'çocuk' kategorisi için arşiv


Montessori Eğitim Sistemi

Yazar: Gizem Şıvka Pideci Tarih: 09 Kas 2008

Yazar: Gizem Şıvka Pideci
Eğitim Haberleri, Brüksel, Belçika
gizempideci@yahoo.com

Her sınıfta farklı yaşta çocuklar, iki öğretmen ve bir sürü oyuncak. Hatta yemek pişiren öğretmen, çiçek sulayan öğrenci. Nasıl, ilk anda çok sağlıklı gelmiyor değil mi? Peki bu yöntemin, üstünde yıllarca çalışılmış bir eğitim sistemi olduğunu söylesek?

Gitgide daha aşina olduğumuz Montessori eğitimi İtalya’nın ilk kadın doktoru olan Dr. Maria Montessori tarafından geliştirilmiştir. 1870 yılında doğan Dr. Maria Montessori, çeşitli ülkelerin eğitim sistemini ve çocuklarını incelemiş ve yaptığı çalışmalarla 1900′lü yıllarda etkisini gösterecek olan yöntemi geliştirmiştir.

Avrupa ama özellikle Amerika’da yaygın olan Montessori eğitim yöntemi -klasik eğitimden farklı olarak- sözlü eğitimden ziyade özel tasarlanmış araçların ve oyuncakların eğitimde daha etkin olduğuna inanır. Klasik sistemle tek ortak yanı okul öncesi eğitimin önemli olduğunu savunmasıdır.

‘Bir insanın en iyi konuşabildiği dil çocukluğunda öğrendiği dildir üstelik kimse ona öğretmemişken!’ diyerek çocuklukta alınan doğru eğitimin hayatta nasıl etkin olduğunu anlatmaktadır.

Montessori Yöntemi

“Today is the tomorrow we worried about yesterday” (Bugün endişe duyduğumuz dünün yarınıdır)

Eğer bugün kendimizi iyi hissedersek, yarına iyi başlayacağız. Dolayısıyla çocukluğunda mutlu olan çocuk bu mutluluğu gençliğine, ergenliğine ve olgunluğuna taşıyacaktır. O yüzden çocuklarımıza bir yandan eğitim verirken bir yandan da mutluluklarını sağlamalıyız.

Bu anlamda yöntem sadece akademik eğitimi değil çocuğun tüm gelişiminde etkin her unsuru ele alıyor. Çocuğun ihtiyacı olan gerçek bir özgüven, sağlıklı bir hayal gücü, öğrenme isteği, bağımsızlık, muhakeme gücü ve karar alma yeteneklerinin gelişmesidir. Böylece gerçek hayatı daha donanımlı karşılayacaktır. Bu yüzden de bu eğitim sisteminde sınıf düzeni ve materyalleri ilk anda farklı gelebilir.

Kişilleştirilmiş eğitim: Sınıf düzeni ile her çocuğa aynı seviyede eğitimden ziyade her çocuğun kapasitesinin ve ilgisinin şekillendirdiği eğitimi öngörmektedir. Konsantrasyonu yüksek olan çocukla ilgisi dağınık çocuğa verilecek ortak eğitim ikisini de yoracağı gibi başarılı bir sonuç da getiremez. Kişilleştirilmiş eğitim çocukta özgüvenin artmasına olanak verir.

Çok dilli eğitim: Türkçenin yanında İngilizceyi, ana dili İngilizce olan başka bir öğretmenle pratik yapması çocuğun ‘gerçek’ dil eğitimi alıyor olmasını sağlar. Kaldı ki iki kültürü ayni anda yaşıyor olması özellikle günümüzün global dünyasında çok önemli. Çok dilli eğitim, çocuğa değişik bakış açılarını, saygıyı ve toleransı öğrenmesini amaçlıyor.

Değişik yaş aralıklarındaki sınıflar: 1-3 yaş arası çocukların aynı sınıfta olması ilk anda garip geliyor olsa da esasen bu sınıflar çocuğu pratik hayata hazırlıyor. Montessori eğitimi gören 4 yaşındaki Rosario’nun annesi çocuğunun okula başladıktan sonra küçüklerini daha fazla kollamaya başladığını söyledi. Önceden bebeklere vuran Rosario artık küçük bir çocuğa daha anlayışla yaklaşmaya başlamış… Montessori’nin en fazla sorgulandığı araç olan bu sınıf sistemi çocuğa dayanışmayı ve değişik ortamlarla baş etmeyi öğretiyor. Empati, sosyalleşme gibi diğer becerilerin de gelişmesine yardımcı oluyor.

Öğretmenlerin tutumu: Çocuğa seçme şansı veren, sadece kendisine değil diğer insanlara ve çevreye/doğaya önem vermesini isteyen eğitim sistemi öğretmenlerini de ona göre seçmeye özen gösteriyor. “Bir eğitimin başarı kriteri, çocuğun ne kadar mutlu olduğudur’ şeklinde özetliyor Montessori. Çocuk aileden çok öğretmenle vakit geçiriyor. Dolayısıyla da öğretmenin, yargılayıcı olmaması, çocuğa gereksiz şartlandırmalar vermemesi gerekiyor ki çocuk ileride sağlıklı muhakeme gücüne sahip olabilsin. Bu dogrultuda Montessori ogretmeni olabilmek icin bir dizi egitimden gecmeli ve sertifikaya sahip olmalisiniz.

Montessori Sisteminden Birkaç İpucu

  • Dayatmayın, seçenek sunun. ‘Bunu yemelisin’ cümlesinden de ‘yemeğini çatalla mi yemek istersin yoksa kaşıkla mı?’ sorusu daha etkili olabilir.
  • Çocuğunla fiziksel olarak eşit seviyede konuşun. Siz daha yüksekteyken gerçekleştirdiğiniz diyalog bir sahip-kedi ilişkisini andırabilir. Seviyeleriniz eşitken kelimelerinize daha önem verdiğini hissedeceksiniz.
  • Harfleri yeni öğrenen çocuğunuzla sahilde kum oyunu harika bir pratik olabilir. Sahilde gördüğünüz geminin g’sini büyük parmak hareketleriyle kuma yazarsanız hem öğrenmesine yardımcı olursunuz hem de elini yazıya hazırlamış olursunuz.
  • 3 parçalı yap-bozlar iki yaşındaki çocuğunuzun muhakeme gücü için güzel bir başlangıc olabilir.
    Konsantrasyonundan şikayet ediyorsanız beraber bulaşık yıkamayı deneyin. Süngeri köpürtmek, kirli tabağı dikkatlice temizlemek, kontrol etmek ve durulamak üç yaşındaki bir çocuk için konsantrasyon idmanıdır.

    Samantha T. Gan. İlk ve orta ögretimini Montessori’de tamamlamış. Amerika’dan sonra Bruksel’de Montessori ögretmeni olarak calışıyor. 1.5-4 yaş arası sınıfta İngilizce konuşan öğretmen olarak görevini sürdürüyor.

    İndigo Dergisi: Bu eğitim sisteminden sonra klasik eğitim sistemine gecen çocuk zorlanmıyor mu?

    S.T.Gan: Biz çocuklara sadece özgürlük değil onlara hayatta karşılacakları değişimle baş etmeyi de öğretiyoruz. Bu yuzden çocuk kendini değişen ortama adapte edebilmekte yeterli yetiye sahip oluyor. Ben 16 yaşıma kadar bu sistemde eğitim gördükten sonra sıkı bir Katolik Kız Okuluna gittim ve hicbir problem yaşamadım. Sahip olduğum esneklik benim her ortamda rahat olmamı sağladı.

    İndigo Dergisi: Montessori egitim sisteminin yaygınlaşacağına inanıyor musunuz?

    S.T.Gan: Elbette. Özellikle Amerika ve Kanada’da yaygınlaşıyor hatta devlet okullarında bile uygulama başladılar. İngiltere’de bir süre sonra tamamen bu egitime gecilecegi konusunda söylentiler mevcut. Zaten bu sistemin çocuklar üstündeki pozitif etkisini görüp de dikkate almamak mümkün degil.

