Sevginin gücü ve hayatı sevmenin sanatı

Sevginin anlamına yönelik eğilim göstermek, sevginin de yaşamak gibi bir sanat olduğunun bilincine varmak demektir. Sanatın ustalığına erişmek için kuramsal ve pratik bilginin harmanlanması, deneyimlenmesi gerekir.

sevginin gücü sevgi mutluluk neşe kardeşlik dostluk

İçinde büyüyen kıvılcım alevlenip evreni yüreğine taşıdığında bil ki gönül gözüyle bakmaya başlıyor insan. Öğreniyor, öğrenmek zorunda hissediyor kendini… Ya öyle olmasa, her şeye kapalı, tepkili ya da önyargılı… Nasıl yürütür o halde hayat denilen yolculuğunu… Ya bu kadar mekanik mi? Evet evet ruh katılmamış olmak, hislerin alemine inememek, bir metalden farksız olmaya benzemek mesela. Sanat bu yüzden başka… Hayatı sevmek de bir sanat olsa…

Bir sanat olsaydı hayatı sevmek, daha çok öğrenmek için can atardı belki de insanoğlu. Farkına varabilse belki de uğraştığı tüm şeylerin boş ve gereksiz olduğunu anlayabilirdi. Tek bir şarkının değil de, birçok melodinin tınıları gibi kulağa hoş gelen her şeyi daha iyi algılamaz mıydı sizce? Ya gök kuşağının tüm renklerini daha ayrıntılı görmez miydi? Sanat, yalnızca görmek değildir ki aynı zamanda derinliğiyle de titreyebilmektir adeta. O hissiyatta olmak da sevgiye kapılarını sonsuza kadar açmak demektir. Çünkü bilmediği bir şeyi sevemez insan. Sevmeden de o safhaya ulaşmak mümkün değildir. Derinliğin barındırdığı her şey incedir, incinmeye yatkındır. Sevgi de kırılır sanatta… Bu yüzden güzel ve iyi olanıyla, vicdanıyla, sesiyle, soluğuyla vardır sanat… Yoksa koskoca evreni zorluklarıyla ifade etmek kolay mıdır? Sevgi kadar yüce, yüce olan kadar sanat birbirini tamamlar ve daima üretirler. Durmak bilmeyen bir heyecanın doruğuna ulaşmak istercesine… sevginin gücü çocuk anne kardeşlik dostluk sevgiSanatı da oluşturan duygular, koşar adımlarla gitmek ister. Bu büyük haz duygusunun, enerjinin ya da hareketin altındaki coşku sanatın her dalına ilham verir. Dünyayı görülenin ötesinde algılamaya başlamış olmak büyük çabaların sonucudur.

Size başka türlü bakmanız için şunu söyleyebilirim ki hayatı sevmenin de bir sanatı vardır. Nasıl ki, değerli bir sanat eseri takdire şayansa, sevmek de öyle basit yollardan ulaşılan bir varış noktası değildir. Sevginin anlamına yönelik eğilim göstermek, sevginin de yaşamak gibi bir sanat olduğunun bilincine varmak demektir. Sanatın ustalığına erişmek için kuramsal ve pratik bilginin harmanlanması, deneyimlenmesi gerekir. Sevgiye de verilen özveri yalnız deneyimlerimiz değil, aynı zamanda bilgi birikimimizin de oluşturduklarıdır. Yaşamlarımızın sentezi neyi ne kadar bildiğimizdir. Başarı, itibar, para, güç gibi faktörlerin günümüzde yoğun öncelik verildiği bir toplumda ruhun kazancı olan sevgiyi unutuyor muyuz? Sevmeyi öğrenmek bunların yanında bir lüks müdür?

