Cenaze partisi’ne davet. Ne için yas tutuyoruz bizler?

Olmadı değil mi? Birbirine düşman iki kelime… Biri acının, yasın en sadık ev sahibi; diğeri neşenin, gülümseyişlerin…Hiç düşlediniz mi, nedir ölümü bu denli acı kılan?

mutluluk

Tanrı’dan gelenleri minnetle kabul ederken bizler, ölüme neden siyahlar giydirir olduk? Bu satırları yazarken, yalnızca dört harften oluşan kuru bir kelime bile yetiyor ürperti vermeye… Sizler de okurken içleniyor olmasınız “Aman, nasıl bir konu bu böyle…” diye. Fakat, bulmak için hazineleri, bazen derinlere de inmeli… Bir düşlemek lazım; bir yakınımızı kaybettiğimizde, ne için yas tutuyoruz bizler? Giydiğimiz katran karaları ile, neye isyan ediyor gönüllerimiz?

Deyişimiz o ki: “Ölen kişi için yas tutuyoruz.”

Hayır.

“Bir yakınımı kaybettim.” demez miyiz?

Kaybeden bizleriz…

Bizler, her bir yakınımızı kaybettiğimizde, bizzat kendimiz için yas tutarız işin aslı.

Ben O’nu kaybettim. Ben bir daha onu göremeyeceğim. Ben nereye gitti bilemeyeceğim. Ben daha da yalnızlaştım; ben onu çok özleyeceğim…”

Bizleriz yüreğinden bir parçası daha alınan… Yas tutar, kendimiz için korkar, kendi ismimizi boğarız belirsizlikler denizinde… Zihnimiz, ölüm denen gerçekliği anlamak için derinlere bırakır kendini… Lakin,o kadar derindir ki bu koyu mavi sular; vurgun yer benliğimiz… İşin içinden çıkmak, tekrar suyun yüzeyine ulaşarak yüzümüzü güneşe dönmek , çokça vakit çalar ömrümüzden…

Sorabilseydik anne karnındaki bir bebeğe; ne çok korkardı doğmaktan… Değişimden; dokuz ay boyunca alıştığı o küçük dünyadan çıkmaktan…

Ölüm de böyle değil midir?

Tek farkımızdır ki; bilinçli bebekleriz bizler. Dünya yaşamı içerisinde, acılarla, başarılarla, bazen hüzünden; bazen mutluluktan düşen gözyaşlarıyla çevrili bir hayat yaşarken, günden güne büyüyor ruhlarımız… Herkesin vakti farklıdır malum; saat geldiğinde bizler de doğacağız…


Yaratıcıya varacağımız, aklın ermediği o derin sulara dalacağımız gün; varsın bir eğlence olsun. Kutlansın! Hasretin bittiği; ruhların sahibine vardığı, gerçek yurduna ulaştığı gün, neşeye bürünsün. Zift karası, yerini, sevgiliye kavuşmanın yüceliğine yakışır biçimde, rengarenk çiçeklere bıraksın…

Ya meşhur bir Gürcü geleneğinde olduğu gibi; cenazeler, şarkılarla, türkülerle sırtlarda uğurlansın, köyün şarabından içenler bir kadeh de mezara boşaltsın… Ya da Adem Yaşari’nin düşmanları karşısında öleceğini anladı an dediği “Korkmayın! Bugün benim öleceğim gün değil; doğacağım gündür!” cümlesi gibi; anısına yazılan şu satırlar ile hatırlansın:

“Bu, Adem’in ölümü değildir; ölüm anlıktır. Bu, Adem’in yaşamaya başladığı andır!”


Ruhsal Gelişimin Etikleri ve Kendi Yolunuzun Sınırları