Nazlı Doğan röportajı: Ondördünde gelin, onbeşinde anne

Resmi olmayan ya da çocuğun yaşı büyültülerek gerçekleştirilen binlerce çocuk evliliği vakası yaşanıyor ülkemizde. Yakın zamanda da 18 yaşından küçüklerin evlenmesine onay veren yasa tasarısının çıkması söz konusu. Çocuk yaşta evlenmenin nasıl bir şey olduğunu 28 yıl önce çocuk gelin olmuş Nazlı Doğan’a sorduk.

Ondördünde gelin, onbeşinde anne. Röportaj: Nazlı Doğan

Ondördünde gelin, onbeşinde anne…

Röportaj: Nazlı Doğan

Kısa bir süre önce Youtube’da yayın yapan Katarsis X-TRA programında izledik sizi. Uzman psikolog Gökhan Çınar’a hayat hikayenizi anlattınız ve bu video 2 Milyon’dan daha fazla kez tıklandı. Programa katılmayı kendiniz talep etmişsiniz. Amacınız neydi?

Nazlı Doğan: Türkiye gündeminde olan evlilik yaşının düşürülmesini yasallaştırmak isteyen zihniyete karşı olduğum için o programa başvurdum. Ben bir çocuk gelinim ve bir çocuk gelin olarak yaşamanın ne demek olduğunu en iyi ben anlatabilir ve böylece insanlara ayna tutabilir, onları bilinçlendirebilirim diye düşündüm.

İnsan o yaşta gelişimini tamamlamamıştır. Tüm bu sorumlulukları alacak ne güce ne bilince sahiptir. Çocuk evlilik yürütemez. Bu yüzden Katarsis programına başvurdum, hikayemi anlatmak için. Çünkü hala çocukları başlık parası karşılığında evlendiriyorlar bizim orda. Geçen yıl uzak akrabalardan birinin kızını böyle evlendirdiklerini duydum, çok kötü oldum.

“Haftabaşı istediler, haftasonu gelin oldum”

Bu evliliğin kararını veren aileyi anlamak isterim. Nasıl bir aileye doğdunuz, çocukluğunuz nasıl geçti?

Nazlı Doğan: Aslen Erzurumlu muhafazakar bir aileyiz. Ben Ankara’nın Çinçin Bağları semtinde doğdum büyüdüm. Orayı bilen bilir, nevi şahsına münhasır bir mahaledir. Kavgalarıyla ünlüdür ve insanları çok fakirdir. Farklı kültürlerden bir çok aile beraber yaşar. O mahallede oturdum. Evlenene kadar 8 yıl okula gittim. Altı kardeşiz ve sevgiye dayalı bir aile ilişkimiz vardır. Annem bütün hayatını çocuklarına adamıştır. Ondört yaşındayken başlık parası karşılığında Almanya’ya gelin olarak verildim. 1500 Mark idi ödenen bedel sanırım. Haftabaşı istediler beni, haftasonu gelin oldum.

Sevgi temelli bir aileden böyle bir trajedinin çıkmış olmasını neye bağlıyorsunuz? Babanız ne düşünceyle kabul etti sizi para karşılığı çocuk yaşta evlendirmeyi?

Nazlı Doğan: Babama vaadler verildi; beni okutacaklarını ilerde kardeşlerimi ve bütün aileyi  de Almanya ya götüreceklerini ve bizi kurtaracaklarını söylemişlerdi. Babam bunu kurtuluş gördü ve kabül etti. Başlık parası o dönemin geleneğiydi. Başlık parası veya süt parası adı altında alınıyordu bu para. Fakat düğün olduktan ve beni aldıktan sonra vaadler unutuldu, gündemde sadece o başlık parası kaldı. Babam ve ailem nezdinde ben de kandırıldim. Bu yüzden aileme hiç kızmadım, babamdan hiç nefret etmedim, aksine O’nu bu şekilde kandırdıkları ve ölene kadar bu pişmanlığı ve vicdan azabını çekmesine neden olduğum için O’nu daha çok sevdim.

Nelerden kurtulmak için?