Hemen herkes sevginin önemli olduğunu düşünür

Birbirine değer vermek de öyle; “sana değer veriyorum” ve içten içe “yetmiyor mu” şeklindedir. Sevginin de zamanla hem de verimli zamanla ilgisi olduğunu hepimiz biliriz. Eğer yetmiyorsa orada bir noksanlık vardır. Emek harcamadan başarılı olmak nasıl mümkün değilse biraz da sevgi için harcasak bu zamanı paylaşabilmenin mutluluğu doğmaz mıydı? Bir heykeltraşın dokunuşları nasıl etkiliyse sevginin de oluşumu için günlerini, aylarını hatta yıllarını dahi feda etmektir uğruna. İnsanın içindeki etkin gücü ortaya çıkaran sevgi, kişinin kendi bütünlüğünü, bireyselliğini koruyarak gerçekleştirdiği birlik duygusundan, duvarları yıkan ve birleştiren bir değerden yükselir. Öyle ki sevgi zorlama olmadan sadece insanın özgür iradesiyle yaşayabilen bir eylemdir. En önemlisi de sevgide almak değil, vermek eylemidir aslolan. Bu edim öncelikle maddi dünyadan değil, insana özgü dünyadan bir şeyler vermek demektir. Bir kişinin bir başkasına verebileceği en değerli maneviyat da kuşkusuz kendi yaşamından bir şeylerdir. İçinde yaşattıklarıdır, sevinçleri, ilgisi, anlayışı, bilgisi, nüktesi veyahut hüznü… Dışına yansıttığı her türlü içsel benlik sevgiyi harekete geçiren bir bütünlük, yaşama minnetle bağlanmak ve sevinci paylaşmak haline dönüşür. Sevgi de sanatta olduğu gibi üreten bir güçtür. Güçsüzlük ise sevgi üretememektir. Üretemeyen sanat, yok olmaya yüz tuttuğu gibi sevgi de gücünü alamazsa ne yazık ki terkedilmeye mahkum olur.

“İnsanı insan olarak düşünün ve onun dünya ile ilişkileri de insanca olsun, o zaman sevgiyi sadece sevgiyle, güveni güvenle değiştirebilirsiniz. Eğer sanattan tat almak istiyorsanız, sanatkarca eğitilmiş olmanız gerekir. Eğer başka insanları etkilemek istiyorsanız, onlar üzerinde gerçekten uyarıcı ve geliştirici etki yapan bir kişi olmalısınız. İnsanlarla ve doğayla olan her ilişkiniz, sizin iradenizin nesnesi olan, gerçek bireysel yaşamınızın en net yansıması olmalıdır. Eğer sevginiz sevgi doğurmuyorsa bu, sevginizin sevgi üretmediği anlamını taşır. Eğer seven kişi olarak yaşamınızı ortaya koyuyor ama sevilen bir kişi olamıyorsanız, sevginiz güçsüzdür, şanssızlıktır”. Karl Marks

Sevgi, sevdiğimiz şeyin büyümesi ve yaşaması için gösterdiğimiz etken ilgidir. Bu ilginin olmadığı yerde sevgi de yoktur. Bize çiçekleri sevdiğini söyleyen birinin, onları sulamayı unuttuğunu görürsek çiçekleri gerçekten sevdiğine inanır mıyız?

