Anasayfa » İlişkiler » Hasatsız Zamanların Aşıkları (1)

Hasatsız Zamanların Aşıkları (1)

Her başlangıç kendine mutlak bir son bulur!

“Rabbim bana bir hastalık vermiş, ama yanında bir de melek vermiş!” (Emre)

şulem ve Emre

Şulem ile Emre tanıştıktan kısa bir süre sonra Emre’ye konulan lösemi teşhisi onların tüm hayatlarını değiştirmişti. Emre’nin Şulem’den tüm kaçışları boşa çıkmış, her defasında meleğini yanında buluvermişti. Yaşamın acı doğurganlığı içerisinde gözlerini nerede açtıklarının hiçbir önemi yoktu. Önemli olan tek şey; kutsal saydıkları aşklarının gün gelip, gözlerini kapatmamasıydı. Aşk, onlar için ateşler içinde parçalanarak, yanıyordu. Çaresizlik mi? Çaresizlik denilen kelime, diğer tüm sözcükler arasında en kahpe olanıydı. Birbirleri için çölde su, kapkaranlık gecede kandil, okyanusun dibinde mercan gibiydiler. Her ikisi de, hem tende, hem ruhta kırılmış, ama kopamamış bir dal gibi salınıyordu. Hasat zamanı mı? Boşverin gitsin!

[quote]

Onlar hasatsız zamanların âşıklarıydı.

[/quote]

Ve bu hikâye geçmiş zamanların birinden ince bir sabırla çekilerek, kısa bir kesit olarak aynen şöyle dile getirildi:

Emre 41 derece ateş ile alev alev yanıyor, kemoterapiye cevap vermiyor ve bu yüzden onu hiçbir hastane kabul etmiyordu. Şulem yine tüm gücüyle dünyaya inat direniş merdivenlerini çıkmaya ant içmişti. Emre hastaneye yatmak zorundaydı, çektiği solunum yetmezliğinden dolayı solunum cihazına bağlanması gerekiyordu. Şulem tüm direnişlerinin sonunda onu bir hastanenin yoğun bakım servisine yatırmayı başarmıştı. Şulem’in yoğun bakım servisine girmesi yasak olsa da, sevdiğinden bir adım uzakta olmaya tahammül edemediği için azimle bir yolunu bulmuş ve girmesi yasak olan odaya girmeyi başarmıştı. Günler boyunca Emre’nin yatağının altına yani taşın üzerine gazete kâğıdı sermiş, hemşireler onu görüp dışarıya çıkartmasınlar diye günlerce saklanıvermişti. Sırf sevdiği adama ait olan  beden incinmesin diye ona toprak olmak ister gibiydi.

Öylesine geliveren sabahların birinde yoğun bakım odasının kapısı sert bir rüzgâr ile açıldı ve içeriye doktor girdi. Doktorun odaya girmesiyle Emre’nin kusması aynı ana denk gelmişti. Artık ciğerleri iflas ediyordu. Şulem iki elini açıp, tüm acıları avuç içlerine toplamaya çalışsa da, fırtınanın savurduğu deniz misali yoğun acı her yere durmaksızın boşalmıştı. Kahpe çaresizlik  sırıtarak, zifiri yüzünü her defasında azimle gösteriyordu. Emre hiç durmadan kusarken doktor,  “Ben daha sonra gelirim ve artık sizinle mutlaka konuşmam gerek,” diye odadan ayrıldı. Şulem etrafı temizlemeye çalışırken Emre bitap düşmüştü. Birkaç dakika sonra kapı tekrar açıldı ve hayat, kaçınılmaz konuşmayı  kayda almaya başladı. Hayatın kayda aldığı bozuk sesten çıkan sözler aynen şöyle diyordu:

– “Aylardır buradasınız. Ne yazık ki, denediğimiz hiçbir  tedavi sonuç vermiyor. Artık yapabileceğimiz hiçbir şey kalmadı. Herşeye hazırlıklı olmalısınız!”

Herşey!

Neydi bu herşey?

Ölüm mü?

Oysa onlar, üç senedir ölüm denilen şeyi ölümsüzlüğe çevirmişti. Gitmeleri, üzerlerine giyilemeyecek kadar küçük biçmişlerdi. Doktorun son sözleri sırasında Emre yatağında yatıyor, Şulem ise ona sırtı dönük şekilde ayakta duruyordu. Şulem’in gözünden akan yaşlar hastanenin zeminine balyoz gibi iniyor, mimiklerini kendinden bile saklamak için büyük çaba sarfediyordu. Doktor kapıdan çıkar çıkmaz kalan son gücüyle Emre yatağından kalkmış ve haykırmaya başlamıştı.