Nazlı Doğan: Bizim için yoksulluktan kurtuluştu. Eşimin ailesi içinse ergenlik çağındaki oğullarının başını bağlayarak Alman kızlarına ya da uyuşturuyuca yönelmesini engellemek ve asiliğini dizginlemek için düşünülmüş bir çare. Türkiye’deki sebepleri tam bilemiyorum ama Almanya’da bu sebepten evlenen çok çocuk var. Eşim 15-16 yaşında dışarıya eğilim gösterince ailesi de Türkiye’ye gelin bakmaya geliyorlar ve eşim beni seçiyor. Bu kadar basit bir şey evlenmek yani.

Almanya o dönemde başlı başına bir kurtuluş aracıydı zaten birçok insan için. Almancılar yürüyen banka gibi görülürdü. Tatillerde mahalleye geldiklerinde zenginliklerini göstererek dolaşırlardı, hayranlıkla bakardık onlara. Tabii bizim hikayemizde bu evlilik kimse için kurtuluş olmadı.

Almanya’da hala devam ediyor mu bu adet?

Nazlı Doğan: Almanya’ya yaşayan birinci ve ikinci kuşak Türkler’in oluşturduğu bir sitem olmuş çocuk yaşta evlilik. Çocuk evlilikleri son beş yıldır biraz azalmış ama hala devam ediyor.

“Bu nesil Almanya’da iki farklı dünyada yaşıyor.”

Ondördünde gelin, onbeşinde anne

Avrupa kültüründen neden bu kadar korkuyor bu Türkler sizce?

Nazlı Doğan: Kendilerini yenileyemedikleri için. Onların bir duruşları vardı hep; değişime ve moderniteye karşı olmak. Ataerkil kültürün gereği sanırım bu. O zamanın Türkiyesi şimdikinden daha kapalıydı haliyle. Kendi çocuklarını, kendilerine göre, dejenere olmuş Alman kültüründen korumak için Türkiye’den gelin getiriyorlar.

Bu nesil Almanya’da iki farklı dünyada yaşıyor. Bir kendi içlerindeki kapalı ataerkil düzen, bir de dışarıdaki modern Alman kültürü. Bu açık ve modern kültürden hep korktular. Amaçları aslında biraz para biriktirip Türkiye’ye geri dönmekti ama kaldılar burada. Çocuklar da ergenlik çağına gelince, ebeveynlerinin korktukları o dış dünyaya meylettiler. O dönemin cahilliğine veriyorum ben. O ilk gelen nesil hala aynı, yıldır değişmediler. Türkiye değişti modernleşti, bunlar hep aynı kadı.

Alman kültürünün de bu trajedilerde payı var mı sizce?

Nazlı Doğan: Bence Almanya’da bir sorun yok. Sorun bizimkilerde. Bizim insanlarımız kalıp gibi, döküldüğü gibi kalıyor, değişmiyor. Burada insan hakları bizdekinden çok ileri seviyede uygulanıyor ve bu ailelerin çocukları bunun farkında. Çocuklar başta aile baskısına boyun eyseler de sonradan bilinçleniyorlar. Ayrıca burada bir çok dernek ve organizasyon kadın dayanışması ve bilinçlendirme konusunda çok iyi işler yapıyorlar.

“Çocuktum”

Peki, tekrar 28 yıl öncesine gidelim. Eşiniz kaç yaşındaydı? Sizin 14 yaşında olmanız kimseyi rahatsız etmedi mi?

Nazlı Doğan: 14 yaşındaydım ama ailem kimliğime büyük yazdırmış beni doğduktan sonra. Bütün kardeşlere toplu kimlik çıkartılmış o yüzden yaşlarımız hep yanlış ve büyük bizim. Eşim 17 yaşındaydı. Bu evlilik tabii rahatsız etti, en çok annem karşı çıkmıştı ve asla istemedi. Fakat babam ikna olmuş, inanmıştı onlara ve kararı kesindi. Gelin saçı yaptırmak için gittiğimiz kuaförde makyajımı yapacak kadının, küçük olduğum için bana makyaj yapmayı reddettiğini hatırlıyorum bir de.

Katarsis programını hazırlayan Gökhan Çınar programda çocuk gelin olmayı kendi toprağından kopartılıp, başka bir toprağa ekilip “gel sen bu toprakta yaşa” demek şeklinde tanımladı. Çocuk gelin olmayı siz nasıl tarif edersiniz?

