Üçüncü sınıf yazarlar kahvehanesindeki topuk sesleri

İnsanın büyük yanı amaç değil, bir köprü olmasıdır; insanın sevilebilecek yanı bir karşıya geçiş ve batış olmasıdır. Friedrich Nietzche’nin bilge Zerdüşt’ü henüz böyle buyurmadan, yaşamın başladığı gibi sürüp gitmesinden başka hiçbir umudu olmayan insanların korkusunda batıyorduk oysa ve ayaklarımızın dibe vurmasına henüz vakit vardı.

Üçüncü sınıf yazarlar kahvehanesindeki topuk sesleri

Yeni bir bakış, tutkusuz, basit bir saydamlık. Bir kadın geçiyordu bu saydamlığın içinden ve o sırada sabahçı kahvehanelerinin uyku mahmuru masalarında üçüncü sınıf öyküler düşlüyorduk. Saydamlığın içinden sessizce geçmeye çalışıyordu bir kadın, teni safran rengiydi, yüzü içinden geçenleri belli etmiyordu ve kadınca hali son derece etkisizdi. Kaçar gibi geçerken düşlerimizin sözcüklerinden, topuk sesleri kalıyordu geride ve biz üçüncü sınıf hayatların adamları, karanlığın içine giremeyecek kadar bağlıydık solgun ışıklara. Endişeli, ölümlü, geçici ve küçük tasarıların içinde yitecek olan kadın, hareketsiz ve donuk bakışlarımızın karşısında kısa bir an durdu; bir saç tutamını geriye atmak için ellerini şakaklarında gezdirirken topuk sesleri susmuştu.

Bir adım daha atıp kendimizi dibinde bulacağımız utanç uçurumları belirdiğinde, düşmemek için verilen çaba ne kadar anlamsız kalıyordu. Dövülmüş, sarhoş olmuş, kovulmuştuk; gideceğimiz yere varacak cesareti gösteremiyorduk. Boşluğa baktıkça başımız dönüyordu. Utancın bizi dipte beklediğini sanıyorduk. Yaptığımız her eylemde utanmayı seçmiştik. Neden atlamıyorduk? Neden atlamamayı seçmiştik? Bütün dünya, omuzlarımızda yalanlarla ağırlaşmışken ‘Batmak’ bir devrimin anahtarı olmayacak mıydı?

Üçüncü sınıf yazarlar kahvehanesindeki topuk sesleri

‘İnsanın büyük yanı amaç değil, bir köprü olmasıdır; insanın sevilebilecek yanı bir karşıya geçiş ve batış olmasıdır.’ Friedrich Nietzche’in bilge Zerdüşt’ü henüz böyle buyurmadan, yaşamın başladığı gibi sürüp gitmesinden başka hiçbir umudu olmayan insanların korkusunda batıyorduk oysa ve ayaklarımızın dibe vurmasına henüz vakit vardı.

Başlangıçların olmadığı ve girişilecek anlamsız işlerin bittiğinin bilinmesine rağmen yine de harekete geçmek, sıcağın ve sivri sineklerin şarkısında tüm caddelerin çıkmaz sokaklarına varmaya çalışmak, bir tür inancını yitirmiş din adamlarının afyonlanmış düşlerine dalarak fatihalar okumaya benzeyebiliyordu sadece.

Yazdıklarımız bir cinayetti. İşlediğimiz cinayetlerin faili belli olmasın diye düzmece deliller yaratır, okuru ağdalı üslubumuzla detaylara gömer, nefessiz bırakırdık. Oysa, tekrar tekrar suç mahalline dönmemizin ne anlamı olabilirdi ki, tanıklık ettiğimiz ve kabul edemediğimiz farklı bakış açılarında gizli olan, cinayetimizin ne kadar basit olduğu muydu?

İçmesini bilmeyen alkolikler gibi itiraflarımıza gülüp geçilirdi. Tek dublenin yaydığı anason kokularında, içinde bulunduğumuz mekan ve eşyalar bükülürken, kalemimizden çıkan asi sözcükler komşuları rahatsız eder ve semt karakollarında devlet bizi ayıltırdı!