    ***

    Patricia Niederberger, 2 yıldır Montessori öğretmeni olarak çalışıyor. Grafik eğitimi almış olmasına rağmen gönüllü olarak çocuklarla ilgilenmeye başlamış ve öğretmen olmaya karar vermiş. 1.5-4 yaş arası sınıfta Fransızca konuşan ögretmen olarak görevini sürdürüyor.

    ***

    İndigo Dergisi: 4 yaşındaki bir çocukla 1.5 yaşındaki bir çocugun aynı sınıfta olması, öğretmenin yemek pişiriyor olması alışık olunan bir durum değil. Bunu velilere nasıl açıklıyorsunuz?
    P. Niederberger: Önyargıyı yıkmak kolay olmuyor ama gercekten cocugunun egitimiyle ilgilenip araştırma yapanlara anlatmamıza gerek kalmıyor. Sonuçta bu bir tercih, ikna etmek icin fazla çabalamamızın anlamı yok. Fakat sınıfı soluyan, sınıftaki her eşyanın cocugun sadece akademik değil davranışsal gelişimine de hizmet ettiğini gören veli bu sisteme kayıtsız kalamıyor.
    İndigo: Sınıfın ortasında beyaz bir daire gözumuze carptı. Nedir bu?

    Patricia: İsteyen cocuga bu daire ustunde yuruyerek tur atmalarını önerdik. Böylece denge kavramı gelişiyor, vucudunu nasıl yönetmesi gerektigini ögreniyor. Özellikle sinirlenmiş çocukta cok işe yarıyor. Böylece hem sakinleşiyor hem de konsantrasyonunu sağlıyor. Bu amaca yönelik eğlenceli bir oyunumuz da var. Doğumgünü olan çocugu dairenin merkezine alıyoruz. Diger cocuklar, daire üzerinde çocuğun yaşı kadar dans ederek tur atıyor. Cok eğleniyorlar…

  • Müzik Eğitiminin Çocuklar Üzerindeki Etkileri

    Yazar: Hale Karaarslan Tarih: 01 Kas 2008

    Yazar: Hale Karaarslan
    Indigo Dergisi - Kasım 2008
    hale@indigodergisi.com

    İçimizde yarattığı etkisiyle bizi oynatan ve canlandiran, bazen de duygusallastirarak hüzünlendiren müzik parçalarini hepimiz biliriz. Peki bazi müzik parçalarinin da hafiza ve zekayi gelistirebilecegini hiç düsündünüz mü?

    Yapilan bilimsel arastirma sonuçlarina göre bazi özel müzik parçalari bizi daha da zeki yapiyor. Bu özel müzik parçalari ritimleriyle insanin zihinsel potansiyelini çesitli sekillerde etkiliyor. Bu özel ritimler, sagladigi birçok avantajlarin yaninda, en çok asagida belirtilen hususlardaki pozitif katkilari ile dikkati çekiyor:

    - Konsantrasyonu artiriyor
    - Ögrenmeyi hizlandiriyor
    - Hafiza gücünü gelistiriyor
    - Imtihanlardaki basariyi artiriyor
    - Hata yapma oranini azaltiyor
    - Stresi yok ediyor
    - Yaratici düsünme yetenegini gelistiriyor
    - Beyin loblarinin dengeli kullanilmasini sagliyor
    - Zeka (IQ) puaninda “9″ puana kadar ilave artis sagliyor
    - Hiperaktif çocuklari ve yetiskinleri sakinlestiriyor
    - Vücudun daha hizli iyilesmesini sagliyor

    1996 yilinda A.B.D.’de üniversite giris sinavlariyla ilgili yapilan bir arastirma, müzikle ilgilenen ve bir müzik aleti çalan ögrencilerin genel ortalamaya göre daha basarili olduklarini göstermistir. Bu ögrencilerin SAT adi verilen üniversite giris imtihanlarinda ortalamaya göre sözelde 51 puan, sayisalda da 39 puan daha yüksek puan aldiklari ortaya çikmistir.

    Müzik beynin tamamini ögrenmenin içine katmaktadir. Geleneksel olarak, okullardaki ögrenme metotlari ezbere dayanmakta ve beynin sadece sol lobunu isin içine katmaktadir. Halbuki sayisal ve mantiksal konularda beynin sag lobuna göre üstün olan sol lop, hafiza gücü ve yaratici düsünme gibi konularda beynin sag lobuna göre zayiftir. Beynin her iki lobunu da ögrenmenin içine katan çok özel tempo ve frekanslar içeren hizli ögrenme müzikleri bilgilerin hem kolay ögrenilmesini, hem de bilgilerin kolay bir sekilde kalici hafizada tutulmasini saglamaktadir.

    Shell, IBM ve Dupont gibi sirketler ve batidaki birçok okul yüksek özel frekanslar içeren klasik müzik parçalari ile belli tempo araliklarinda olan barok (baroque) müzik eserlerini kullanarak yeni konularin hem ögrenme zamanlarini kisaltmayi, hem de ögrenilenlerin uzun süre hafizalarda tutmasini saglamaktadirlar.

    Arastirmaci yazar Terry Wyler Webb’e göre yüksek frekanslar içeren klasik müzik parçalari ile “largo” hizdaki barok müzik eserleri (beynin sag ve sol loplarinin dengeli kullanilmasini saglayarak) insanin bellek ve zeka (iq) gücünü gelistiren dogru kombinasyonlari içermektedirler.

    Bu bilgiler ve arastirma bulgulari, müzigin hizli ve kalici ögrenme konusunda çok iyi bir katalizör oldugunu ortaya koymustur. Türkiye’de bu teknigin öncülügünü yapan “Mega Hafiza” bir ilke daha imza atarak, “hizli ögrenme ve konsantrasyon” için “Bio-Ritmik Largo” adinda alti kasetlik bir albüm hazirlamistir. “Bio-Ritmik Largo” seti, hafiza gücü, hizli ögrenme ve konsantrasyon gerektiren her türlü ögrenme faaliyetinde kullanilmak üzere hazirlanmistir.

    MOZART ZEKAYI ARTIRIYOR
    14 Ekim 1993 ‘de , A.B.D.’de “USA Today”de çikan “Mozart ‘in Müzikleri Zekayi Gelistiriyor” baslikli haber tüm Dünyada sansasyon yaratmistir. Bu habere göre, California Üniversitesi’nin Irvine’deki Ögrenme ve Hafiza Nörobiyoloji Merkezi bilim adamlarinin yaptiklari bir arastirma, bazi müziklerle IQ arasinda bir iliski oldugunu açikça ortaya koymustur.

    Bu arastirmada otuzalti üniversite ögrencisi, önce I.Q. testinin sag beyin yeteneklerini ölçen sorulariyla test edilmistir. Testten sonra ögrencilere Mozart’in “Re Majör, K 448 iki Piyanoluk Sonat”i 10 dakika boyunca dinlettirilmistir. Daha sonra ögrenciler hemen tekrar test edildiklerinde, I.Q. skorlarinin önceki degerlere göre 8 veya 9 puan daha yükselmis oldugu gözlenmistir.

    Mozart-Beyin Iliskisi
    Fransiz Tip ve Bilim Akademileri üyesi Dr. Alfred Tomatis’e göre beynin elektriksel olarak sarj olmasinda kulaklar anahtar bir rol oynamaktadir. Tomatis’e göre, beyin hücrelerindeki elektriksel enerjinin azalmasi konsantrasyonun bozulmasina ve yorgunluga sebep olmaktadir. Bu durumda beynin de, piller gibi sarj edilmesi gerekiyor.

    Tomatis,beyin hücrelerinin enerjiyle sarj edilmesi yollarindan biri olarak, 5000 ile 8000 Hz. arasinda yüksek frekanslar ihtiva eden müziklerin dinlenmesini kesfetmistir. Yillar süren analizlerden sonra Tomatis, bu frekans araligindaki seslerin Mozart’in müziklerinde çok sayida mevcut oldugunu tespit etmistir. Tomatis’e göre, kulak salyangozunu dolduran, “corti” hücrelerinin titresmesi jeneratör vasitasi görerek beynin yeniden sarj edilmesini saglamaktadir.