Nazlı Doğan: Evet çok doğru bu. Ben bir gecede kadın ve gelin oldum, hatta onbeşimi doldurmadan anne. Tüm bu görev ve kimliklerin sorumlulukları tabii ki çok ağır geldi bana.  Evliliğin, karı koca olmanın ne olduğunu bilmiyordum o ana kadar. Annem babam ayrı uyurdu, o yüzden kadın erkek ilişkisi hakkında fikrim yoktu. Ben zaten çocuktum.

oyun bitti afiş

Cinsel tecrübeniz ya da flört deneyiminiz yoktu yani. Gerdek gecesini size nasıl açıkladılar? O ilk gün nasıl geçti?

Nazlı Doğan: Düğünden sonra çok kalabalık bir eve götürdüler beni, başka bir mahallede. Düğünden sonra gittiğim evde benim gibi gelinlik giymiş, benden birkaç yaş küçük başka iki misafir kız ile beş taş oynarken kadının biri gelip “artık oyun bitti” dedi bana gülerek. Üstümü çıkartıp, saçlarımdaki tokaları çeke çeke çıkardılar. İç çamaşırlarımla odadaki yer yatağının üzerine oturttular. “Burada kocanı bekle, geldiğinde onun dediğini yapacaksın” dediler. Daha öncesinde de bana kimse bir şey anlatmamıştı, olacaklardan haberim yoktu.

Hiç unutmuyorum; O yapacağını biliyordu, ben korktum, dokunmasına izin vermedim. O zaman eşim dışarı çıkıp beni şikayet etti birilerine. Kadın mı erkek mi olduğunu anlayamadığım kaba bir ses “ne demek lan izin vermemek, gerekirse döveceksin, karın o senin” dedi. O sesi hiç unutmuyorum. Sabaha ezanına kadar mücadele ile geçti. Cehennem gibi birşeydi. Sonu hastanede bitti o gecenin.

Burada hepsini anlatamayacağım kadar kötü bir geceydi. Dedim ya ben karı koca ilişkisinin ne olduğunu bilmiyordum, herhangi bir ilişki tecrübem de yoktu.

Şiddet mi gördün eşinden o gece?

Nazlı Doğan: Aslında hayır. Direndiğim için bir kargaşa oldu tabii, ama hastaneye gitmemin sebebi çarşaf olayının yaşanmamasıydı.

“Gerdek gecesi ve çarşaf olayı, bir tecavüze onlarca insanın tanıklık etmesi ve bir de bunu şakşaklamalarıdır.”

Çarşaf olayı nedir?

Nazlı Doğan: “Kanlı Çarsaf” daha doğrusu; bekaret belgesi gibi bir şeydir. Daha önce hiçkimseyle ilişkiye girmediğinizin kanıtı. Bu çarşaf için odanın dışında kalabalık bir insan grubu bekler, damat odaya girer, gelinle ilişkiye girer, kızdan gelecek o kan çarşafa düşünce çarşafı alıp dışarı götürür ve o insanlara gösterir. Böylece gelinin namusu aklanmış, iffeti ispatlanmış olur. Bana göre o dönemin gerdek gecesi ve çarşaf olayı, bir tecavüze onlarca insanın tanıklık etmesi ve bir de bunu şakşaklamalarıdır. Rezillik ve acı bir adettir asla tasvip etmiyorum ve bugünkü aklımla şiddetle karşıyım.

Sonra ne oldu?

Nazlı Doğan: Ertesi gün arabayla Almanya’ya yola çıktık. Yola çıkmadan annemlere hoşçakal demeye gitmiştik. Annemin elini öpüp, kucağına yatıp uyumuşum. Hiç bir şey söyleyemedim aileme. Sonra beni uyandırdılar yola çıktık.

Nasıl geçti evliliğinizin ilk yılları?

