McDonaldlaştıramadıklarımızdan mısınız?

Siyasette de Mcdonaldlaşma yaşanıyor. Sınırlı menü, benzer tat ve koku. Small, large ve extra large. YE ve GİT!*

Siyasette de Mcdonaldlaşma yaşanıyor. Sınırlı menü, benzer tat ve koku. Small, large ve extra large. YE ve GİT!*

Hasbelkader, öğle yemeği için Mcdonalds ve Burger King gibi kapitalist bir restorana gittiğinizde, insani tüm unsurların kaybolduğunu, her şeyin mekanikleştiğini ve olağanın dışına asla çıkılmadığını fark edeceksiniz. Çiğ köftecideki gibi ”Benimkinin marulu fazla olsun usta!” diyemediğinizi, kasiyerlerin sohbete ne denli kapalı, sandalyelerin ne denli rahatsız olduğunu, gevşemeyi engelleyen uyarıcı renk olan kırmızının hakimiyetini ve tüm bunların esasında tek bir mesaja indirgenebileceğini: ‘Yemeğini ye ve defol git!’

Esasında günlük yaşamın her alanına sirayet etmiş olan bu duruma, sosyolojide Mcdonaldlaşma denmektedir. Tanımlamak gerekirse; bir pratiğin fabrika ayarlarına sabitlenmesi, duygulardan arındırılmış, ruhsuz bir ritüele dönüştürülmesi. Robotlaşmak, hissizleşmek, sadece yapmak, gerektiği için yapmak, belki milyonlarca defa yapmak ama hepsinde de aynı şekilde yapmak.

Kısacası; günde üç yüz hamburger hazırlayan çalışan için, detayların önemi yoktur.

Tarihe baktığımızda, Mcdonaldlaşma durumunun en çarpıcı örneği, Yahudi Soykırımı‘dır. Bilindiği gibi, Yahudiler son derece sistematik şekilde katledilmiştir. Trenlerle birer mal gibi taşınmışlar, itinayla gaz odalarına istiflenmişler ve ustaca zehirlenerek öldürülmüşlerdir. Yakılan cesetlerin dumanları fabrika bacalarında tütmüştür. Sonra yeni trenler gelmiştir… Ve yeni trenler… Tıpkı seri üretim yapar gibi, iyi ya da kötü tüm hislerden arındırılmış, mekanik ve rutin bir katliamdır bu. Nazilerin hiçbir Yahudi ile kişisel husumeti olmamıştır oysa, olmasına gerek de yoktur.

Kısacası; günde üç bin Yahudi öldüren Nazi için, detayların önemi yoktur.

Öte yandan İktidarın Mcdonaldlaşma Durumu vardır ki, ülkemizdeki yerel seçimlerden önce değinilmesi gereken bir diğer konudur. Sevgili okurlar, Platon’a göre, sağlıklı toplumlarda hiçbir birey, yönetici olmak istemez. Çünkü yönetici olmak ağır bir sorumluluktur; elinizi taşın değil, kayanın altına sokmanız gerekir. Hele ülke yönetmeye gönüllü olmak tam manasıyla çılgınlıktır! Akli melekesi yerinde olan, böylesine çileli bir yükten olabildiğince süratle kaçar! Eğer bir toplumun mensupları muhtar, kaymakam, belediye başkanı veya başbakan olmak için birbirleriyle yarışıyorsa, yönetme sevdalısı adamlar piyasada cirit atıyorsa; o toplum veremlidir!