Tanrı ve Yunus Peygamber ile sevginin gücü üzerine

Tanrı Yunus peygambere, Ninevah’a gitmesini, orada oturanlar eğer günah yolundan dönmezlerse cezalandırılacaklarını söylemesini buyurmuş. Yunus peygamber, Ninevah’ta oturanların tövbekar olup tanrının onları bağışlamasından çekindiği için görevini gerçekleştirmekte zorlanır. Aslında adalet ve düzen anlayışı güçlü biridir. Ancak görevini yapmamak için kaçarken kendini bir balinanın karnında bulur. Burada yaşanan, sevgisizliğin ve dayanışma duygusundan yoksunluğun temsili soyutlanma ve hapsolma durumudur. Tanrı Hz. Yunus’u yine de korur ve Ninevah’a tekrar gönderir. Orada Tanrının dilediği öğütleri verir ve çok korktuğu şey gelir başına. Ninevah’ın insanları, tövbekar olup yollarını değiştirirler ve böylece Tanrı da onları bağışlayarak, kentlerini yıkmaktan vazgeçer. Yunus peygamber, düş kırıklığına uğramış ve öfkelenmiştir. O, merhamet değil, adalet istemektedir. Sonunda Tanrının onu güneşten korumak için yarattığı ağacın gölgesinde dinlenirken Tanrı ağacı kurutuverince Hz. Yunus’un canı sıkılır ve kızgın bir şekilde Tanrıya şikayet etmeye başlar. Tanrı ona şu cevabı verir; Bir gecede yetişip bir gecede soluveren, uğruna hiç çaba harcayıp büyütmediğin bir ağaca acıyorsun. Öyleyse ben ne diye içinde sağ ellerini sol ellerinden ayıramayan, on iki bin kişinin ve bir sürü hayvanın yaşadığı o büyük kent, Ninevah’ı bağışlamayayım. Tanrı, Hz. Yunusa sevginin özünün, bir şey için harcanan emek; bir şeyi büyütmek olduğunu, sevgiyle emeğin ayrılamayacağını anlatır. Kişi, uğrunda emek harcadığı şeyleri sever ve sevdiği şeyler için emek harcamaktan asla kaçmaz. Yunus peygamber, kendini Ninevah halkına karşı sorumlu hissetmiyordu. Oysa insan kendi kendisi için duyduğu sorumluluk duygusunu başkaları için de duysa hayatın daha güzel yanlarını da görebilirdi. Üzerine düşen görevin sorumluluğu, sevginin bir diğer unsuru olan saygıyı içerir. Saygı, korkmak ve çekinmek değildir. Aksine bir insanı olduğu gibi görebilme yetisi, onu özgün bireyselliği içinde değerlendirebilmektir. Eğer birini seviyor ve saygı duyuyorsanız o kişinin bağımsızlaşması için uğraşırsınız. Size hizmet etmesini beklemek değil, kendi istediğince, dilediği gibi büyüyüp gelişmesini istersiniz. Sömürü altında kalmadan ve koltuk değnekleri olmaksızın ayakta durabilmek dirayetiyle insan kendini gerçekleştirebilir. Ve bağımsızlığını kazanan insan ancak özgürlüğün temelleri üzerine varolur. Sevgi de özgürlüğün barındığı yerde değil midir?

Bazen sevmek öğrenmenin tek yoludur. Bir olmak edimi ya da paylaşmak diyelim yanıtlarını aradığımız soruları kapsar. Sevme, bir başka dünyanın içinde bulunabilmenin, kendimizi, birbirimizi, insanı keşfedebilmenin kapılarını aralar. Nihayetinde ortak bir paydada yürüyebilmek ve bütünlük sağlayabilmenin mutluluğu, hayata anlamını veren sevme sanatından ileri gelmektedir. Sıkı sıkıya bağlanmak, olumlu ve olumsuz yanlarıyla hayatı sevmek bir sanattır.

sevginin gücü anne çocuk sevgi mutluluk

Biz bu hayatta sevilme ve sevmeye nereden başladık?

Çocukluğumuzdan ya da en başı olan bebekliğimizden, annelerimizden mesela. Ne zor bir imtihandır ki Hz. Muhammed, cenneti annelerin ayakları altına serebilen hadisini sunmuştur onlara. En saf ve en temiz duygular analık duygusudur. Ve sevginin koşulsuz sevginin en büyük örneği olan verme edimi de buradan doğar. Çocuğun büyüyüp geliştikçe sevgiden, ilgiden doyum almasını, birçok şeyi artık fark edebilir kıvama gelmesini sağlar. Nesnelere isim vermeyi, dokunmayı, soğuğu sıcaktan ayırabilmeyi, ana kucağının sıcak yerin sert, kağıdın hafif olduğunu öğrenir. İnsanlara yaklaşmayı, sosyalleşmeyi, gülümsemeyi ya da dudak bükmeyi öğrenir. Sevgiden yola çıkarak ne çok şey öğreniyoruz hayatta. Tüm yaşanan bu deneyimler netleşerek bir yargıda toplanır; Seviliyorum. Çocuğunu seven bir annenin yüzündeki mutluluk hiçbir şeye benzemez. O halde dünyanın en büyük nimetine sahibim diyebilmeli insan. Kolum kanadım annem var çünkü.