Nazlı Doğan: İlk 4 yıl eşimin ailesiyle beraber yaşadık ve ben o süreyi hep evde geçirdim. Eşimin ailesi bana Nazlı değil “gelin” derdi. Bir sığıntı gibi, kendimi ait hissetmeden yaşadım o evde. Okula gönderilmeyeceğimi anlayınca hayatımın böyle kalacağını kabul edip, bana biçilen görevleri yerine getirmeye çalıştım. İlk 15 yıl bir şey anlamadım yaşadığımdan, bana denilenleri yaptım hep. Yaşanması gerekiyordu ve bitiyordu. Ayakta kalmak için direndim ama hiç savaşmadım onlarla. Pek kimseye de derdimi anlatmadım. Annemlere sorunlarımı hissettirmemeye çalıştım. 18 yaşında çalışmaya başladım, tezgahtar olarak. Yavaş yavaş dışarıdaki hayatı tanımaya, Almanca öğrenmeye başladım. Çocuklarımla beraber ben de büyüdüm aslında.

“Söyle ona görünmeyen yerlerine vursun.”

Evliliğinizde eşinizden şiddet gördünüz mü?

Nazlı Doğan: Üç ay sonra ciddi şekilde başladı şiddet. Sinirini beni döverek çıkarırdı. Bir keresinde kafam yarılmıştı, hastanelik oldum. Alnımda 12 tane dikiş vardır o günden. Hastaneden dönünce yarı baygın yatarken odanın dışından konuşmalarını duydum. Annesi eve gelen babasına olanları anlatıyordu. Babasının orada söylediğini hiç unutmuyorum: “Söyle ona görünmeyen yerlerine vursun.”

Bir çocuk için çok zor deneyimler bunlar. Psikolojiniz etkilenmedi mi?

Nazlı Doğan: Ara ara ölmeyi istedim ama yaşamaya direndim. Dediğim gibi karşı koymadım, kabullenip yaşadım. Savaşmanın ne demek olduğunu bilmiyordum ki. Zaten başka çarem de yoktu. Yanlış zamanda doğru bir şey yapınca da bir anlamı olmuyor.

O yıllardan pek bir şey hatırlamıyorum aslında. Ötelemişim demek ki, düşünmemişim yaşadıklarımı. Bir de günlük tutuyordum ve kitap okuyordum çok. Yazmak benim için kurtuluş oldu sanırım.

Saklıyor musunuz günlüklerinizi?

Nazlı Doğan: İlk ikisini eşimin ailesi bulup parçaladı ama diğerlerini onlardan sakladığım için duruyorlar. Onları derleyerek bir kitap yazıyorum.

Günlük tutmak sağlığınızı korumaya yetti mi?

Nazlı Doğan: Bir dönem yetti. İki tane çocuğum oldu zaten. Onlar beni hayata bağladı. Ama o ilk gece yaşadıklarımın etkisi 15 yıl sonra kendisini gösterdi. Cinselliği, kadın olmayı sorgulamaya başladım. Psikolojim bozuldu, hastalandım. Yatakta titreme geliyordu hep. Psikoloğa gitmeye başladım. Dokuz yıldır düzenli olarak terapiye gidiyorum. Eskisine nazaran daha uzun aralıklarla gidiyorum artık tabii.

Eşiniz terapiye gitmenize razı oldu mu?

Nazlı Doğan: Eşim de kadınlık görevimi yerine getiremediğimden şikayet ettiği için, O da gitmemi destekledi ama terapistim kendisiyle de görüşmek isteyince reddetti.

“Başkaldırılarım oldu”

Terapi işe yaradı mı peki?

Nazlı Doğan: Tabii ki. Psikoloğumun sorduğu sorular beni düşünmeye, sorgulamaya teşvik etti. O zamana kadar düşünme yeteneğim bastırılmış sanırım bir şekilde. Bir keresinde psikoloğum “sokakta şiddet gören bir kadın görsen gidip yardım eder misin kadına?” diye sormuştu. “Evet” dedim. “O zaman kendine neden yardım etmiyorsun? Neden hep dayak yiyip yanıma geliyorsun?” diye sormuştu.

Terapiler başladıktan sonra değiştim bayaa. Eşimin ailesiyle görüşmeyi kestim. “Hayır” demeye başladım, istemediğim taleplere sadece tabii. Başkaldırmalarım oldu. Ayrılmak istediğimi, canım nasıl isterse öyle yaşamak istediğimi söyledim. Eşim kabul etmedi, tehdit etti. Hayır dediğim zaman mutlu olmaya başladığımı fark ettim. Eskiden hep “evet” diyordum eşim mutlu olsun diye.

nazlı doğan

Terapiden başka size yardımcı olan şeyler?

