'nde Medya Bilimi ve Görsel Kültür dalında lisans ve yüksek lisans okudu. İki yıl Zürih, 10 yıl Trondheim'da yaşadıktan sonra 2014 yazında eşinin memleketi Almanya'ya yerleşti. Şİmdi iki oğlu ve eşi ile sakin bir hayat sürmekte, ve Türkiye'nin Gezi Gençleri'nce yönetileceği çağdaş bir ülke olduğu hayalini kurmakta. // ENGLISH: Born in Ankara in 1974, moved to Istanbul at age 2. Spent lots of time with gymnastic and contemporary dance at early ages but last 15 years practices rather yoga. Married to an German man in 2002 and move to Zurich. Later lived 10 years in Norway/Trondheim and eventually settled down in Germany. Studied Media Science in Trondheim and finished master degree in 2012. Has two sons. Looking forward the days that Turkey is eventually leaded democratically by the Gezi youth.