    Tomatis ayrica beynin sarj edilmesi için etkili olan diger bir yakin müzik çesidi olarak “largo barok (baroque) müzik” parçalarina da dikkat çekmistir. Iowa Eyalet Üniversitesinde yapilan testler de, ögrenme faaliyeti sirasinda barok müzigin kullanilmasinin ögrenme ve hafiza gücünü yaklasik yüzde 24 artirdigini göstermistir.

    Mozart dinlemek insanı daha mı akıllı yapar?
    Eğer Mozart’ın müziğini anlayabiliyorsanız, bu sizi daha akıllı bir müzisyen yapabilir. Bu konu üzerinde araştırma yapan uzmanlara göre, 10 dakika Mozart müziği dinlemek, geçici de olsa IQ üzerinde olumlu etki yapıyor. Sınav öncesi Mozart’ın “İki El için Piyano Sonatı” adlı eseri dinletilen öğrenciler, hemen ardından girdikleri sınavda çok daha başarılı olmuşlardır. Araştırmacılar, karmaşık ve kendini tekrarlamayan karakteri nedeniyle Mozart müziğini seçtiklerini belirtmişlerdir. Bu tür bir müzik dinlemenin, anlama ve muhakeme için önemli olan sinirsel kanalları uyarabileceği varsayılmış, ve öğrencilerin müzik zevklerine bakılmaksızın Mozart dinletilenlerin sınav başarılarında artış gözlemlenmiştir.

    Başka bir görüş te şu: Insan zihni ve beyni, araştırmacıları şaşırtmaya ve aksi istikamete bakmaya devam ediyor, söz gelimi Daniel Levitin‘e göre müziğin doğrudan zekâ ile bir ilişkisi yok, başka bir deyişle müzik yeteneği zorunlu olarak farklı alanlardaki zekâya dair bir işaret değil. Levin’in verdiği çarpıcı örnekler arasında çok iyi klarnet çalabilen ancak klarneti eline alıp üflemeden önceki süreçlerde çok zorlanan ve başkalarının bakımına muhtaç olan, Williams sendromundan muzdarip bir çocuk da var. Levitin’in otistikler ve müzik yeteneği konusundaki araştırmalarını takip etmekte fayda var.
    Benim uzman olmadığım bu konudaki bilimsel gerçeklerden yola çıkarak vardığım görüşüm; İnsan vücudununun ortalama % 78 ‘inin su olduğu ve suyun bir hafızası olduğu, hücrelerin sudan oluştuğu düşünülürse, müzik veya sesler de direk hücre içindeki suya hitap ettiğine göre, müzik seçiminin önemini göz ardı edemeyiz.

    Hamilelik Döneminde Yaşamınızı Kolaylaştıracak Pratik Bilgiler

    Yazar: Funda Mumcuoğlu Tarih: 01 Eki 2008

    Yazar: Funda Mumcuoğlu
    İndigo Dergisi – Ekim 2008
    funda.mumcuoglu@yahoo.com

    Hamilelik süreci insanlara farklı deneyimler yaşatan, kazanımlarla dolu bir süreçtir. Planlı ya da plansız olsun hamilelik öğrenildiği an itibariyle anne ve babayı duygular arası bir yolculuğa çıkartır.
    hamilelik-pratik-bilgiler.jpg

    Plansız olduğunda beklemediğiniz bir sürprizle karşılaştığınızı düşündüğünüz bir anı yaşamış olabilirsiniz. Sorumluluklarınızın artacağı ile ilgili düşünceler, çalışan annelerin iş yaşamlarında olabilecek değişikliklerle ilgili kaygıları doğal duygulardır. Tıpkı öğrendiğiniz anda sevinç çığlıkları atmanın, yakınlarınızla bu haberi paylaşmanın doğal olduğu gibi… Size içinizde yaşayan bir canlı olduğunu haber veriyorlar. Ta ki hızlı hızlı atan kalp atışlarını duyana kadar inanamıyorsunuz. Eğer o ana kadar içinizde kaygılar varsa, çoğu zaman ilk duyduğunuz o kalp atışlarının sizi büyülediğini ve dönüşüme uğrattığını fark ediyorsunuz.

    Hamilelik süresince kimi anneler baş dönmesi, mide bulantısı, dolaşım bozuklukları v.s. yaşarken kimi annelerde büyüyen karınları dışında hiçbir belirti görülmüyor.Aslında anne ruhsal ve fiziksel olarak ne kadar hazırsa, bu süreci o kadar kolay geçiriyor. Hazırlıksız yakalandıysa da geç değil; o an itibariyle telkinler, gevşeme yöntemleri, doğru beslenme ve egzersiz gibi size yardımcı olacak bir yolda yürüyebilir, anın keyfini çıkarabilirsiniz.

    İlk aylarda bebeğinizi hissetmiyorsunuz. Dördüncü ve beşinci aydan sonra bebeğiniz içinizde dans etmeye başlıyor. Küçük tekmeleri ve oyunlarıyla ‘Ben buradayım, varım ve sizinleyim.’ demeye başlıyor. Yaşadığınız mucizenin farkında olmak, eşinizi bu sevince ortak etmek bebeğinize ve kendinize verebileceğiniz en değerli armağan olacaktır. Bu süreci kaliteli yaşamak çok önemli, çünkü yapılan araştırmalar hamilelik sürecini nasıl geçirdiğinizin, bebeğinizin bundan sonraki bütün yaşamında önemli rol oynayabileceğini gösteriyor.
    O halde hamilelik sürecini nasıl geçirmeliyiz? Bu süreçte ebeveynlerin yaşamlarını kolaylaştıracak pratik ama bir o kadar da önemli bilgiler var mıdır? Bunlar nelerdir?

    Hamilelikte, daha önceki beslenme tarzınızdan çok farklı bir diyet uygulamanız gerekmemektedir. Ama çok sık görülen mide bulantıları şikayetlerini azaltmak için az az ,sık sık yemelisiniz. Hamur işi, yağlı, acı, kızartma ağırlıklı, tatlı yiyeceklerden uzak durmak gerekmektedir. Her öğünde süt veya süt öğünlerinin bulunması önemlidir ve kabızlığı önlemek için bol sebze ve meyve tüketilmesi önerilmektedir. Yumurta, ceviz, badem, fındık, kuru kayısı, kuru üzüm, kuru incir, semizotu ve karalâhana en çok önerilen yiyecekler arasındadır.

    Yüzme, yürüyüş, hamileler için yoga ve pilates en güvenilir sporlardır. Her gün en az yarım saat yürüyüş yapmak çok yararlıdır. Yüzme iç bacak kaslarını kuvvetlendirir ve suyun içinde ağırlaşan bedeninizin ağırlığını hissetmediğiniz için çok rahatlatıcıdır ve doğumu kolaylaştırır.

    Hamilelik lekelenmelerini önlemek için güneşe çıkmadan önce mutlaka koruyucu krem kullanmalısınız. Çatlayan bölgeler de güneş ışığına maruz bırakılmamalıdır.

    Hamileliğinizin üçüncü dönemi itibariyle rahat oturabilmeniz, uyuyabilmeniz ve doğumdan sonra da bebeğinizi emzirmek için kullanabileceğiniz hamile yastıkları satılmaktadır. Bu yastıklar yaklaşık 1metre boyunda ve bedeninizin şeklini alıyor. Uyurken sol tarafınıza yatmanız öneriliyor ve bacağınızın arasına yastık koymak dolaşımı kolaylaştırıyor. Bu yastıklar belki de hamileler için yapılmış en yaralı ürünlerden biri çünkü yastık uzun olduğu için başınızı, karnınızı ve bacaklarınızı aynı anda destekliyor ve otururken sırtınızı tamamen doldurduğu için bel ağrılarını önlüyor.

