Popüler müziğin sesini ve modasını değiştiren rap efsanesi Run DMC’nin üçüncü albümü, Raisin’ Hell, 15 Mayıs’ta 40. yıldönümünü kutladı. Albüm, yayınladığı yıl hip hop’ta devrim etkisi yaratmıştı.
1986 yılıydı; hip hop müziğiyle henüz ilkokul öğrencisiyken arkadaşımın evinde dinlediğim ‘Walk This Way’ parçasıyla tanışmıştım. Run DMC ile Aerosmith’in birlikte seslendirdiği şarkının belli bölümlerinde kendini gösteren scratching (dönertabla ileri geri oynatılırken çıkan ses) ve rap (melodik konuşmayı andıran vokal) son derece sıradışı ve coşkulu gelmişti bana.
Yaklaşık bir yıl sonra, Run DMC’nin başka bir parçası You Be Illin‘in video klibini izlerken yakaladığım neşeli havanın etkisiyle Kâzım Kulan Çarşısı’ndan Raisin’ Hell‘in kasedini satın almıştım. Daha önce dinlediğim şarkılardan çok farklı bulmakla birlikte türü tanımak için yalnızca Run DMC yeterli gelmemişti bana.
Dolayısıyla, Raisin’ Hell‘i bir hafta boyunca dinlememin ardından yakın bir arkadaşımdan LL Cool J’nin ikinci albümü Bigger and Deffer‘in kasedini ödünç alıp çiftçalarımdan kendim için çoğaltmıştım. Bir de rastlantı eseri, aynı hafta, okul servisinde Beastie Boys’un ‘Licensed to III‘ albümünü dinleyince hip hop müziğini araştırma serüvenim sonuca ulaşmış oldu.
Aslını söylemek gerekirse, Run DMC’nin birkaç parçası ile LL Cool J’in ‘I Need Love‘ ve Beastie Boys’un ‘No Sleep ’til Brooklyn‘ şarkıları dışında uzun süre boyunca, yeterince melodik bulmadığım için, hip hop dinlemekten uzak durmuştum. Bana bu müziği sevdiren, 1990’lı yılların ikinci yarısında sayısı hızla artan, batı klâsik müziği eserlerinin rap dokunuşuyla yeniden yorumlandığı şarkılar oldu. Aklıma ilk gelen örnekler arasında Warren G. & Sissel, Coolio, Sweetbox’un şarkılarını sayabilirim.
Hip hop’un öyküsü öncelikle bir alt kültür olarak ortaya çıkması noktasından birçok kitlesel olguyla benzeşse de popülerliğini kırk yılı aşkın bir süre boyunca sürdürebilen başka bir akım var mıdır, bilemiyorum. 1970’li yılların başında Bronx’un arka sokaklarında başlayıp dünyanın dört bir yanına süregelen yolculuğunun zaman çizelgesinde dönüm noktası oluşturan birçok sanatçı ve olaydan söz edilse de özgün bir müzik türü olarak kitleselleşmesinde Run DMC kadar etkili olanı çok azdır.
1983 ile 1988 yılları arasında gerçekleştirdikleri birçok ilk ve yenilik içerisinde ‘Raisin’ Hell’ albümü başlı başına bir doruğa çıkış çığlığı olarak adlandırılabilir. Amerika dışındaki, dahası Bronx’un dışındaki Amerikalı müzikseverlerin kulaklarını hip hop’un sesine alıştıran yapıtların başında gelir. Run DMC ve ‘Raisin’ Hell’ albümünün müzik tarihinde böylesine ayrıcalıklı bir konuma layık bulunmasının nedenini kavramak için öncelikle hip hop’un doğuşuna ve gelişimine değinmek gerekir.

Bir alt kültür ve müzik türü olarak hip hop’un – diğer adıyla rap’in – doğuşu
New York’ta 1960’lı yılların başında inşa edilen yeni otoyol – Cross Bronx Expressway – Bronx’u ikiye bölünce birçok beyaz aile bölgeyi terk etmeye başladı. Bölgedeki işsizlik arttı, binalar boş kaldı, sigorta poliçelerinden tazminat alabilmek için evlerini ateşe verenler bile oldu. Bronx, 1970’li yılların başında ‘Amerika’nın en kötü kentsel felaketi’ olarak anılmaktaydı.