Nazlı Doğan: Burada Frankfurt’ta Göçmen Kadınlar Birliği ile tanışıp, onlara katıldım. Orada örgütlenmenin, konuşup paylaşmanın önemini anladım. Beraber bu konuda birçok farkındalık çalışması yapıyoruz. Göçmen Kadınlar Birliği ile aslında ne kadar güçlü olduğumu fark ettim. Ama güçlü olmak da tek başına bir işe yaramıyor, örgütlenmek, beraber yürümek gerek. Tek olmadığımı, benim gibi birçok kadın olduğunu ve beraber bir şeyleri değiştirebileceğimizi gördüm. Sonra yavaş yavaş gülmeye, konuşmaya, kendi kendime dans etmeye başladım. Şu an kendimi o kadar güçlü hissediyorum ki, dünyayı değiştirebilirmişim gibi geliyor.

“Anne sen bunu yaşamak zorunda değilsin”

25 yıllık evlilikten sonra boşanma nasıl gerçekleşti?

Nazlı Doğan: Çocuklarım sayesinde başardım boşanmayı. Onlar büyüyüp bilinçlendikçe anlamaya başladılar beni ve babalarının önüne geçtiler, babalarına baş kaldırmaya başladılar. Kızım “anne sen bunu yaşamak zorunda değilsin” dedi.

6 yıl önce okula gitmeye başladım. Birer yıllık üç meslek eğitimi aldım dışarıdan okuyarak. Şimdi dördüncüsünü yapıyorum; eczane kalfalığı. Şu an doktor asistanı olarak çalışıyorum. Üç yıl önce de boşandım. Şimdi tek başıma, kimseye, özellikle bir erkeğe muhtaç olmadan yaşıyorum. Çok mutluyum.

Peki 15 yaşında anne olmak nasıl bir şeydi?

Nazlı Doğan: Hemen kabullendim ben anneliği ve çok sevdim. Çünkü kızım bana ait olan ilk şeydi. Doğum olana kadar her an gitmeye hazır bir misafir gibiydim o evde. Doğumla beraber bir gecede dünyam değişti. Umudum büyüdü, yaşadığımı fark ettim.

Bu çocuk evliliğinde çocuklar nasıl yetişti peki?

Nazlı Doğan: İlk 10-15 yıl onlar da farkına varmadılar. Babalarını seviyorlardı ve beni anne gibi görmüyorlardı. Anne figürü babaneydi. Bana karşıydılar genelde, pek saygı duymuyorlardı. Anneleri gibi durmuyordum zaten yanlarında. Oğlum veli toplantılarına gitmemi istemezdi. Ergenlik dönemleri çok zor geçti. O dönem onlarla iletişim kurabileyim diye üç aylık bir çocuk psikolojisi kursuna gittim, orada öğrendiklerim işe yaradı. Ergenlik dönemi bittikten sonra sorunlar düzeldi. Şimdi oğlum 22, kızım 27 yaşında. Artık çok güzel bir ilişkim var ikisiyle de.

Eşiniz nasıl bir babaydı?

Nazlı Doğan: Çok iyi bir baba oldu, hala da öyledir. Kötü bir koca ama iyi bir babadır eski eşim.

Bir adam neden kızına iyi ama eşine kötü davranır?

Nazlı Doğan: Çünkü beni malı olarak görüyordu hep. Beni para verip aldılar sonuçta, sevgi evliliği değildi ki. Bende bir değişim, bir başkaldırma gördüğü zaman çıldırırdı. Para ödendiği için ona ait olduğumu ve benim hakkımda karar verme yetkisinin kendisinde olduğunu düşünürdü. Arkadaşlarımla bir yere gitmem yasaktı. Çalışırdım ama iş yerimden almaya gelirdi beni.

Eski kocan insan olarak nasıl biriydi. O’na karşı neler hissediyorsun?