    Kilo aldığınız için oluşabilecek çatlakları önlemek ya da azaltmak için eczanelerde satılan tamamen organik kremler bulunmaktadır. Doktorunuzun önerisi doğrultusunda bu ürünleri güvenle kullanabilirsiniz. Bunun dışında susam yağı ve badem yağını eşit oranda karıştırıp gece yatmadan önce kullandığınızda da son derece iyi gelmektedir. Duştan çıkmadan önce saf zeytinyağıyla bedeninize masaj yapabilirsiniz. Bir başka yöntemde susam ve badem yağı yerine kakao yağı kullanmaktır. Bedeninize krem ya da yağ sürerken karın bölgenize dairesel hareketlerle masaj yaparak iyice yedirmelisiniz. Göğüs bölgenize uygularken, merkezden dışa doğru dairesel hareketler yapıp sonra da boyuna doğru masaj yapmalısınız. Bacaklarınıza ve kalçanıza aşağıdan yukarı doğru masaj yapmak çok iyi gelmektedir. Elbette kolları da ihmal etmemek gerekiyor.

    Masajı eşinizin yapması hem birbirinizle, hem de babanın bebekle olan bağını güçlendirmesi açısından tercih edilmelidir. Hamileliğiniz, doğumunuz ve sonrasında en büyük yardımcınız eşinizdir. Bu sürece onu dâhil edin ve bebeğinizle sık sık temasa geçmesi için yüreklendirin.

    Hamilelik hastalık değildir. Evde hasta gibi davranmamalı, bu süreçte her anın tadını çıkarmalısınız. Geriye isteseniz de dönemeyeceğiniz çok özel bir dönem geçiriyorsunuz ve bu mucizenin farkına varın. Eşinizle ilişkinize özen göstermeli, ona bu süreçte yaşayabileceği duygu geçişleri konusunda destek olmalısınız. Artan sorumluluğun baskısını hissedebilir ve bu duygularını bastırabilir. Konuşarak eşinizi rahatlatmalısınız. Evet, siz anne oluyorsunuz ama o da baba oluyor. Ailenize yeni bir birey katılıyor ve bu sevinci aile olarak deneyimlemelisiniz. Eşinizle beraber hamilelik dönemi ve sonrası anne babalık programlarına katılmanızı öneririm. Gerçekten çok yaralı oluyor, eğer bulunduğunuz şehirde böyle bir kurs bulunmuyorsa İnternetten gruplarına üye olabilirsiniz. Ne kadar çok bilinçleniyorsanız o kadar kolay ve sağlıklı bir süreç sizi bekliyor.

    Evinizde sevgi ortamı esas olmalı ve bebeğinize henüz rahme düştüğü an itibariyle sevgiyle yaklaşmalısınız. Onlar her şeyi hissediyorlar. Stres, sıkıntı ya da yüksek ses ortamlarında elinizi karnınıza koyup bebeğinizle konuşmalısınız. Üzülmemesini, bunun onunla ilgili olmadığını ve onu çok sevdiğinizi söylemelisiniz. Bebeğinize şarkı söyleyebilir, ona anne karnındayken masallar okuyabilirsiniz. Elinizi karnınıza koyduğunuzda elinize doğru yaklaştığını ve küçük tekmelemeleriyle size karşılık verdiğini göreceksiniz.

    Mozart, Vivaldi ve sakinleştirici müzikler dinletmeniz çok yararlı olacaktır.Bu tür müzikleri bebeğinizin çok sevdiği ve zekasını geliştirdiği söylenmektedir.

    Doğumunuz yaklaşıyor…

    Doktorunuzla konuşarak yapabileceğiniz birkaç şey var. Normal doğum yapacaksanız, kolay olması için 32. hafta itibariyle perine masajı uygulayabilir ve bunun dışında perine egzersizi uygulayabilirsiniz. Perine egzersizi perinenin bir defa da en fazla 10 defa sıkılıp bırakılmasıyla gerçekleştirilir. Aklınıza geldikçe yapabilirsiniz. Tuvaletinizi yaparken idrarınızı tutup bırakarak egzersizi nasıl yapmanız gerektiğini anlayabilirsiniz. Perine masajı ile ilgili detaylı bilgi içinse Internetten yararlanabilirsiniz. Perine masajı epizyo denilen kesinin yapılmasını önleyebilmektedir. Doktorunuz bir sakınca görmezse ahududu yaprağı çayını haftada bir, 32. hafta itibariyle her gün içebilirsiniz. Doğumunuza yardımcı olmaktadır.

    Doğum sırasında mümkünse doğumhanenin ışıklarının kısılmasını ve müzik çalmasını, eşinizin doğuma girmesini ve video kaydı veya fotoğraf çekimini talep ediniz. Eşiniz doğum sırasında size masaj yaparak oksitosin ve endorfin denilen sevgi hormonlarının salınmasına ve doğumun daha kolay olmasına yardımcı olmaktadır. Doğum, yemek ve su içmek kadar doğaldır ve gerekmedikçe müdahaleye izin verilmemelidir. Hastaneye gitmeden önce bir doğum planı hazırlamalısınız ve doğum yapacağınız hastaneyi mutlaka daha önceden görmelisiniz. Doğal doğum konusunda çok yararlı bilgilere ve gruplara İnternetten ulaşabilirsiniz.

    Dışarıda gördüğünüz her insanı bir kadın dünyaya getirdi. O halde korkulacak bir şey yok. Doğumunuz sırasında bu güne kadar doğum yapmış tüm kadınların gücünü düşünüp onların gücüyle birleştiğinizi hayal edebilirsiniz.

    Bugün, nüfusun tamamı çocuklardan oluşmuyor; ama bugün anne karnındaki bebekler ve onların ekeceği tohumlar yarınki toplumun %100’nü oluşturacaktır. O yüzden onlarla koşulsuz sevginizi bugün itibariyle paylaşmalı ve yaşadığınız sürecin ne kadar önemli olduğunun farkında olmalısınız. Siz çok değerlisiniz, bebekleriniz de öyleler…

    Çocuklar Duygularının Farkındalar mı?

    Yazar: Tuğçe Lale Tarih: 01 Eki 2008

    Yazar: Tuğçe Lale
    İndigo Dergisi – Eylül 2008
    htlale@gmail.com

    Hiç düşündünüz mü, bizler için bile duygularımızı anlamlandırmak, tanımlamak ve ifade etmek bu kadar zor iken çocuklarımız için kimbilir ne kadar karmaşık bir durum oluyordur. Ki yetişkinlerin çok daha geniş bir kelime dağarcığı ve büyük bir hayat tecrübesi olmasına rağmen.

    Çocukların yaşantısında en çok ve en iyi yaptıkları şey gözlemdir. Bu konuda hiçbir bilim adamı veya zeka seviyesi en üstte olan insanlar bile çocuklarla yarışamazlar! Çocuklar evde anne babalarını, eve gelen kişiler varken ya da yokken neler yaptıklarını-konuştuklarını beyinlerindeki çiplere kaydedip gerekli durumlarda ortaya çıkartarak herkesi şaşırtırlar. Örneğin; Bir gün eve misafir gelmeden önce anne-baba arasındaki tartışmayı dikkatle dinleyen dört yaşındaki bir çocuk misafirler geldiğinde yine anne-babanın aynı konuyu tartışması sırasında “Hayır, annem öyle demedi ‘Paramız yok hediye nasıl alacağız!’ dedi.” diyerek şaşkın bakışlar arasında kalmıştı. Yetişkinlerin kahkahasıyla durum örtbas edilmişti.

    Bu olayda anne-babanın belki herkesle paylaşmak istemediği durumlar çocuklar tarafından bilinmediği için, çocuğa karşı sıkıntılı ve kızgınlık içeren duygular yansımış olabilir. Ayrıca o ortamda yetişkinler için de bir utanma hissi yaşanmış olabilir. Anne-baba misafirlere gerçekleri söyleyemediği için mahçup bir tavıra bürünür, misafirlerde çocuğun konuşması karşısında anne-babanın üzüntülü tavrına karşılık bir şey yapamama ve durumu gülüşlerle kurtarma çabası sergileyebilir. Çocuklar bu durumlarda oldukça duyarlı olup anne-babanın yüz ifadesi, ses tonu ve çocuğa olan davranışını en ince ayrıntısına kadar anlayıp bir dahaki durumda ne yapacaklarını belirliyorlar. Bu arada iletişim konusunda kendini iyi ifade eden çocuklar, bir daha bu tip ortamlarda, anne-babayı konuştuklarını herkesle paylaşmayla tehtid dahi edebiliyorlar. Ancak çocuklarınızla açıklıkla her şeyi paylaşmayı başarabilirseniz aile içindeki sırları kimsenin bilmemesi gerektiğini anladığında bu durumlarda doğallıkla ortadan kalkacaktır.