Bu dönemde terk edenlerin boşalttığı evlere yoksul Afro-Amerikalılar, Latin Amerikalılar ve Karayip göçmenleri yerleşti. Bakımsız ve yoksul kalan Bronx’ta gençler için eğlence olanağı yok denecek kadar azdı. Bugün hip hop’un kurucusu olarak anılan DJ Kool Herc, ucuz eğlence arayan gençler için, 1520 Sedgwick Avenue adresinde, dans yarışmalarıyla süslü büyük hoparlörlü mahalle partileri düzenlemeye başladı.
Disc Jockey (DJ)’ler, Breakbeat…
O dönemdeki partilerde baskın müzik türü diskoydu. Davul (beat) vuruşunun sürekli yinelenmesiyle ortaya çıkan özgün ‘breakbeat’ kültürü bu partilerde DJ’ler tarafından yaygınlaştırıldı. DJ’ler scratching, loop, beat juggling, mix gibi çeşitli tekniklerle müziğin altyapısını kurar, kulüplerde ortamın enerjisine göre şarkı sırasını belirler ve seçtikleri şarkıları pikaplarda çalarlardı. Bu temel işlevlerinin etkisiyle, hip hop uzun süre DJ müziği olarak algılandı.
Breakdance, B-Boy, B-Girl…
Mahalle partilerinde dans becerileriyle göze çarpanlar, ‘breakbeat’ denilen enstrümantal arayı en iyi figürlerini sergilemek için kullanırlardı. Bu eğilimin yaygınlaşması sonucunda ‘breakdance’ adıyla inanılmaz derecede göz alıcı figürlerle süslü yeni bir dans ortaya çıktı. Breakdans yapanlara ise b-boy ve b-girl denirdi.
Dans ederken rahat hareket etme isteğinin yanısıra alım güçlerinin de düşük olmasından dolayı spor ayakkabı ve eşofman giyen breakdansçılar farkında olmadan hip hop’un 1970’li yıllardaki giyim tarzını da belirlemiş oldular.
Master of Ceremonies (MC), Rap, Battle (Çatışma)…
Bronx’ta hızla sayısı artan partilerin olmazsa olmazlarından biri de ellerindeki mikrofonla kalabalığı coşturan, (MC)’lerdi. Jamaika’da ‘toasting’ denen, müzik çalarken mikrofondan konuşma geleneğini Bronx’a getiren DJ Kool Herc’ti. MC’ler ilk yıllarda yalnızca sunum ve canlandırıcı konuşmalarla sınırlı kalırken zamanla müzik eşliğinde ritmik ve uyaklı konuşmalar yaparak etkilerini arttırdılar. Bu melodik konuşmalara rap denilmekteydi.
İlerleyen dönemde, MC’ler arasında ‘battle (çatışma)’ adı verilen, sahnede uyaklı sözler aracılığıyla çekişme eğilimi ortaya çıktı. ‘Battle’ doğaçlama yapılırdı. Sokakları, parkları ve kulüpleri ‘battle’ ruhuyla canlandıran MC’lere zamanla rapçi denilmeye başlandı. Rapçiler o denli ilgi görüyordu ki kaydettikleri şarkılar aracılığıyla çatışanlara bile rastlanıyordu.
Sokak çeteleri arasında yayılan modern grafiti sanatı şiddetin azalmasını sağladı
1977 yılında breakbeat’in öncülerinden Afrika Bambaataa’nın ‘Barış, Birlik, Sevgi ve Eğlenmek’ sloganıyla kurduğu Universal Zulu Nation (Evrensel Zulu Ulusu) hareketinin sokak çetelerini şiddetten uzaklaştırma özgöreviyle gösterdiği çaba arka sokakların daha barışçıl olmasını sağlamıştı.
Afrika Bambaataa’nın çağrısıyla grafiti sanatına yönelen çeteler kamusal alanlardaki duvarlar, binalar ve metro taşıtlarının yüzeyine sanatsal çizimler yapmaya başladılar. Mahallede kimlik kazanma, görünürlük isteği ve çekişme arzusu duvar ve taşıtları tuval olarak kullanan rap’çilerin gözünde, grafiti sayesinde gerçeğe dönüşmekteydi.