Nazlı Doğan: Eski eşim aslında kötü bir insan değil. Kışkırtılmış kocalık ve öğretilmiş erkeklik egosuyla davranışlarını belirleyen biri. Hiçbir şey onun benim çocuklarımın babası olduğu gerçeğini değiştirmez. O’na kinim yok, zarar görsün istemem. O da küçük yaşta evlendi sonuçta. Zamanla O da değişti, büyüdü ama egosu, benim üzerimde karar verme hakkı değişmedi. Okula gitmeme izin verdi mesela ama gene de bu onun kararıydı. Onunla empati kurabildiğim için nefret etmiyorum. Bana şiddet gösterdiğinde karşı çıkmadığım, kabul ettiğim için ben de suçluyum onun böyle olmasında.

Eşinin ailesi nasıl insanlardı peki?

Nazlı Doğan: Eşimin ailesi bizden daha moderndir. Dinle pek alakaları yoktur, o yüzden dini bir baskı görmedim. Ama aile içinde yazısız katı kurallar vardı: Gelin başkalarının yanında kocasıyla konuşamazdı mesela. Çocuklarımı onların yanında sevemezdim. Kızımı ilk defa babanesinin yanında, evlenirken kucakladım. Karı koca sadece yatak odasında konuşabilirdik. Yemek sofrasına herkesten sonra oturmam gerekirdi. Misafirlikte yerim belliydi, kapının yanında bir köşede otururdum. Dışarıya çıktığımda saçımı omuzlarıma bırakamazdım, tokayla toplamam lazımdı.

Benim nazarımda, kendileri gibi olmayana sevgisiz insanlardı, onların dışındaki hayatlara saygıları yoktu. Kendi içlerinde kördüğüm gibi çok büyük sevgi beslerken, bana hiç sevgi göstermediler. Girdikleri kalıptan çıkamayan, buraya geldikleri sene nasıllarsa öyle kalmış, hiç değişmemiş insanlar.

Peki bugün onlar hakkında ne düşünüyorsunuz? Kötü insanlar mı onlar?

Nazlı Doğan: Çocuklarımı incitmekten korkuyorum, o yüzden bu sorunun cevabını okuyanlara bırakayım ben: Kendi oğullarını kurtarsın diye bir kız çocuğunu okutmak vaadiyle Almanya’ya getirmek ama okula göndermemek, hayallerini umutlarını elinden almak, varlığını yok saymak, psikolojik şiddete maruz bırakmak, evin içine hapsetmek, ötekileştirmek… Tüm bunlar kötülükse, evet kötüler. Bana kötülük yaptılar.

Katarsis videosuna geri dönelim. Sanırım beklediğinizden daha fazla ses getirdi. Nasıl yorumlar aldınız?

Nazlı Doğan: Evet, beklemiyordum bu kadarını. Binlerce mesaj geldi. Benim gibi hatta benden daha kötü durumda ne kadar kadın olduğunu gördüm. “Bize umut oldun” dediler. Bir kadın “sizi dinledikten sonra ilk defa babama “hayır” dedim” diye yazmış. Bizi anlatmışsın diyen bir sürü kadın oldu.

Tepkilerin yüzde 20’si olumsuzdu; çocuklarımızı kötü etkiliyorsun, dinimizde çocuk gelin olayı vardır gibi sebeplerle. Tehdit ve hakaret edenler oldu ama bunları umursamadım. Bir de “severek evleniyorsa ne yapacağız? 16 yaşında sevmiş, beraber olmuş, bu yüzden hapse girmiş. Bu yasa onları kurtaracak “diyen oldu.

Benim hepsine cevabım şu: Ne İslamiyet’te ne başka bir inanışta zorlama yoktur. Ayrıca hiçbir dinde “çocuk gelin” diye bir mevhum yoktur. Bu yasayı savunanlar kendi egolarını ve sapıklıklarını tatmin etmeye çalışıyorlar.

Bu arada ailemde yaşadıklarımın detaylarını o programda öğrendi. Hatta annem daha önce anlatmadığım için bana küstü.

Pişmanlıklarınız var mı?

Nazlı Doğan: Ben susarak beklemeyi seçtim, kaderimi kabul ettim. Ama diğer kızlar susmasın istiyorum. Benim en büyük hatalarımdan biri durumumu kimseye anlatmamış, yardım istememiş olmam. Keşke konuşsaydım, aileme anlatsaydım en azından. Keşke o kadarını yaşamasaydım.