    Burada en önemli olan da çocuklar için “Bu bilginin başkalarına söylenmesinde bir sakınca yok” hissidir. Yetişkin neden böyle söylediğini sorduğunda “Sen öyle dedin, bende söyledim” cevabını almıştır. Çocuklarda yetişkinlerden farklı olarak bir olayın iki yüzü yoktur, tek ve doğru olan onlar için geçerlidir. Bu şekilde davranınca ruhları ve dolaylı olarak da bedenleri rahat olur. Psikolojisi rahat olan çocukların bedensel olarak duruşu, tavırları da rahattır. Bu oldukça önemlidir, beden diliyle sıkıntılı görünen çocukların ya anlamaya çalıştıkları bir duygu ya da ifade edemedikleri bir duygu vardır. Burada anne-babaların ev içinde çocuklarını olağanüstü gözlemlemeleri gerekmektedir. Oynadıkları oyunlardaki hikayeler, kullandıkları materyaller ve bu materyalleri ne amaçla kullandıkları gerek iki yaşında gerekse on beş yaşında olsun tüm çocuklar için önemli bilgileri anne-babaya ulaştırır.
    Çocuklarımızın iç dünyalarındaki duyguların görünen tarafı bir adanın görünen yüzü kadardır. O adanın altında sevgi, üzüntü, kızgınlık, korku ve şaşkınlık olan, temel duygular iç içe geçmiş halde yaşanmaktadır. Çocuklar bunları ayrıştırıp anlamlandırmak için yetişkinlerin desteğini beklemektedir. Sevgi duygusunu en iyi ve kolay çocuklar ifade eder. İstedikleri bir şey onlara geldiğinde, sevdikleri bir pasta, araba veya bebek sürpriz olarak odalarında onları bekliyorsa mutluluktan ne yapacaklarını şaşırırlar. İşte bu noktada çocuklara yetişkinler kısa ve net sorularla rehberlik ederek duygularını ifade etme hatta tanıma fırsatıverebilir. Örneğin; “Bu arabayı çok beğenmiş ve sevmiştin değil mi?” “Odanda bebeği görmek seni mutlu etti mi?” “Bunu sana hazırlayan anne-babana karşı ne hissettin?” gibi. Burada duygularını öğrenen bir çocuk hayatındaki çeşitli olaylar sırasında daha az düşünerek duygularını ifade edecektir. Ayrıca duygularını tanıdıkça ve ifade ettikçe hayata karşı daha rahat iletişim kurma becerisi geliştirecektir.

    Örneğin; Sınıfta onu rahatsız eden bir arkadaşı var. Ve bu durumdan hiç hoşnut değil, öğretmeninin gözlemi de bu çocuk yanına geldikçe ondan kaçarak iletişimi kapatarak sınıf içindeki yaşantısını sürdürmeye çalışmasıdır. Bu noktada öğretmeninin onunla yapacağı şu sohbet çok önemlidir. “ Ayşe, Tarık yanına geldiğinde ondan daha uzakta oynamak istediğini görüyorum. Bunun nedeni nedir acaba? Seni rahatsız edecek bir şey de yapmıyor, sadece yanında arabasıyla oynuyor?” sorusu üzerine Ayşe “Tarık çok büyük bir çocuk, dün koşarken bana çarptı ve çok canımı acıttı. Şimdi ondan uzakta oynamak istiyorum.” Cevabını verdi. “İstersen Tarık’ı da yanımıza çağıralım ve bunu isteyerek yapıp yapmadığını soralım.” Dediğimde “Tarık gelir misin? Bir şey soracağız sana. Sen dün sınıfta çok hızlı koşuyordun ve bana çarptın. Benim canım acıdı biliyor musun?” deyince Tarık suskun kaldı “Bunu isteyerek yapmadığını düşünüyorum Tarık, eğer arkadaşların yere düştüyse lütfen onlara yardım et. Sen düştüğünde kimse sana bakmadan ‘Özür dilerim arkadaşım, isteyerek yapmadım’ demezse kalbin acıyorsa arkadaşlarının da kalbi acıyor.” derken, Ayşe “Ben senden daha kısa boyluyum ve zayıfım. Bu nedenle yanımda olmandan korkuyorum. Lütfen benim yanımdayken daha dikkatli davran.” Diyerek kendi duygularını ifade etti. Bunun üzerine Tarık da “Ben çok yemek yemişim, büyümüşüm. İsteyerek acıtmadım, seninle beraber de oynamak istiyorum. Bir daha sınıfta hızlı koşmayacağım.” Diyerek sorunu kendisi çözdü. Sonra da oyunlarına devam ettiler. Burada bu konuşma yapılmasaydı belki Ayşe Tarık’la aynı sınıftayken uzakta kalarak korkusunu içinde yaşayacaktı. Belki bu olayı içselleştirip korkusunu ifade edemediği için kendisinden daha büyük olan çocuklardan hayatı boyunca hep uzak duracaktı. Böylece bu sorunu konuşarak ifade etmiş ve ortadan kaldırmış oldu.

    Buradan da anlaşılacağı gibi çocukların dünyasında yaşanan her olay onlar için çok büyük algılanır. Bir öpücük, binlerce öpücük gibidir. Bir üzüntü onları saatlerce ağlatabilir. Burada önemli olan önce ne yaşadıklarını DOĞRU bir şekilde keşfetmeleridir. Bu olayda Ayşe korku duygusunu bildiği ve daha önce muhtemelen yaşadığı için kolaylıkla tanımlayabildi. Ancak bu duyguyu bilmeseydi tanımlaması mümkün olmayacak, belki duygusunu ağlayarak ya da suskun kalarak veya başka çocuklara vurarak ortaya çıkartacaktı.
    Çocukların duyguları öğrenmeleri için, bol bol hikaye dinlemeye, özellikle hikaye kitaplarında sayfada gördükleri herkesin (Hayvanların dahil) duygusunun ne olduğunu ifade etmeye ihtiyaçları vardır. Yüz ifadeleri yetişkinler tarafından tanımlanmazsa çocuğun dünyasındaki yüz ifadesinin ne anlama geldiğini öğrenemez. Ayrıca anne-baba, öğretmen, anneanne, babanne, dede ve diğer kişilerin sıklıkla çocuğa kendi duygularını detaylı olarak anlatması gereklidir. Örneğin; trafik çok sıkışık ve çocuğunuzla beraber yoldasınız, ona sadece “Üff öndeki arabaya çok Kızdım!” demek yerine daha detaylı bilgi verirseniz sizi daha iyi anlayacaktır. “ Trafik çok sıkışık ve ben bir an önce seninle eve gitmek istiyorum. Evde yemek hazırlayacağız, çok işimiz var. Böyle olunca evimizde geç olacağız ve işleri daha hızlı yapmak zorunda kalacağım. Bu durum beni kızdırıyor!” Bu ifadeyle çocuğunuzun uzun cümleler kurmasını desteklerken kendinizi de rahatlatmış olacaksınız. Kızgınlık duygunuz konuşarak azalacaktır.

    Çocuklar sizlerin duygularını gözlemleyerek, sizi daha iyi tanıyacaklar ve hangi durumlara nasıl tepki verdiğinizi keşfedeceklerdir. “Demek ki annem ona sürpriz yapılmasından hoşlanıyor ve mutlu oluyor.” Ya da “Trafikte beklemek babamın çok canının sıkıyor ve onu kızdırıyor.” Bilgisini bilinçaltında gelecekte farklı konularla bağlantı kurmak için saklayacaklardır.

    Çocuklarımız duygularını öğrendikten sonra kontrol etmeyi de yetişkinlerin desteğiyle öğrenecektir. Duyguları kontrol etmek oldukça zahmetli ve çeşitli yöntemlerle çocuklara öğretilmesi hedeflenen bir durumdur. Bu nedenle bir dahaki ay size bu konudan detaylı bir şekilde bahsedeceğim.