Hip Hop çekişmelerle ortaya çıkan, doğaçlama ve yaratıcılığı öne çıkaran bir kültür
İlginçtir ama hip hop’un dört tanımlayıcı ögesi birbiriyle bağlantılı dört çekişmenin sonucunda oluşmuştur. DJ’ler arasındaki en iyi beat’i üretme, MC’ler arasındaki en iyi rap’i yapma, b-boy ve b-girl’ler arasında en iyi dansı sergileme, grafiti sanatçıları arasında en iyi görseli yaratma çekişmesi…
Hip Hop’un beşinci ögesi ‘beatbox’ 1980’li yılların başında sahneye çıktı
Doug E.Fresh, Buffy ve Biz Markie gibi MC’lerin ağızlarını çalgı gibi kullanarak ritim, davul ve ses efektleri üretmesi ilgi çekince rap kültürü çerçevesi içerisinde yeni bir sanat doğdu. O dönemin davul makineleri (drum machine) ‘beatbox’ diye anıldığından MC’lerin ses taklitlerine de aynı ad verildi.
Bugün geriye bakıldığında, arka sokaklarda yaşayanların şık enstrümanlar, stüdyolar ve sanat alanlarından yoksunluğu, hip hop’a sokaktan doğan yaratıcı ifade ruhunu kazandıran en önemli etken olarak göze çarpıyor. Dolayısıyla, arka sokakların kendilerini dışarıda bırakan ekonomik ve sosyal düzene karşı direnci ve varolma haykırışı denebilir hip hop için.
Rap öyle bir hızla yayılıyordu ki artık kabuğuna sığması mümkün değildi
1980’li yılların başlarına dek üretilen şarkılar parti odaklı ve eğlence temalıydı, funk/disco ritimleri üzerine basit sözlerle rap yapılırdı. Özgün bir müzik türü olmaktan uzak göründüğü bu döneme ‘old school hip hop’ denir. Yıllarca partilerde yaşamını sürdüren rap, 1979 yılında, Sugarhill Gang’in çıkardığı ‘Rapper’s Delight’ parçası ile dünya sahnesine çıktı.
Bunun ardından gelen birçok dikkat çekici gelişmeden söz edilebilir. Örneğin, Blondie’nin ‘Rapture‘ şarkısında rap yapması, Malcolm McLaren’in ‘Buffalo Gals’ parçasıyla breakdance ve scratching’i pop/rock dünyasına tanıtması dikkat çekici gelişmelerdi. Bunlara ek olarak, 1982 yılında Grandmaster Flash and the Furious Five’nin seslendirdiği getto yaşamı, yoksulluk ve suç ortamını anlatan ‘The Message’ şarkısı rap’in toplumsal mesajlar vermek için de yapılabileceğini göstermesi açısından çok önemli bir yenilikti.
Ancak, hip hop’un sesini kökten değiştiren, modasını yeniden tasarlayan ve satışlarının milyonlara ulaşmasını sağlayan Run DMC oldu. Hip hop’u kitleselleştirerek popüler müziğin sesini ve görünümünü zenginleştirdi. Gerçek şu ki, siyahi üçlünün başardığı müzik tarihinde Elvis Presley veya The Beatles’in yaptığından aşağıda kalan bir şey değildi.
Joseph, Darryl, Jason… Arka sokaklarda birlikte büyüyen üç çocukluk arkadaşı…
Run DMC; New York’un Queens bölgesinde 1960’lı yılların ortalarında doğan, ilkokul yıllarında tanışan üç arkadaş Joseph Simmons, Darryl McDaniels ve Jason Mizell’in veya – hip hop’un gelenekleri gereği aldıkları takma adlarıyla – DJ Run, DMC ve Jam-Master Jay’in biraraya gelmesiyle 1980’li yılların başında kurulmuştu.
Darryl McDaniels arkadaşlıklarının başladığı günleri anlatırken yetiştiği semtin sokaklarındaki yaşamdan da söz etmiş. “Ben, Run ve Jason birbirimize yakın oturuyorduk ve hip hop semtimizde çok büyük bir olaydı. Parka gider basketbol oynardık. Sonra DJ’ler gelip aygıtlarını kurarlar, sokak lambalarına kordonlarını bağlarlardı. Böylece, doğaçlama müzik partimiz başlardı.”