İhanetin en koyusu yaşanırken ödünç alınan yataklarda, batışın olabilmesi için siyah bir korkunun hüküm sürmesi gerekiyordu. İsimlerin, kariyerlerin ya da alt- üst sınıftan olmak sadece ironi kabul edilebilirdi. Kahramanlarımız olan kadınlar kıskanılmak istediler, hesap sormamızı ya da tam bir bela olmamızı, aslında sıkıldıkları hayatlarında daha da tüketilmekti aradıkları! Aşkın termometresi istenilen dereceye ulaşamadığında gittiler. Susarak gittiler ve dönmediler. Adları kaldı geride. Parfüm kokuları ki, aynı kokuyu kullanan biri asla sevilmedi bir daha. Öpüşlerin kaldığı cinayet mahalinde tüm delilleri gizlemek ve karartmak için yazdık öykülerimizi.

Nefretin ve korkunun krallığında titreyerek aradığımız batış; suskunluğun paramparça ettiği ve toprakların altını üstüne getirecek olan yıkım, işçilerin alın terinden gusül abdesti alan tüccarların kuruyan barajlara sürgün edilmesiyle başlamalıydı. Doğrusu bu olmalıydı!

Arkamızdan buzlu rakıların içilmeye devam edildiğini düşünmek, denizin dalgalarından şiirler toplandığını, en sevdiğimiz caz parçalarının ıslıkla çalınacağını bilmek batışın gerçekliğiydi ve üçüncü sınıf öykü yazarlarına yönelik olması gereken böyle bir eylem, salt içimizin rahat olmasına neden olabilirdi; fakat, bizimle beraber tüm evrenin ve yaşamın batacağı inancı kibirden başka ne olabilirdi ki?

Bir cenaze, bir yıkım, bir düğün veya ulusal bir afet bahane olabilir miydi cesaret edemediğimiz gözyaşlarımızı dökmemize? Utangaç bir hüznü geri gönderme olgusunu çıkarıp atmalıydık yazıdan; en yazarca hareket bazen salya- sümük ağlama olmalıydı.

Üçüncü Sınıf Yazarlarİnsanlığın sevgisi ne kadar somut göstergelere ve vazgeçilmeyen ritüellere dayanıyordu. Kapıların yalnız odalara açıldığı zamanları gösteriyordu maarif takvimler; ebeveynlerimiz ülkeyi kurtarma ütopyası peşinde koşup vurulurken yağmurlu akşamlarda, düşlerimizin önüne barikatlar kurardık kimsesizliğimizde, hiçbir öğretmenin veremeyeceği bir ödev ve öğretemeyeceği bir konuydu hüzün; bu denklemi çözmek istedikçe kendi bedenimiz sıcaklığına kaçardık, öylesine kirli ve suçlu.
Ya da annelerimizin bir arkadaşı, mutsuz ev kadınlarından biri gelmiştir yalnızlığımıza, önce derslerimizi merak edip, sonra kız arkadaşlarımızla ilgili fantezilerimizi sorarak.

Kendi bedeninde dolaşırken elleri, sesi titremektedir, seni suç ortağı yapmak istemektedir mutsuzluğuna. Yüzünün kızarması, utanman boşuna, kurtarıcın asla gelmeyecektir. Ruhunu ilk böyle yaralarlar, vurgun yemiş kötürüm denizciler gibisindir. Önüne konulan tek seçenek bu suç ortaklığının kirli sırdaşlığında zevk kölesi olmandır. Yasağın, gizemin ve tacizlerin şeytani tüyü dokunmuştur sana. Tüm kadınlar, tertemiz doğursun diye seni yeniden, içine girmek istersin hepsinin. Kusursuz olmak için hep yeniden yaratılmak istersin; ama, kürtaj masalarında parçalanıp bırakılan bir ceninden öteye geçmez düşlerin!


Masumiyetimiz öldürüldüğünde en acımasız seri katile dönüştük. Geceler boyu en yetim saatlerde alkole boğulup, acımasız fantezilerin sözcüklerinden tiksindik. Toplumun savunduğu tüm ahlaki değerlerin ötesine geçerek, ensest saldırıların hiçbirine direnemedik.

Bu doğru olamayacak kadar sahte bir geçmiş-gelecek ve aldatmacaydı. Caz müziği bir başlangıç olabilirdi evet! Sevişmeler aldanış. Ya yolculuk? Yolculuk dikey olmak ve çıkış üzerine mi kurulmak zorundaydı?

Çıkış: Batarak ulaşabileceğimiz dipte olabilir miydi? Topuk sesleri yankılanmıyordu karanlığın içinde, çaylar yazdıklarımızın üstüne dökülürken, temiz birer sayfa çıkarttık ortaya.