Karaktersiz şövalye: Vay ki ne vay!

Klavye delikanlısı veya ‘klavye şövalyeleri’ diye bir tabir var. Şövalye vardı da biz mi yedik? Yazıyorsan yapacaksın – yapıyorsan yazacaksın! Adam yazıyor yazıyor da yazdığını bir türlü yapmıyor…

Karaktersiz şövalye: Vay ki ne vay!
Karaktersiz şövalye: Vay ki ne vay!

Toplumun geneli karakterini; ülkenin o anki siyasi ve ekonomik durumuna, hava şartlarına, komşusunun psikolojisine, magazin haberlerine, yemek programlarındaki seviyeye, kozmetik ve estetik sektöründeki gelişmelere, sevgilisinin davranış şekline, kin ve nefretlerine, keyfine ve hatta hatta piyasa değeri inanılmaz yüksek olan “kâhyasına” göre belirler oldu.

Yalnız lütfen dikkat edelim “ruh hali” demiyorum “karakteri” diyorum. Ruh hallerimiz inanılmaz hızlı değişirken bunun yanı sıra artık karakter yapıları da bir nevi evrimleşme yaşıyor.

Hani evden çıkarken camdan bakıp da “hava soğuk ceket giyeyim” diyoruz ya işte karakterimizi de duruma bakıp “bu model karakteri üzerime giyip öyle çıkayım” der hale geldik.

Çoook güzeliz biz çookk…

Üstelik bu yetmiyor bir de “yahu benim küfür ettiğime o niye küfür etmedi” diyerek o anki modumuza herkesin eşlik etmesini bekliyoruz. Yani “illa ki benim verdiğim tepkinin aynısını verecek aksi takdirde adam yerine konulmayacak” mesajlı kırmızı minik kurdelayı, anlık karakterimizin böğrüne tutturuveriyoruz.

Senin verdiģin tepki “kapıyı kırmak” olur,
Benim verdiğim tepki “kapıyı kapatmak” olur.

Senin verdiğin tepki “küfür etmek” olur,
Benim verdiğim tepki “sabretmek” olur.

Ayrıca senin tepki verdiğin her duruma tepki verme zorunluluğu mu var? Varsa kanundaki maddesini halka açık mahallerde bildirelim de herkes ışığa doğru bir an önce topyekün yürüsün.

Hani bir de resmi kıyafet giyince asil davrananlar, spor kıyafet giyince kurulmuş kurbağa gibi zıp zıp zıplayanlar var. Giysileri günde elli kere değiştirebilirsin de, karakter yapısı giysi degişince nasıl bu kadar ters tarafa yatıyor büyük merak konusu yaratıyor.Tamam tamam degişir de, bu kadar değil.

Mesela sosyal medya beni bu konularda çok bilinçlendirmekle beraber eğlendiriyor da.

Pek çok insan sosyal medya hesabında şöyle yazıyor “sayfasında şu konuyu paylaşmayanı adam yerine koymuyorum sayfamdan derhal defolsun gitsin.” Sanırım bu arkadaşın “engelle ya da arkadaşlarımdan çıkart” butonlarından haberi yok. Eh tabi insan ister istemez üzülüyor. Bu butonlar “sahibimin benden haberi yok” diye üzülerek deprosyonun en köşe bölgelerine giriyor, o köşeden bu köşeye başlarını vura vura uyuyamıyorlardır.

Tabi ki bu butonlardan haberi olduğu halde bunun yapılması “karekterim bu, raconum bu” demek oluyor. Ve ben kısaca buna; karaco diyorum. Karoco sonucu bu ağır ağabeylerin ve ablaların sayfalarından suyu kesilmiş bir musluk gibi tuhaf sesler gelmeye başlar. En naif insanların küfür ettiğini, en asabilerin yatıştırıcı görevi üstlendiğini, en depresiflerin psikolog edasıyla demeçlerini havada rengarenk görmek insana nirvanaya vardım hissiyatı yaşatıyor.

Mesela: Beni seviyorsan bu mesajı on kişiye gönder ve bu gece rüyanda beni gör. Aman tanrım! Ben korku filimlerinden hoşlanmıyorum ki arkadaşım, beni niye zorluyorsun şimdi? Ruh halin benim ruh halime neden böyle bir işkence uyguluyor? Karakterinize gözattıktan sonra lütfen üçe basınız, karakterinizi bulamıyorsanız lütfen daha sonra tekrar deneyiniz.

Şövalye vardı da biz mi yedik?

Şövalye vardı da biz mi yedik?
Şövalye vardı da biz mi yedik?

Mesela çok yaygın olan “klavye şövalyeleri” tabirinden bahsedelim. Hani şöyle demek geldi içimden; şövalye vardı da biz mi yedik? Aslında olay o kadar aydınlık ki belki de ışık kör ettigi için biz göremiyoruz. Yazıyorsan yapacaksın – yapıyorsan yazacaksın. Adam yazıyor yazıyor da yazdığını bir türlü yapmıyor. Hayda ne işin var bu sosyal medya fay hattında. Hoooop diyerek törensiz karga tulumba klavye şövalyesi ilan ediliyor. Millet haklı mı haklı, sonuna kadar mı, vallahi öyle…

Gelelim fasulyelerin faydalarına. Gaz yapar!

Şimdi sürekli değiştirilen şu karakter yapıları var ya işte onlar hem sizde hem çevrenizde zehirli gaz birikimine sebep olur. Aman aman dikkat, çok fena patlar!

Tamam ruh hali değişebilir de karakter yapısı öyle zırt pırt değiştirilebilecek birşey değildir. Onun değişmesi için hayatınızda ciddi travmalar gerekir.