    Her geçen gün çocuklarımızla beraber yeni duygular öğrenmek, yaşamak ve yaşatmak dileğiyle…

    Okula Başlarken Kurum, Öğretmen ve Veli Üçgeni

    Yazar: Tuğçe Lale Tarih: 02 Eyl 2008

    Yazar: Tuğçe Lale
    İndigo Dergisi – Eylül 2008
    htlale@gmail.com

    Bu ay yaz tatilinin ardından okulların açılması telaşı içinde kurum ve öğretmenlerle ilgili bir yazıyla karşılaşacaksınız. Kurumlardaki eğitim çalışmaları ve geleneksel tavırlarının çocuğunuza katkısı ya da zararları hakkında paylaşımda bulunarak farklı bir bakış oluşturmaya çalışacağım. Okul öncesi eğitimcilerinin de nasıl bir kişilikte olmaları gerektiği hakkında örnekler vereceğim. Bunları okurken kendinizin, kurumunuzun ve öğretmenlerimizin hepsini göz önünde bulundurmanızı rica ediyorum…

    Okul öncesi eğitiminde kurumsallaşmak; mutlu, sağlıklı, güvenilir ve sürekli devam eden eğitimcilerle mümkündür. İyi bir kurum şüphesiz ki çocuğunuzun gelişimini olumlu yönde etkileyecek birçok şeyi yapabilen bir kurum olacaktır. Kurumun hedefi “Çocuk Merkezli” bir eğitim anlayışıyla mümkündür. Fakat bundan çocuğun her istediği yapılır düşüncesi anlaşılmamalıdır. Örneğin; Bir velime çocuk merkezli eğitimden ne anladığını sorduğumda bana “Öğretmenim bizim evde çocuk ne isterse o yapılır. Eğer dört saat televizyon izleyecekse kimse ona dokunmaz, izler. O nereye gitmek isterse oraya gider, ailemizi onun isteği doğrultusunda idare ediyoruz.” demişti. Yaşadığım şoku atlatmaya çalışırken aileye vermek istediğim mesajı daha detaylı anlatmak durumunda kaldım.
    Çocuk Merkezli Eğitim, çocukları doğru ve iyi şekilde tanıyıp ihtiyaçlarını karşılamaktır. Bu dönemde çocukların büyük bir öğrenme ihtiyacı olduğu ve bundan mutluluk duydukları gözlenmiştir. Ancak her çocuğun genetik olarak getirdiği genler, hormonlarının çalışma durumu ve doğdukları andan itibaren yaşadıkları fiziksel-sosyal çevreden algıladıkları her şey onların ilgi-ihtiyaçlarını belirler. İşte burada çocuğun belirli bir alanda özgür kalması en doğru yaklaşımdır. Çocuk hareketsiz etkinliklere ilgi duyuyorsa bunu engellemek doğru olmaz. Ancak zamanını sınırlayıp hareketli çalışmaları da yapması sağlanarak her yönde gelişimini desteklemek çocuk merkezli eğitimin amacına ulaşmasını sağlayacaktır. Örneğin; Çocuğunuz plaja gittiğinizde kumlarla çeşitli şekiller yapmaktan zevk alıyor, yüzme ya da koşmayı tercih etmiyorsa. Beraberce en hızlı kimin kovayı doldurup, uzak bir yere taşıma yarışı yapmanız onu motive edecektir. Unutmayın ki çocuklar yetişkinlerle ekip olmaktan gurur duyarlar. Ancak ne kadar işin içinde olduğunuzu hissetmeleri çalışmanın süresini belirleyecektir.

    Seçtiğiniz kurumun çeşitli eğitim programları ile çocuğunuzun farklı etkinlikleri deneme fırsatı tanıması da oldukça önemlidir. Örneğin; anaokulunda öğrendiği satranç, dans, ritm çalışmaları, jimnastik çalışmaları vs. hem temelden iyi bir hobi geliştirmesine hem de bu alanda yeteneği varsa uzmanlaşmasına destek olacaktır. Ancak burada dikkat edilmesi gereken çocuklara bıktırıcı ve yorucu hale gelmeyen bir eğitim verilmesidir. Zaten çocuklar zevk alıyorlarsa ömür boyu bu çalışmalarla ilgilenip geliştirerek devam edeceklerdir.

    Çocuklar okula başladıkları ilk zamanlarda, özellikle evde her istediğini yapan ve kural bilmeyen çocuklar, çeşitli sıkıntılar yaşarlar. Doğru bir eğitim kurumunun kuralları vardır ve hiçbir zaman hiçbir şey için bu kurallardan taviz vermez. Eğer size “Bu seferlik yapalım, ama biz şu şekilde bir işleyiş içindeyiz.” diyen bir kurumla karşı karşıyasınız hemen oradan uzaklaşın. Daha kaç sefer aynı şey yinelenmiş ve yinelenecektir bilinmez! Yeni bir kurumun kurallarına hem yetişkinin hem de çocukların alışmaları zaman alır. Burada yetişkinlerin çocukları okula göndermek yerine evde tutmaları veya beraber iyi vakit geçirdikten sonra okula getirmeleri çocukların alışmalarını engelleyici bir tutumdur. Çocukların okuldaki kişilere alışmaları ve kurallara alışıp uygulamaya başladıklarında herkes için her şey mükemmel olacaktır. Sanki kendileri için kurulmuş, mutlulukla araştırdıkları bir dünyada eğlenmeye gelmiş gibi hissedeceklerdir. Onların eğlenmeleri için bir animatöre ihtiyaç yoktur! Çocuklar yetişkinlerden farklı olarak içten attıkları bir kahkaha ile en sevdikleri şarkıları söylerken ya da sevdikleri bir hayvanla oynarken de büyük bir heyecanla eğlenirler. Onlar için hazırlanmış zengin materyalli bir evcilik köşesinde, kostümler giyip yemek pişirirken bile çok eğlendikleri gözle görülmektedir. Yetişkinler gibi çılgınca dans edip başka insanlarla dalga geçerek eğlenmezler! Hatta bu tip ortamlarda çocukların sıkıldıkları gözlenmektedir. Bir çok deneyimimde çocukların “Öğretmenim ben oyuncaklarla oynamayı çok özledim! Ne zaman oyuncaklarımızla oynayacağız?” sorularıyla karşı karşıya kaldım. Eğlenmek eğer müzik eşliğinde olacaksa ideal olarak otuz dakikayı geçmemelidir (Yeni yıl, Milli Bayram veya parti kutlamaları dahil olmak üzere). Unutulmamalıdır ki okul öncesi çocuğu, oyun çocuğudur. Sıkıldıklarında ya ağlayarak ya da okullarından gitmek isteyerek tepki vereceklerdir.

    Evde kurallarla yaşayan çocuklar okula çok kolay adapte olur. Örneğin; Evde yemek zamanından önce ellerini yıkayan çocuklar, okulda bunu uyarı almadan ve olağan olarak yapar. Ayrıca; yine evde sofrada oturmaya alışkın çocuk yemek zamanında yemeğini bitirmeyi iyi bilirken, evde sofrada yemek yemeyi öğrenmeyen çocuk bunu başarmakta zorluk çekmektedir. Anlaşılan o ki ev ve okul paralel bir eğitim verebilirse yaşının gelişimine uygun başarılı çocuklar toplumumuzda boy gösterecektir.

    Kurumu seçerken çocuğunuza ne kadar hitap ettiğini çok iyi araştırmalısınız. Baskıcı ve yalnızca öğrensin de nasıl öğrenirse öğrensin mantığında olan kurumların çocuklarınızın psikolojilerinde derin izler bırakacağı unutulmamalıdır. Dünyanın her yerinde başarılı çocuklar kendilerini gerçekleştirmiş mutlu yetişkinler olarak toplumda yerini almaktadır. Çünkü toplumda çocukluğunu sıkıntılı yaşayan bireylerin yetişkinlikte sorunlu ve mutsuz yetişkinlere dönüştüğü gözlenmiştir. Çocuğunuz okulunda, evinde ve diğer sosyal çevrelerde mutluysa o sağlıklı bir çocuktur. Hatta sıkıntılı olduğu ya da kaygılandığı durumları sizinle paylaşabiliyorsa ve bunu seçtiğiniz kurum da destekliyorsa doğru bir seçim yapmışsınız demektir.

