Ana Sayfa Felsefe Hallac-ı Mansur: Hakikat yolunda yok oluşun hikâyesi

Hallac-ı Mansur: Hakikat yolunda yok oluşun hikâyesi

Tarihte bazı isimler yalnızca yaşadıkları çağın değil, yüzyıllar boyunca süren tartışmaların da merkezinde yer alır. Hallac-ı Mansur da bu isimlerden biridir. İnsanlığın kendi benliğinden sıyrılıp ilahi olanla bütünleşme çabasını en uç noktada yaşayan bu eşsiz mutasavvıf, inanç uğruna ödenen en ağır bedellerden birinin de trajik simgesidir. Onun hikayesi, bedenin sınırlarını aşıp ruha dokunmayı başaran nadir bir yolculuktur.

Hallac-ı Mansur kimdir? En-el Hak felsefesi ve Tavasin

 

Hallac-ı Mansur kimdir? Asıl adı Hüseyin bin Mansur olan, 858 yılında İran’da doğan ve Abbasiler döneminde yaşayan ünlü bir İslam mutasavvıfıdır. “En-el Hak” felsefesiyle tanınan düşünür, ilahi sırları halkla paylaştığı gerekçesiyle idam edilmiştir. Tasavvuf edebiyatında aşkın ve bütünleşmenin sembol ismidir.


İnsanlar niçin bu cennet dünyayı önce cehenneme çevirir ve sonra cennete gitmek için uğraşır?

İslam düşünürü Hallac-ı Mansur’un dünyasına giriş yapmak istiyorum. Tesadüfen tanıma fırsatı bulduğum ama sonrasında hayatını ve düşüncelerini okuduğumda tanıtılması gerektiğini düşündüğüm biri oldu. Kendisinin hayatına kısa bir giriş yapmadan önce belirtmeliyim ki; İslam düşünce tarihinin en radikal ve mistik figürlerinden biri olması, söylemleri ve düşünceleriyle gerek Batı gerekse Doğu dünyası edebiyatçılarının yanı sıra filozof ve mistikleri de derinden etkilemiştir. Örneğin Spinoza, Eckhart, Hegel, Mevlâna Celâleddîn-i Rūmî ve Yunus Emre bunlardan bazılarıdır. Hatta kimi araştırmacılara göre Nietzsche’nin “insanüstü” kavramı, Hallac-ı Mansur’un “En-el Hak” (Ben Hakk’ım) düşüncesinin Batı’daki yansıması olarak karşımıza çıkar.

Peki, Hallac-ı Mansur kimdir?

Asıl adı Hüseyin bin Mansur olan ve M.S. 858 yılında İran’da doğan Hallac, yaklaşık 1100 yıl önce Abbasiler döneminde yaşamış bir mutasavvıftır. Babası bir pamuk atıcısıydı; “hallac” Arapçada pamukları kabartan, ayıran anlamında kullanılan bir sözcüktür. “Hallac-ı Mansur” denmesinin sebebi de buradan gelmekteydi. Küçük yaşta aldığı klasik medrese eğitiminin yanı sıra, dönemin büyük sufilerinden tasavvuf dersleri almış bir hafızdı.

Hallac-ı Mansur’u dönemin İslam düşünürlerinden ayıran temel yönü, “hakikati saklamaması” ve “aracıları tamamen reddetmesiydi”. Dönemin tasavvuf anlayışında ilahi sırların yalnızca seçkin bir zümreye ait olduğu savunulurken, Hallac-ı Mansur tüm ilahi sırları halka taşımıştı. Kendi benliğinden geçmiş bir halde “En-el Hak!” nidasıyla sokak sokak dolaşıyordu; onun için ayıklık mertebesi manevi sarhoşluktu.

“En-el Hak” sözünün ardındaki düşünce

Aslında “Ben Hakk’ım” derken yaratıcıya ortak koşmuyor; tam tersi, O’na olan aşkından dolayı kendi varlığının ötesinde bambaşka bir mertebeyi işaret ediyordu. İnsanların da bunu görmesini istiyordu. Çünkü ona göre; insan bir kâinattı, koca kâinat da bir insan; tek tek bakarsan “çok” görürsün, bütün bakarsan “tek” görürsün…

Nasıl ki koca bir ağacın tüm bilgisi küçücük bir tohumda saklıysa, kâinatın sırları da insanın kendisinde saklıydı. İşte Hallac-ı Mansur’un felsefesi ve “En-el Hak” haykırışının özü de buydu. Halk arasında bu tür sözleri genelde Mevlâna veya Yunus Emre’den biliriz; çünkü her ikisi de “teklik ve birlik” çeşmesinden beslenmiş birer aşıktı. Ancak Hallac-ı Mansur, bu gerçeği en radikal şekilde yaşayan ve bedelini en ağır şekilde ödeyen kişiydi. O dönemde halkın Hallac-ı Mansur’un düşünceleriyle hemhâl olması ve ününün geniş kitlelere yayılması, Abbasi yönetiminin tepkisini çekmiş; nihayetinde bu durum feci şekilde işkence edilerek idam edilmesine neden olmuştu.