Çocukluğunda süper kahraman çizimleri yapmaktan hoşlanmaktayken lise yıllarında uyaklı sözler yazmaya merak sarar. O yıllarda aklından geçenleri “Rap benim için düşüncelerimi ifade etmenin yoluydu. Dönertablanın başına geçer, uyaklı sözler yazardım… Ben ve Run sık sık buluşurduk ve bodrumda birlikte rap yapardık.” şeklinde anlatmış.
Joseph Simmons henüz onüç yaşındayken dönertabla ile yaptığı cambazlıklarla dikkat çekince tanınmış bir yapımcı olan ağabeyi Russell aracılığıyla tanıştığı ünlü rapçi Curtis Blow ile çalışmaya başlar. Russell Simsons kardeşinin henüz oniki-onüç yaşlarındayken keşfedilen yeteneğini “DJ Run olarak anılmasının nedeni şarkı kaydetme konusundaki hızıydı.” şeklinde ifade ediyor.
Jason Mizell ise müziğe üç yaşındayken trompet çalarak başlamış, on yaşına geldiğinde bas gitar, bateri ve gitar çalabilen çok yönlü bir müzisyen olmuştu bile. Turntablism yani pikap sanatıyla tanışması ise onüç yaşına denk geliyor. ‘Jazzy Jaze’ takma adıyla yerel partilerde sergilediği pikap becerileriyle hatırı sayılır bir saygınlığa kavuşur.
Üç arkadaş Run DMC’yi kurduğunda, arka sokaklarda hip hop kültürünün egemenliği fazlasıyla hissedilmekteydi
1982 yılında Joseph liseden mezun olduktan sonra kardeşi Russell’i, kendisi ve Darryl için plak kaydetmeye ikna eder. Canlı sahne gösterileri için hazırlanmakta olan ikili plak kaydını bitirdikten bir gün sonra Hollis Caddesi’nden ortak arkadaşları Jason’a DJ’leri olmasını teklif ederler. İlk ve tek akıllarına gelenin Jam-Master Jay olmasını “Bir nedeni iyi bir DJ olmasıydı. Diğer neden, semtimizi baştan aşağı tanıyor olmasıydı.” diye açıklamakta Joseph Simmons.
Grubun ilk albümü ‘Run DMC’ benzersiz sesi ile rapçilerin ezberini bozdu
Üçlünün ilk şarkısı ‘It’s Like That’ 1983 yılının sonlarına doğru, ilk albümü ‘Run DMC’ ise 1984 yılının mart ayında yayınlandı. Daha az melodi ve daha fazla ritim, daha sert davul vuruşu, daha saldırgan ve ritmik akış, coşturan sunucu tarzından mesaj veren ciddi anlatıcı tarzına geçiş ile fark yaratıyordu Run DMC. Şarkı sözleri sosyal içerikli olduğundan sokak duygusu daha yoğundu.
Run DMC, ‘Rock Box’ ile hip hop’a neredeyse hiç yer vermeyen MTV’de düzenli olarak video klibi yayınlanan ilk rapçi olmayı başardı.
Albümün üçüncü 45’liği ‘Rock Box’ ilk defa rock altyapısı üstüne rap yapılması açısından ayrı bir dönüm noktası olarak kabul edilir. Larry Smith ve Rick Rubin’in yönetmenliğinde, Eddie Martinez’in çaldığı gerçek elektro gitar riff’lerinin üstüne, Run ile DMC’nin rap’i. Run, rock altyapısı üzerine rap yapma fikrini Rick Rubin’in öne sürdüğünü söylemiş.
“Aptalca bir fikir olduğunu düşünmüştüm… DMC’nin evinin bodrumuna gittik… Şarkının sözlerini yazarken hoşumuza gitmemişti ama bizden isteneni yaptık… Jay çok sevmişti… Kalbimizi ve ruhumuzu içine koyduk…”
Diğer yandan, üçlünün Rock Box‘ın video klibindeki giyim tarzı – spor ayakkabı, deri ceket, koyu renk kot pantolon, siyah şapka – hip hop açısından yeni bir görünümdü. Ve, bu alışılmadık tarz rap severlerin beğenisini kazanınca arka sokakların modası da hızla değişmeye başladı.