    Kurum ve öğretmen iç içe geçmiş bir eğitimi çocuğunuza vermektedir. Ayrı ayrı değerlendirmek mümkün değildir. Ancak eğitimin kalitesi açısından okul öncesi eğitimcisinin almış olduğu eğitim oldukça önemlidir. Eğitim Fakültelerinin Okul Öncesi Eğitimi Bölümlerinde okutulan dersler öğretmenlik eğitiminin ( Okul Öncesi Eğitiminde Matematik, Spor, Fen, Müzik öğretimi, Dili doğru kullanma konularında yeterli bilgi ve çeşitli tekniklerle verilmektedir.) yanı sıra çocuk psikolojisini öğrenerek staj deneyimleri sayesinde güçlenmektedir. Dünyaca bilinen ve araştırmalarına yıllar sonra bile güvenilen Piaget, Rousseau, Frobel, Freud ve Kohlberg gibi bilim adamlarının başarılı çalışmaları hakkında bilgi sahibi olmuş öğretmenler çocuklara kaliteli bir eğitim vereceklerdir. Bu hususta gönlünüzün rahat olması gereklidir. Ancak en önemli durum kalbinizin aldığı, güvendiğiniz ve inandığınız bir öğretmen ile çocuğunuzu yetiştirmenizdir. Elinden yüzlerce çocuk geçmiş bir öğretmen büyük bir bilgiye ve tecrübeye sahiptir. Anne-babalar sakin ve tutarlı olduğu sürece, çocuklar okullarına ve öğretmenlerine karşı sevgiyle yaklaşacak, ilerleyen süreçte de ailelerin kurum ve öğretmene karşı güvenleri artacaktır. Bu donanıma sahip olan öğretmene kurum destek verip yapacağı çalışmaların arkasında durursa; mutlu bir öğretmenin başarılı öğrencileri gözle görünecek gelişmeleri sergiler. Diğer taraftan kurum öğretmenini desteklemez, gün içinde bir çok yazı işi verip çocuklarla uğraşmak yerine yetişkinlerle ve prosedürle uğraştırırsa çocuk-öğretmen ilişkisinde uzaklık ve karşılıklı mutsuz olma durumu yaşanacaktır. Kurumun size haftalık bilgi alış-verişinde bulunması işleri kolaylaştırır. Gün içinde her şeyi (Olağanüstü kaza, hastalık vs. gibi durumlar hariç) size aktarması çocukları ihmal etmesine neden olacaktır. Yüz yüze karşılaşmalarda söyleyebileceğini söyleyen öğretmen, gün sonunda sizinle paylaşamadığı küçük kaza-yaralanmaları telefonla bildirecektir. Bu nedenle günün sonunu beklemeden öğretmene hesap sormak son derece ilişkileri zedeleyici bir tutumdur. Zaten güvenmediğiniz bir ortamda güvenmediğiniz bir öğretmenle eğitimi sürdürmek çocuğunuzun eğitim-öğretim intiharına neden olacaktır. Öğretmen açısından da sürekli veliyi ikna etmeye çalışarak moral bozukluğuna neden olacaktır. Bu durumda ne kadar bilgili becerikli ve en iyi kurumda eğitim veren bir öğretmen olursa olsun enerjisini çocuklara pozitif olarak yoğunlaştıramayacaktır. Velilerin çok dikkatli yaklaşarak öğretmenlere gerekli saygı ve güveni oluşturması da kurumun tutarlı tavrıyla alakalıdır. Bu noktada velilerin de kendi çocukları için ayrıcalıklı davranılma ihtiyacı duymaları hem kurumu hem öğretmeni hem de diğer velileri sıkıntıya sokacaktır. Çeşitli kaygılar nedeniyle kurum size bu imkanı tanırsa bu ilişkiler nedeniyle aynı kişilere uzun süreli eğitim veren bir kurum olamayacaktır. Bir veli olarak bu durumu yaratmamak ve okulun kurallarını değiştirmeye ya da eleştirmeye kalkmadan çocuğunuzun eğitim almasını sağlamak, kurumun-eğitimcilerin çocuklarınıza daha kaliteli başarılar sağlamasını destekleyecektir. Sonucunda da çocuklarınızın başarı meyvelerini, her geçen gün sizler biriktireceksiniz.

    Kurum, öğretmen ve veli üçlemesi birlik beraberlik içinde dürüst bir şekilde çalışırsa çocuklarımız sağlıklı yetişecektir. Bunun sonucunda da bilgisini doğrulukla kullanan, sağlıklı bireyler yetişecek; mutlu iş ve aile ortamları inşa edilecektir. Son yıllarda gözlemlediğim mutsuz ve hep daha iyisini bekleyen huzursuz yetişkinlerin toplumu yozlaştırdığı, çevresini de mutsuz ettiği dikkatimi çekmiştir. Böyle durumlardan kaynaklanan hep bir kıyaslama, taviz verme ortamında doğru insanların ezildiği ve haksız muameleler gördüğü örneklenmektedir. Sanki doğru olan kişi bağırıp çağıramaz ya da yalan söyleyip durumdan kendini sıyıramaz gibi algılanıyor. Bu da “Diğerlerinin” (Yanlış bir baskı uygulayan kişilerin) başarılı veya güçlü olduğunu çevrelerce algılanmasını destekliyor. Bu hatayı düzeltmek hepimizin boynunun borcudur. Zayıfı ezen, mutsuzu daha mutsuz eden, sıkıntılı insanları anlamaktan çok yargılamayı tercih eden insanlar toplumumuzdaki İNSANLIK’I kaybetmek durumundadır.
    Teşekkür etmeyi bilmeyenler de hiçbir zaman vicdanlarında huzura ulaşamazlar.

    Tüm öğretmenlerimize ayrım yapmadan, bilgilerini sonuna kadar kullanarak yetiştirdikleri çocuklar için; sevgi, hoşgörü ve saygıda sınır tanımadıkları için TEŞEKKÜR EDERİM…

    İndigo Yeni İnsanın Bilinci

    Yazar: Hale Karaarslan Tarih: 02 Eyl 2008

    Yazar: Hale Karaarslan
    İndigo Dergisi – Eylül 2008
    hale@indigodergisi.com

    İndigo yeni insanın bilinci. İndigo çocuk veya İndigo titreşimi taşıyan insan, diğer bilinçteki herkesle ayrı bir bilinçte olsa da, bu bir üstünlük değildir. Sadece farklılıklar nedeniyle İndigo bilinci taşıyan birey kendisinin farklı olduğunu hisseder. O, herkes gibi düşünmüyor, davranmıyordur. Kendi üslubu ve Ben Benim diyen bir edası vardır. Davranışlarıyla etrafındakilerden ayrılır…

    İndigo olmak! İndigo sadece bir bilinç! Ve başka manalar yüklemek, bunu bir kimlik edinip, kendini herkesten ve her şeyden ayrı tutmak, taraflı, yanlı düşünmek, bu bilinçte olmayan insanlarla aranızda uçurum yaratmak olmasın; sevginin birleştirici özelliğiyle birlikte, hoşgörü dolu, yasadığınız her şeyi gene yaşamınıza sizin çektiğinizin bilincinde, tekâmül etmek için kendinize verdiğiniz birer hediye olarak görün… Tüm olumsuzlukları, sevinçleri, neşeyi, şefkati, paylaşımı…

    Türkiye gibi güzel bir ülkede doğmuş olmayı ve yaşamayı, Allah in size verdiği armağanları görerek, farkında ve uyanık olun her an… Böyle yaşamayı seçerek, askla, sevgiyle bakın yaşama… İçinizden dışarı tüm bilgeliğinizi, ışığınızı yayarak, ışık olun… İnanmanın ötesine geçin. OLMAK denilen kavramı gerçek anlamda geçirin her anınıza… Tüm güzelliği sadece bulunduğunuz, yaşadığınız yere, ülkeye değil, tüm dünyaya, evrene salıverin… Barışı hayal edin… Kendi içinizde barışı yakalayıp, yargısızca salıverin içten dışa hoşgörüyle her şeyi…

    Tüm bunları “O” Olmak’ı, yaşamınıza geçirebildiğiniz gün, birliği daha fazla yaşarsınız ve barış içinde bir dünyayı.