Sabahları hayvanları seviyorum görüntüsü sergileyip akşamları el ayak çekilince tekmeliyorsanız bu ruh haliyle değil karakterle alakalıdır. Herkesin gördüğü saatlerde düşen bir çocuğu kaldırırken el ayak çekilince kaldırmıyorsanız bu ruh haliyle degil karakterle alakalıdır.

Sosyal medyadan hoşuma giden bir örnek daha vereceğim. “Şu şu sebepten tepkimizi gösteriyoruz yirmi dört saat boyunca internetlerimizi kullanmayıp kapatıyoruz” diye yazan arkadaşların üç saat sonra “şuraya bak herkes kullanmaya devam ediyor bu milletten adam olmaz” şeklindeki tepkilerini hayranlıkla izliyorum. Karakterin ruh haliyle randevulaşmadan birbirilerini yiyerek ziyafet çekmesi hali bu olmalı.

Çok hızlı ruh hali değişimleri tehlikelidir. Sürekli hal alması daha da tehlikelidir. Ama en tehlikelisi; hızlı karakter değişimidir.

Kimse kimsenin aynısı olamaz. Varsın herkes kendi bildiği doğru yolu kullansın ama döne döne değil. Başımız çabuk döner ve illa bir yere toslarız. Eeee toslayan baştan da, hayr mı gelir?

Acilen başkalarının karakterlerini kopyalamayı bırakmalıyız. Koplayamaya çalıştığımız karakterler yüzünden kendi karakterlerimizin fabrika ayarlarına kayyum atanıyor. Bu halimizin biri tarafından deşifre edilmesi de hayatımızın pazar yerine dönmesine sebep oluyor. Şimdi kalkıp da pazar yerindeki curcunayı anlatmayayım. Aman dikkat, tehlike çanları “gel gel gel, en güzel TEZGAH bu” diye çalıyor.

Ve gülmek hepinize çoook yakışıyor. Toslamasız ve kopyalamasız günler dileyerek, sevgilerimi gönderiyorum.

Paçozluk: Her yanımızı saran bir karabasan!

Önceki yazıKozmetik ürünlerde zararlı kimyasallar listesi
Sonraki yazıAstroloji: 8 – 14 Ekim 2018 haftalık burç yorumları
1973 İstanbul doğumluyum. Çalışma ve ilgi alanlarımı sınırlamam pek mümkün değildir. Kimi zaman kalemim bana sırdaş olmuş, kimi zaman toplumun faydasına olan cümleleri dökmüş, kimi zaman da toplumun yaralarına dokunarak dile gelmiştir. Kalemi kullanırken en keyif aldığım taraf ise "sessizin sesi" olabilmektir. Yeri geldiğinde bir taşın sesi, yeri geldiğinde bir kedinin serzenişi, yeri geldiğinde konuşamayan engelli bir çocuğun dili, yeri geldiğinde ise bir saç örgüsünü dile getirebilmek en keyif aldığım şeylerden biridir. Hayatın her alanında gönüllü olarak faaliyet göstermekteyim. Bağımlılık ile mücadele, kadın ve çocuk istismarına karşı destek, eğitime katkı amaçlı kütüphanaler kurulması, yardımlaşma derneklerinde faaliyetler, tüketicinin her tür hakkı (sağlık, hukuk...) üzerine destek çalışmaları, kültür sanat projelerine koçluk, danışmanlık, tutuklu çocukların topluma kazandırılması amaçlı eğitim organizasyonları, kan bağısı, organ bağışı, ilik bağışı üzerine organizasyonlarda koordinatörlük, özel eğitim öğretmeni olmam sebebiyle engelli çocuklarımızın ailelerine danışmanlık, okullarda çocuklarımızın yardımlaşma güdüsünü pekiştirme amaçlı seminerler ve sayamayacağım daha pek çok alanda, neredeyse hiç durmadan yıllardır gönüllü olarak faaliyet göstermekteyim. Bu alanlarda hakkıyla faaliyet gösteren kurumların yanında bulunmanın yanısıra, mağdurların şahsen yanında istikrarla olabilmenin de güzelligini yaşayabilenlerdenim. Yönetiminde ya da genel kurulunda faaliyet gösterdiğim derneklerde doğru ekip çalışması ile "olmaz" denilenin aslında ne kadar kolaylıkla olabileceğini yaşayanlardanım. "Şunun uzmanıyım, bunun uzmanıyım" demek elbet güzel, ben direkt sahaya dalarak takım çalışmasına hızla uyum sağlayarak, iş ve zihin gücünü sergileyerek faydalı olmaktan keyif duyanlardanım. 1998 doğumlu dünya tatlısı, mutlu mu mutlu, sevimli mi sevimli, şamatacının teki olan zihinsel engelli Cansın adında bir oğulun annesiyim. Onun bana öğrettiklerinin arasında "sessizliği dinleyebilmek" en değerlilerinden biridir diyebilirim. İnsanoğlunun değer biçilemeyecek kadar değerli olan, ne kadar çok şeye sahip olduğunu unutmadan yaşamak ve bunu unutanlara da hatırlatabilmenin gururunu yıllardır şahsen yaşayanlardanım. Ailem olan İndigo'ya duyduğum sevgi, saygı ve sadakat 1 Ağustos 2011'de başladığım andan itibaren hiç bitmeden devam etmektedir. İndigo aileme ve siz okuyucularıma sonsuz sevgi, saygı ve teşekkürlerimi gönderiyorum. Ben 1 Ağustos 2011'den beri: Yazdım, yazıyorum ve yazacağım! Çocukluğumdan beri insanlık için çalışmalar: Yaptım, yapıyorum ve yapacağım! Daima huzurla kalmanız dileğimle...