Run DMC, ikinci albümleri King of Rock’un kopardığı fırtına sayesinde ‘American Bandstand’ programına konuk olmak ve ‘Rolling Stones’ dergisine kapak olmak gibi rap’in popüler kültüre doğru yolunu açan yeni ilklere imza attı.
Rap sevenlerin artan ilgisine karşılık olarak, siyahi üçlü, 1985 yılının başında çıkardığı ‘King of Rock’ albümünde sert davul vuruşu odaklı sokak sound’unu sürdürerek hip hop’un ruhunun sokaklara ait olduğunu yineledi. Bu görüş müzikseverler tarafından haklı bulunmuş olacak ki ‘King of Rock‘ bir milyon satış rakamına ulaşan ilk rap albümü olarak tarihe geçti.
Kısa bir özet yapmak gerekirse, üçlü Raisin’ Hell’i hazırlamadan önce Live Aid’e katılan tek hip hop’çu olma onurunu kazanmış, Amerika’da satış rakamlarını bir milyonun üstüne çıkarmış, 1980’lerin başından beri 45’lik müziği olarak ilerleyen rap’in albüm müziği de olabileceğini çoktan göstermişti bile.
Raisin’ Hell’i bu denli özel kılan ise üç milyonu aşan satışıyla Run DMC’yi dünya yıldızları arasına sokması, Run DMC’yi müzik dünyasının doruğuna taşırken hip hop’un diskoların değil sokakların müziği olduğu düşüncesini pekiştirmesidir. Albüm ve albümden çıkan dört 45’liğin video klipleri hip hop’un büyük konser salonlarında yer alabileceği ve ana akım kültürle uyuşabileceğini haykırır gibiydi.
Raisin Hell, hip hop’a yönelik devrimci bir yaklaşım… Hip hop tarihinin en önemli albümü
Run DMC 1985 yılının sonuna doğru Amerika turnesinden Queens’e henüz döner dönmez New York’taki Chung King Stüdyoları’nı üç aylığına kiraladı. Rap müziği diskoteklerden uzaklaştırıp sokaklara geri taşıma amacını pekiştiren sert bir albüm hazırlamak istiyorlardı. Albümün müzik yönetmenliğini Russell Simmons ve Rick Rubin üstlendi.
DMC o günleri “Albümü üç ayda yaptık. Çok hızlı oldu çünkü her uyak yolda yazılmış, prova edilmiş ve parlatılmıştı. Ne yapmak istediğimizi biliyorduk. Rick tamamen müzik ve enstrümanlardan, Jay müzik ve DJ’likten, Ben ve Run ise sözlerden sorumluyduk. Kesinlikle bir oyun planımız vardı.” şeklinde anlatıyor.
Albüm hip hop’u parti eğlencesinden uzaklaştıran sound’u ile dikkat çekmekteydi. Sade ritim vuruşu üzerine sert ve konuşmayı andıran az melodik vokal. İlginç bir raslantı eseri, sampling’i (örnekleme) çok daha nitelikli duruma getiren Sampler SP-12 aygıtının henüz piyasaya çıkmış olması, önceki yıllarda yalnızca davul makinesi ve canlı çalgılara bağımlı kalan Run DMC’ye çok daha geniş bir müzikal yelpazede denemeler yapma olanağı sağlamış.
Bu yüzden olsa gerek, Jam-Master Jay ünlü Spin dergisine 1986 yılında verdiği röportajda albümün stüdyo çalışmalarıyla ilgili olarak kendini öne çıkarıyor. “Stüdyoda en çok zaman geçiren bendim. Albümü ben bir araya getirdim. Her şey bir müzisyenin bakış açısından çok bir DJ’in bakış açısından geliyor. Bu albümün yapımcısı bir kişi olsaydı, yapımcı olarak Jason Mizell’in adı yazılırdı. Ama albümün içinde Russell Simmons ve Rick Rubin’in adı yazıyor. Ama bence albümü herkesten daha çok ben ürettim.”
Run DMC ile Adidas arasında imzalanan destek sözleşmesi bir müzik-marka işbirliği açısından hip hop’çuların yolunu açan bir dönüm noktasıdır.