“Defol git! Odamdan ve hayatımdan hemen defol git! Allah belanı versin. Benim yanımda ne işin var? Beni neden bu kadar çok seviyor ve neden kendini bu kadar çok sevdiriyorsun? Sen olmasaydın, ben buralardan çoktan gitmiştim. Sen olmasaydın, en azından gözüm arkada kalmayacaktı! Neden, neden, neden…”

Emre odadaki herşeyi kırıp döküyor, çarşaflarını parçalayarak savuruyor, cılız bedeninde kalan son gücü de acısını dışarı akıtmak için kullanıyordu. Şulem, bedeni ve zihnindeki tüm haykırışları ondan saklıyor, ama bir tek hâkim olamadığı gözyaşları ile onu öylece seyrediyordu. O an elinden gelen tek şey buydu. Dudaklarından çıkan birkaç çelimsiz söz, odaya usulca yayıldı.

–  “Yeter, lütfen dur! Dur artık! Bak göreceksin bunu da atlatacağız, başaracağız.”

– “Madem başaracağız, öyleyse neden ağlıyorsun, neden?”

– “Ağlıyorum, çünkü sana hâkim olamıyorum.”

“Hayııır! Biliyorum! Öleceğimi sen de adın gibi biliyorsun!”

Şulem sustu. Sustu, çünkü evet biliyordu! Üstelik bunu bilen sadece o değildi. Bu oda, bu yatak, bu çarşaflar, nefesi çalınmış hava, soğuk zemin, mühürlü duvarlar, atılmamış tüm çığlıklar ve herkesin bildiği gibi o da biliyordu. Ama o dâhil hiçbiri bunu Emre’ye itiraf edemeyecek kadar ‘Emre’ olmuştu. Ve sessizlik şöyle dedi:

[quote]

“Dağ olsam virana meyleder miyim?

Acı söz olsam, yüreğe zerrece iner miyim?

Bak bendeki yürek safi ‘sen’ olmuş.

Beni senden ayrı koysan, ben bir ‘tek’ eder miyim?”

[/quote]

şule

Evet  dostlar, bu hikaye burada bitti sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Yüreklerinizi sabırla açarak, Şulem ile Emre’nin aşkını seyreyleyin. Anlamak için okuyun, hissetmek için sağ elinizle sol göğsünüze dokunun ve solunuzdaki ateş sizi yakana kadar orada öylece durun.

Düşünün! Kim için, ne için, ne kadar süre sabredebilirsiniz? Kim için neleri göze alabilir, nelerden vazgeçebilir, nelere göğüs gerebilirsiniz? Hiç açamayan bir çiçeği sevebilir, sırf o koparılmasın diye siz kopabilir misiniz? Zamana okunan meydanlarda zamansız kalabilir misiniz?

şulem ve biz

Bu âşıklar için gökten sadece tek elma düşmüş. Düşmüş düşmesine de, bize de bu ‘al’ elmayı seyreylemek kalmış.

Kim bilir?

Arkası ha bu gün, ha yarın.

Şimdi siz, o vakte kadar sadece hoşça kalın. Hoşça kalın.

İlgili yazılar

Yazar: Serpil Çavuşoğlu

1973 İstanbul doğumluyum. 'İlgi alanlarım şunlar ya da bunlar' diyemem. Her şey ilgi alanıma girebiliyor. Orta okul zamanlarımda tuttuğum günlük sayesinde, kalemin sırdaşlığını keşfettim. Sırdaşlık dediğim şey, zamanla kelimelerin dansına döndüğünde 'yazmalıyım' dedim ve iki senedir yazıyorum. Sosyal Sorumluluk Projelerine karşı olan hassaslığım, günün birinde beni İndigo Dergisi ile buluşturdu. Kutsal amaçlar üzerine gerçekten azimle mücadele veren; dernek, vakıf, kurum ya da kuruluşların çalışmalarına aktif olarak katılmaktan mutluluk duyuyorum. Engelli bireylerin aileleri ve toplum içindeki uyuşmazlıklarını çocukluk yaşlarımdan itibaren derin bir yara olarak görmüşümdür. On dört yaşındaki oğlum Cansın'da, engellerini azimle aşmaya çalışan bir delikanlıdır. Beni en çok mutlu eden şey; konuşamayan yüreklerin sesi olabilmektir. Yazdım, yazıyorum ve yazacağım. Yaptım, yapıyorum ve yapacağım.
21