Susmak da bir direniş ama doğru değilmiş. Keşke şiddet gördüğümde karşı gelseydim. Eşim beni döverken ben hemen bir korunma pozisyonu alır sayı saymaya başlardım. Bakalım bu sefer kaçta bırakacak vurmayı diye. 18’e kadar saydığımı hatırlıyorum. Keşke içimden sayı sayacağıma ona saydırsaydım. Keşke şiddete karşı gelseydim.

Çevremde benim gibi çocuk gelinler var, aynı dönemde geldiğimiz kısmen aynı hayatı yaşadığımız. O baskıdan kurtulmayıp kendilerini geliştirmeden içine kapanıp yaşayan kadınlar. Mutlular mı? Bunun cevabı gözlerinde saklı sadece onların,  bakmak gerek o sorunun cevabını almak için.

Bugünkü Nazlı nasıl bir kadın oldu?

Nazlı Doğan: Eskiden de zayıf bir kadın değildim aslında, bir çok iş başardım. 18 yaşındayken sıfır Almanca ile tezgahtar olarak iş buldum, sonra zamanla bir mağazanın yöneticiliğini yapacak kadar ilerledim. Ama bugün kendimi daha güçlü hissediyorum. Kendi ayakları üzerinde duran mutlu bir kadınım. Sanki dünyayı yerinden oynatabilirmişim gibi geliyor.

Evlendiğim gün içimdeki çocuk yanarak öldü. Sanki hala yanık bir çocuk cesediyle yaşıyorum içimde. 42 yaşındayım ama kaç yıl yaşadın toplam deseniz, 6 yıl derim. O çocuğun küllerinden kendimi bu hale getirdim. O çocuğu çok seviyorum. Başkalarına dokunarak o çocuğu yaşatmaya çalışıyorum.

Başka tavsiyeleriniz olabilir mi, son olarak?

Nazlı Doğan: İnsanlar bilinçlensin. Aileler önce şunu öğrensin: Çocuklar bir bireydir, biz onların sahibi değiliz. Ayrıca; kimseye bağımlı olmasınlar, yapmak istediklerini gerçekleştirmeye çalışsınlar. Hayat çok kısa. Bir de kendileri mağdur olmasalar bile, yardıma ihtiyacı olanlara yardım etsinler, korkmasınlar.

Kadınlar, kadınlarımız… Onlara bu sözüm: Kaçırmayın gözlerinizi hayattan, hep hayatın içinde olsun bakışlarınız, hep kendi içinizde, çünkü hayat sizsiniz… Sadece bakmayın hissedin… Sevin… Hayatı kendi içinizde, kendinizi hayatın içinde.. O zaman o ışığı  farkedeceksiniz. Siz bir mucizesiniz. Aşkla yaşayın, hayat aşk olsun sizin için…

Youtube: Katarsis X-TRA: Bir Çocuk Gelinin Yaşam Öyküsü

Masum değiliz hiçbirimiz!

1974 Ankara doğumlu ama 2 yaşından beri Istanbullu. Çocukluk ve gençliği cimnastik ve dans çalışmalarıyla geçti. 2000 yılından beri yoga yapıyor. 2002 yılında evlenip yurtdışına yerleşti ama bir ayağı hep Istanbul'da oldu. Çocuklardan sonra, Norveç'te hayalindeki işin eğitimini alma fırsatı geçti eline. Trondheim Üniversitesi'nde Medya Bilimi ve Görsel Kültür dalında lisans ve yüksek lisans okudu. İki yıl Zürih, 10 yıl Trondheim'da yaşadıktan sonra 2014 yazında eşinin memleketi Almanya'ya yerleşti. Şİmdi iki oğlu ve eşi ile sakin bir hayat sürmekte, ve Türkiye'nin Gezi Gençleri'nce yönetileceği çağdaş bir ülke olduğu hayalini kurmakta. // ENGLISH: Born in Ankara in 1974, moved to Istanbul at age 2. Spent lots of time with gymnastic and contemporary dance at early ages but last 15 years practices rather yoga. Married to an German man in 2002 and move to Zurich. Later lived 10 years in Norway/Trondheim and eventually settled down in Germany. Studied Media Science in Trondheim and finished master degree in 2012. Has two sons. Looking forward the days that Turkey is eventually leaded democratically by the Gezi youth.