Raisin’ Hell’in 15 Mayıs’ta satışa çıkmasının hemen ardından albümün dördüncü parçası ‘My Adidas’ video klibiyle birlikte 45’lik olarak yayınlandı. Şarkı, günümüzde notalarından çok Madison Square Garden’deki konser sırasında Run’un çağrısı üzerine seyircilerin adidas ayakkabılarını çıkarıp havaya kaldırdığı an ve bunun sonrasında Run DMC ile Adidas arasında imzalanan destek sözleşmesi ile anımsanıyor.
“Benim Adidas’ım var diye suçlu değilim.”
Üçlü, My Adidas‘ın sözleri aracılığıyla kot pantolon, tişört, dili dışarıda ve bağcıksız giyilen adidas ayakkabı, şapka, boyna asılan ağır altın zincir ile farklılaşan sokak giyim tarzının serserilik değil, hip hop’çu kimliğinin aidiyet simgesi olduğunu vurgular ve rap yapılan sokakların suç ile bağdaştırılmasına karşı çıkar.
Albümün satış rakamına en büyük katkı Rick Rubin’in önerisiyle albüme katılan, Aerosmith ile birlikte seslendirdikleri ‘Walk This Way’ parçasından geldi kuşkusuz. Ünlü yapımcı “Müziği, insanların renklerini önemsemeden, tüm müzikseverler için yaparız… Ama, birçok şeyi açan ve bu müziği kitlelere yayan Run DMC ve Aerosmith’ti.” şeklinde savunuyor unutulmaz şarkıyı.
DMC, youtube’nin Loudwire kanalına verdiği röportajda Aerosmith tarafından ilk defa 1975 yılında yayınlanmış olan şarkı ile ilgili olarak “Ev ve park partilerinde MC’ler Walk This Way’in altyapısı üstüne rap yaparlardı ama sözleri hiç duymadığımız için şarkının Walk This Way olduğunu bilmezdik. Giriş riff’leri çalarken üstüne rap yapardık. DJ, riff’leri sürekli başa alırdı.” demiş.
Daha önce rock ile rap’i biraraya getiren şarkılar yalnızca hip hop dinleyicilerinin ilgisini çekerken Rick Rubin’in yönetmenliğinde yeniden kaydedilen ikinci sürüm geniş yığınların beğenisini kazanmıştı. Zıt kutupların savaşımını andıran esprili video klip ise uzun süre müzik kanallarının gündeminde kaldı.
‘It’s Tricky’ video klibi ile Run DMC’nin ana akıma ait olduğunu kanıtlamakta
Albümün üçüncü teklisi Knack’in ‘My Sharona’ şarkısının altyapı olarak kullanıldığı ‘It’s Tricky’ parçası oldu. Günlük yaşamın karmaşası, yanlış anlamalar, sosyal yaşamın zorlukları gibi konulara değinmesinin yanında Run ile DMC’nin karşılıklı atışmayı andıran uyumlu vokalleri en güzel örneklerden biri olarak hâlâ övgüyle anılmakta.
‘You Be Illin’ arka sokakların sert sound’u ile mizahi sözlerin neşeli uyumu
Raisin Hell’in en sevdiğim parçası olarak dördüncü 45’lik You Be Illin’i işaret edebilirim. Run’un DJ’lik yıllarından ustası Kurtis Blow’un ‘AJ Stratch’ şarkısından örnekler içeren, sert davul vuruşu ve üflemeli çalgılarla süslü şarkı, gündelik yaşamda gereksiz yere sıradışı olmaya çabalayan insanların başına gelenleri mizahi ve biraz da alaycı bir yaklaşımla konu ediyor.
Albümde 45’likler dışında dikkat çekici başka parçalar da var
Bob James’in jazz-funk türündeki ‘Take Me To The Mardi Gras’ parçasının zil sesi üstüne kurulu, dinleyiciye canlı ve ritmik bir karşılama sunan ‘Peter Piper’; albüme adını veren, elektro gitar solosuyla beğeni toplayan ‘Raisin Hell’; perküsyon destekli ‘Is it Live?’ parçalarını albümün dikkat çeken diğer şarkıları arasında sayabilirim.