    “O” olmak, tanrının size, insanlara sonsuz miktarda, sınırsızca sunduğu her şeyin farkında olarak yaşamaktır, sevginin ışığında yürümektir… Tüm insanlık bu bilinçle yaşayabildiği zaman, muhteşem zamanlar olacaktır…

    Bu zaman şimdi, şu anda yaratılabilir… Bu nasıl olur? Yaratıcının sizden göründüğü durumları yasayarak olur… İçimizde çok büyük bir güç var ve bu güç, her şeyi yaratıyor her an.

    Bilinçli yaratımları yasamak dileğim…

    Geniş Yürekler

    Yazar: Nihal Demir Tarih: 14 May 2008

    Otistik çocuklar okulunda rehber öğretmen olarak çalışan birinden yaşanmış olay ;
    okulda rehber öğretmen olarak çalışan bir öğretmen Musa..
    Okulun öğrencilerinden bir otistik çocuğun ailesi, bir gün Musa öğretmene dert yanıyor;
    Çocukları normalde çok su içmesine karşın; 3 aydır ağzına bir damla su koymuyormuş.
    ”Hocam, bize bişey söylemiyor… Bir de siz sorun..” diyorlar. Musa çocukla konuşuyor..
    Anlaşılıyor ki; bir gün öğretmen sınıfta:” Atatürk ölmedi, yüreğimizde yaşıyor.” demiş…
    ve küçük çocuk da, Atatürk boğulmasın diye, su içmeyi bırakmış…
    Sırf bu yüzden tam 3 ay boyunca su içmemiş..
    Ne yapsalar, çocuğu ikna edememişler.
    Musa, çocuğu yanına çekip, demiş ki;
    ”Biliyor musun, Atatürk çok iyi bir yüzücüdür..”
    Bundan sonra, küçük çocuk su içmeye başlamış.. söyleyecek tek kelime bulamadım..
    Bilmediğimiz ne yürekler var, ne saf, ne temiz, ne kocaman yürekler…

    Kristal Çocuklar ve Yanlış Anlaşılan Doğal Yetenekler

    Yazar: Hale Karaarslan Tarih: 08 May 2008

    Yazar: Doreen Virtue
    Daha önce belirttiğim gibi, Kristal Çocuklardan önce gelen kuşağa İndigo Çocuklar denmektedir ve onlar Kristal Çocukların gelebilmeleri için yolu açmışlardır. İndigoların ruhsal yeteneklerinden biri, onların, bir köpeğin korkuyu hissetmesi gibi, dürüstlükten yoksunluğu, sahtekarlığı hissedebilmeleridir. İndigolar onlara yalan söylendiğini, üstünlük taslandığını ya da kurnazca yönlendirmeye çalışıldıklarını anlarlar. Ve onların ortak amaçları yeni bir dürüstlük dünyasını başlatmak olduğundan, İndigoların içsel yalan dedektörü de onların ayrılmaz bir parçasıdır. Yine, bu savaşçı ruhu bazı yetişkinleri tehdit eder. Buna ek olarak, İndigolar evdeki, iş yerindeki ya da okuldaki yanlış, işlevsiz durumlara uyamazlar. Bu çocuklar -ilaçlarla uyuşturulmadıkça- kendilerini duygularından ayırıp, her şey iyi ve yolundaymış gibi davranırlar.

    Kristal Çocukların doğal, ruhsal yetenekleri de yanlış anlaşılır -özellikle, telepati yetenekleri, çünkü bu yetenek çoğunlukla onların diğer çocuklardan daha geç konuşmalarına neden olur. İndigoların başlatmakta oldukları yeni dünyada hepimiz sezgisel düşüncelerimizin ve hislerimizin çok daha fazla farkında olacağız; sözlü ya da yazılı iletişime o kadar çok bel bağlamayacağız. İletişim daha hızlı, daha açık ve daha dürüst olacak, çünkü bu zihinden zihne yapılan bir iletişim olacak. Şimdiden, giderek daha çok insan psişik yetenekleriyle temasa geçmektedir. Paranormale olan ilgimiz her zamankinden daha çok artmıştır ve bu ilgiyi bu konuyla ilgili kitaplar, TV programları ve filmler beslemektedir.

    Öyleyse İndigoları izleyen yeni kuşağın son derece telepatik olması hiç te şaşırtıcı değildir. Daha önce de değindiğim gibi, Kristal Çocukların birçoğu geç konuşmaya başlar ve onların ancak üç ya da dört yaşında konuşmaya başlamaları seyrek görülen bir şey değildir. Ama, ana babaları bu sessiz çocuklarla iletişim kurmakta hiç zorlanmazlar. Ana babaları onlarla zihinsel olarak iletişime girerler; ve Kristaller söylemek istedikleri şeyi karşı tarafa iletmek için telepatiyi, kendilerinin oluşturdukları bir işaret dilini ve (şarkı da dahil) sesleri kullanırlar. Sorun, tıp ve eğitim uzmanları Kristallerin “anormal” konuşma kalıplarına sahip olduklarına hükmettiklerinde ortaya çıkar. Kristal Çocukların sayısı arttıkça, koyulan otizm tanıları da artıp rekor sayıya ulaşması bir rsatlantı değildir!

    Kristal Çocukların diğer kuşaklardan farklı oldukları doğrudur, ama bizim bu farklılıklara hastalık tanısı koymamız neden gerekiyor ki? Eğer bu çocuklar evlerinde başarıyla iletişim kuruyorlarsa ve ana babalar herhangi bir sorunları olduğunu bilmiyorlarsa… o zaman soruınun olmadığı yerde onu neden yaratıyoruz?

    Otizmin tanısal kriterleri çok açıktır: Otistik kişi diğer insanlardan kopuk bir halde kendi dünyasında yaşar. Otistik kişi diğeriyle iletişim kurmaya ilgi duymadığı konuşmaz.

    Kristal Çocuklar ise bunun tam tersidir. Onlar geçmiş tüm kuşaklar arasında insanlara en bağlı, konuşkan, ilgili ve sokulgan olanlardır. Onlar ayrıca felsefidirler ve ruhsal olarak yeteneklidirler -ve görülmemiş bir sevecenlik ve duyarlılık düzeyi sergilerler.

    The Care and Feeling of Indigo Children adlı kitabımda, ADHD’nin (Dikkat Eksikliği Hiperaktiflik Sendromu) “Dikkat Daha Yüksek Bir Boyutu Arıyor” (Attention Dialed into a Higher Dimension) sözünü temsil etmesi gerektiğini söylemiştim. Bu söz bu çocuk kuşağını daha doğru olarak tanımlardı. Aynı şekilde, Kristal Çocuklar da otizm damgasını hakketmiyorlar. Onlar otistik değil, awetistikler (hulu uyandırıcılar)!

    Bu doğru, bu çocuklar karşılarında huşu duymaya layıklar, işlev-bozukluğu damgasına değil. Eğer herhangi bir şeyin işlevi bozuksa, eğer herhangi bir şey işlevini yapamıyorsa, bu, insan türünün devam eden tekamülüne uyum sağlayamayan sistemlerdir. Eğer biz bu çocukları hastalık damgası vurarak utandırırsak ya da ilaçlarla uyuşturarak bize boyun eğmeye zorlarsak, semavi alem tarafından gönderilen bir armağanı zayıf düşürmüş oluruz -daha o kök salmadan bir uygarlığı yıkmış oluruz. Allahtan, bunun birçok olumlu çözümü ve alternatifi vardır. Ve bize Kristal Çocukları gönderen aynı semavi alem, bu çocukları savunanlara ve destekleyenlere de yardım edebilir.

    Bu konuda (İndigo Türkiye grubuna ve dergiye) pek çok aileden gelen geri dönüşüme göre, cocuklardaki gözlemler Doreen Virtue’nın alttaki anlattıklarıyla parallellik göstermekte.

    Hale Karaarslan

    Arama

     Facebook'ta Paylaş