Cehennem acı çektiğiniz yer değildir; acı çektiğinizi kimsenin bilmediği yerdir.

Bugün “En-el Hak” sözüyle derin izler bırakmış olan Hallac-ı Mansur’un pek fazla yazılı kaynağı bulunmamaktadır. Eserlerinin çoğu dönemin siyasi baskıları nedeniyle ya yakılmış ya da kaybolmuştur. Günümüze ulaşan en temel ve güvenilir kaynağın Kitabü’t Tavasin adlı eseri olduğu bilinmektedir. Hallac, bu kitabında kendi davasının felsefe taşlarını döşemiş; anlatmakta zorlandığı manevi mertebeleri ise daireler, noktalar ve çizgilerle şekillendirmiştir. Bu yönüyle eser, tasavvuf dünyasının ilk grafiksel anlatımını kullanan metinlerinden biri kabul edilmektedir.

Kelebek ve mum ışığının hikâyesi

Hallac kitabın bir bölümünde, bir grup kelebeğin (pervane) yanan mum ışığının etrafında toplanmasını anlatır ve hikâyeyi üç aşamaya ayırır. Bu, üç ayrı bölüm; bilgi ve dereceyi temsil eder:

Haber almak: İlk önce haber almak için kelebeklerden biri mum ışığına yaklaşır ve sonra geriye dönüp diğerlerine, “Ben bir ışık gördüm, parlıyordu,” der. Bu aşama, yalnızca gördüğünü haber vermeyi konu alır.

Hissetmek: İkinci aşama “görmek ve hissetmek” üzerinedir. Başka bir kelebek mum ışığının daha da yakınına gider ve kanatlarının ucunu alevin sıcaklığına değdiriverir. Geri döndüğünde kanadındaki yanık izini göstererek, “Ben o ışığı sadece görmedim, sıcaklığını da hissettim,” der. Kişi artık hakikati hissetmeye başlamıştır ancak halâ kendisi olarak var olmaya devam etmektedir; henüz benlik ateşinde yok olmamıştır.

Olmak ve yok olmak: “Yok olmak” sırrına nail olacak olan üçüncü kelebek, mumun ışığının cazibesine öyle kapılır ki kendisini doğrudan alevin kalbine atıverir. Işığın içinde yanar, kül olur ve geride hiçbir iz kalmaz. O artık ışığın ta kendisi olmuştur; geriye dönüp haber vereceği bir benliği kalmamıştır.

İşte bu makam, Mansur için “En-el Hak” makamıdır. Eğer geriye dönüp hâlâ anlatabiliyorsan, henüz tam olarak “O” olmamışsın demektir. Bu kelebek ve ışık metaforu, aşığın sevgilinin varlığında yok olmasını anlatır. Işığa kavuşmanın tek yolunun onun etrafında dönmek değil de içinde kaybolmak olduğunu vurgular. Bu, sıradan bir edebiyat metni değil, bu bir teslimiyet manifestosudur. Tarih boyunca pek çok düşünür bilgiyi “çoğaltmak” üzerine yorumlarken, Hallac-ı Mansur bilgiyi “yok olmak” üzerine kurmuştur. Ona göre bilginin nihayeti, yok oluşta gizlidir.

Hallac-ı Mansur; dünya çapında merak duyulan, hem Batı hem de Doğu felsefesinde pek çok düşünüre ilham veren bir figür olarak çıkar karşımıza. Hakkında sınırlı bilgiye ulaşabilmemiz, aslında tam da onun felsefesini özetler niteliktedir: Varlıksal bir yok oluşun ardında kalan silik ama derin izler gibi…


🌐 Bunlar da ilginizi çekebilir:

Asena Meryem Manav
Asena Meryem Manav. 25 Ekim 1986 Muğla doğumlu. Antalya'da yaşıyor, bir kamu kurumunda yazı işleri müdürlüğü yanı sıra kurumun hizmet içi eğitim faaliyetlerinde görev alıyor, araştırma yapmayı ve yazmayı seviyor, bir kızı var.