“Kimse hip hop’u bizim kadar iyi bilmez. Hip hop bizim yaşamımızdı.”
— Jam-Master Jay
Aynı dönemde öne çıkan ‘LL Cool J’ ve ‘Beastie Boys’ ile birlikte rap’in önderi olarak üne kavuşan üçlü, 1988 yılında çıkardığı dördüncü albümü ‘Tougher Than Leather’ ile arka sokak imajını ve sound’unu bir kere daha savundu ve ‘Raisin Hell‘ kadar beğenilmese de bir milyonu aşan satış rakamıyla başarısını sürdürdü. Ne var ki ardı ardına ünlenen rap’in yeni yıldızları albümleri ve video klipleri ile daha fazla ilgi toplamaya başlamıştı.
Nitekim, 1989 yılında ‘Ghostbusters 2’ için hazırladığı film şarkısı ve 1990 yılında çıkardığı beşinci albüm müzik listelerinin üst sıralarında yer bulamadı. Ayrıca; boşanma, depresyon, alkol bağımlılığı gibi müziğe odaklanmalarını engelleyen özel sorunlar baş gösterince hip hop’un önderliğinden uzaklaşmak kaçınılmaz oldu Run DMC için.
Hip hop, artık Run DMC’nin modası ve sesinden yeşeren yeni akımlar ve yeni yıldızlarla yoluna devam edecekti. İlerleyen yıllarda küresel kültürün ayrılmaz parçalarından biri olarak tüm dünyaya yayıldı. Run DMC ise 2001 yılında yayınladığı yedinci albümün ardından ‘yaşayan efsane’ konumuna çekildi. 2002 yılında, Jason Mizell silahlı saldırı sonucunda yaşamını yitirdiği için Run DMC’nin anısı Joseph Simmons ve Darryl McDaniels ile sürüyor.
2006 yılında Time dergisi ‘Raisin Hell’ albümünü ‘hip hop’un ilk başyapıtı’ olarak nitelerken Eminem, 2009 yılında, Rock & Roll Hall of Fame’ye kabul konuşması sırasında Run DMC’yi “Sert bir şey. Tehlikeli bir şey. Güzel ve eşsiz bir şey. Onlar rap’in ilk film yıldızlarıydı… Onlar Beatles” olarak tanımlamıştı. Ünlü biyografi yazarı Bill Adler ise üçlünün başarısını “Bugün küresel pop kültürünün tanımlayıcı parçalarından biri olan hip hop devrimini gerçekleştiren, Run DMC’dir.” şeklinde özetlemiş.
Yıllar önce, ‘Raisin’ Hell’ albümünü satın aldığım gün, kırkıncı yıldönümüne eriştiğinde müzik tarihinin en önemli yapıtlarından biri olarak anılacağı aklıma gelmemişti doğrusu. Bu tür müziğin tutkunu olmasam da kişisel derlemimin ilk hip hop albümü olarak kütüphanemde hâlâ saklıyorum.
Kanımca üçlünün en güzel şarkısı; ritmi sert, coşkusu yüksek, elektro gitarı canlı, lise öğrencisiyken videodan videoya yaptığım kayıtlarla hazırladığım Michael Jordan kliplerinden birinde kullandığım için belleğimde ayrıcalıklı konuma sahip, kulağımdaki yeri hiç eskimeyen, ‘Tougher Than Leather’ albümünden Mary Mary‘dir.
🌐 Bunlar da ilginizi çekebilir:
- Batıdan doğan güneş: Hip Hop müzik
- Pet Shop Boys: 1981 yılında başlayan elektronik müzik yolculuğu
- Maskara: Türk hard rock sahnesinde 20 yıllık yolculuk (Röportaj)
🔗 Kaynaklar:
- VH1 Documentary, Run DMC Behind The Music 1999
- Run-DMC – Wikipedia
- ‘Run-D.M.C. x EPMD | The Sound That Took Over the Golden Era’ documentary, 2024.
- Albumism.com, Jesse Ducker, Run-DMC’s ‘Raising Hell’ Turns 35 Anniversary Retrospective, 2021.
- Classicpopmag.com, Michael Leonard, Making Run-DMC’s Raising Hell, 2025.