Demek ki Platon’a göre hastalıklı bir toplumda yaşıyoruz, çünkü herkes yönetmek istiyor. Çünkü herkes, kapitalizmin kuşattığı devletimizin fabrika ayarlarının bilincinde… Günümüzde bir rey için kılıktan kılığa giren, ömrünü iktidar koltuğuna adayan adamlar görüyoruz. İsmi ya da cismi önemli değil, lütfen sözlerimi ideolojik algılamayınız. İktidara kim gelirse gelsin, kendi oligarşik çekirdeğini (ya da burjuva sınıfını) kurar, milli sermayeyi bu çekirdek etrafında döndürür. Stratejik önem taşıyan bütün kamu binalarına adamlarını yerleştirir, kadrolaşır, muhafazakarlaşır, statükosunu korumak için demokrasiden taviz vermeye başlar, saldırganlaşır… En kötüsü ise, tüm bu yaptıklarını meşrulaştırmak için her yolu dener.

Kısacası; oyların yarısını alan bir parti için, çaldıklarının önemi yoktur.

‘Devrimi korumak için diktatörlük yapılmaz; diktatörlük kurmak için devrim yapılır’ der George Orwell. Bu cümlesini de Hayvan Çiftliği kitabında harikulade işler: Kendilerine zulmeden insanları nihayet çiftlikten defeden hayvanlar, yönetimi ele geçirmiştir. Mutlu günlerin geleceğini zannederler; ancak çok geçmeden yönetmeye en meraklı olan domuzlar, yeni diktatörlük kurarak insanların yerine geçerler.

Napoleon

Hain domuz Napoleon, sert politikalarıyla çiftliğe kök söktürür. Zavallı hayvanlar, yağmurdan kaçarken doluya tutulmuşlardır. Tıpkı monarşiyi el birliğiyle yıkan Rus halkının, 1924’de Stalin’i başına getirmesi gibi ya da Almanların 1. Dünya Savaşının yaralarını Hitler’le sarmaya kalkışması gibi…

İktidarın Mcdonaldlaşma durumundan kasıt tam olarak budur!

Bir tarafta insanlar vardır, diğer tarafta sistemler. İnsanların duyguları ve vicdanları vardır; ancak sistemler acımasızdır. Oyunuzu kime verirseniz verin, hayat şartlarınızda kayda değer bir değişim olmayacağını bilirsiniz. Politikacıların yalan söylediğini bilirsiniz, aslında en iyi yalanı seçersiniz sadece. Kapitalizmin iktidarlara bahşettiği rolün asla değişmeyeceğini, kadrolaşmanın, burjuvalaşmanın ve adam kayırmanın homo sapiens genetiğinde olduğunu bilirsiniz.

Ancak halen geleceğe yönelik umudunuz varsa, bilmelisiniz ki o asil kan Mcdonaldslaşma da değil, mahallelerimizin lokantalarında mevcuttur.

Son Bir Not:

nikita kruşçevYazımı Ali Çimen’in Tarihi Değiştiren Diktatörler kitabından bir alıntıyla bitirmek istiyorum:

‘… Dünyanın en acımasız diktatörü Stalin kalp krizi geçirip öldükten sonra ‘Kral Çıplak’ diyebilen ilk kişi Genel Sekreter Kruşçev olacaktı. İlk kez birisi buna cesaret edebilmişti. Krusçev katıldığı toplantıların hepsinde ‘Stalin işkenceci bir katildir!’ diyerek Rus halkına sesleniyordu. Yine benzer şekilde Stalin’i lanetlerken, kalabalıktan birisi bağırarak, sözünü kesti:

‘Sen de yanındaki adamlardan biriydin. O zaman onu neden durdurmadın?’

Krusçev sinirlendi:

‘Kim o bağıran?’

Ortalık ölüm sessizliğine gömüldü. Kalabalığı süzen Krusçev sakin bir ses tonuyla devam etti:

‘İşte şimdi anladın neden durduramadığımızı…’

**


(*) Prof.Dr.Halil İbrahim Bahar

Toplumların Mcdonaldlaşma Durumu, George Ritzer’in kuramıdır. Teşekkürler Ritzer.

Ayrıca hocam Prof. Dr. Himmet Hülür’e de katkıları için teşekkür ederim.


Yalandaki seçimim: Edebiyatçı mı siyasetçi mi?