Sevginin başladığı yer tam da bu noktada yaşamın tüm güzellikleriyle gelir. Kişinin kendi çabasıyla sevgi üretme duygusu. İlk kez çocuk annesinden, ailesinden bu sevgiyi alır ve örnek aldığı şekliyle kendi nesli olan hayatının devamına aktarır. Hayatının en büyük deneyimidir insan için çocukluk evreleri…

Yolunuzun masal dünyası gibi çiçeklerle süslü olduğunu düşleyin. Bir sorumluluğunuz var, o yolda yürüyecek insanlara hürmetle yaklaşıp saygı göstereceksiniz. Siz o saygıyı sunduğunuz sürece, diğer insanların da sizlere yaklaşımı öyle olacak. Sevgiyle tebessümünüzü esirgemeyecek ve gerekirse bilginizi tecrübelerinizi paylaşacaksınız. Dünyanın böyle bir alışveriş yeri olduğunu görmek zor değil, sahip olduğumuz değerlerin farkına varmak, farkındalık sağlamak aslında hepimizin görevi.

Dünyaya annelerimizin kollarındaki gibi güvenle bakamıyorsak bunu sağlamak için üzerimize düşenleri yapmalıyız. Değiştiremiyorsak şikayet etmemiz de yersiz. Hayatı ve insanı sevmek, güvenle ve mutlu yaşamak istiyorsak; bunu tek bir kişinin üzerine bırakmak, karşıdan seyretmek, narsist duygular içinde kaybolmak, üzerine baskı uygulanmasına, kıyımlara, yıkımlara izin vermek yanlış. Tüm sevgi çeşitlerinden en önemli ve en temel sevgi, kardeşlik sevgisidir. Bu bir başka insana gösterilen sorumluluğu, ilgiyi, saygıyı, onu tanımayı, onun yaşamını sürdürmesini sağlamak, yardımlaşmak demektir. Komşunu, kendini sever gibi sevmek örneğin. Kardeşlik sevgisi, tüm insanları sevmektir. Eğer insan sevme yeteneğini geliştirirse kardeşlerini, insanları sevmeyi de öğrenir. Bu da tüm insanlıkla birleşmek, dayanışma halinde olmak ve kaynaşmak demektir. Eğer bir insana tek bir bakış açısıyla bakacak olursanız, sizi birbirinizden ayıran farklılıkları görürsünüz. Fakat onun özüne inerseniz, özdeşliği yani kardeş olma gerçeğinizi bulursunuz orada. Ve içten bağlılıktır bunun diğer adı.

Simone Weil’in güzel bir sözü:

“Aynı kelimeler söyleniş biçimine bağlı olarak, sıradan ya da olağanüstü olabilir. Bu söyleniş biçimi, sözlerin insanın ne kadar derinden kopup geldiğine bağlıdır. Ve garip bir uyumla, bu sözler dinleyenin de içinde aynı derinliklere gömülür. Böylece dinleyenin, eğer bir parça sevgi varsa içinde; sözlerin taşıdığı değeri sezecektir.”

Kişinin kendi yaşamını, mutluluğunu, gelişmesini, özgürlüğünü olumlamasının kökleri, onun sevebilme yetisine bağlıdır. Eğer bir kişi üretken bir biçimde sevebiliyorsa o kişi gerçekte kendini de seviyor demektir.

O halde hayatı sevmenin sırrı, beraber yaşadığımız şu evren içinde önce insanı sevmek ve anlamaktan geçiyor. Ortak bir paydada buluşup, hayatı yaşanılır kılmak hepimizin elinde… Yeter ki sevebilme yeteneğinden yoksun kalmayalım.

İlgili yazılar

Her Şey Sevgidendir Diyebilsek

Sevgilerde Siz Böyle Olsun İstemezdiniz


Sevgide Cimrilik Olmaz

Koşulsuz Sevgiyi Yaşayanlar: Ruh ikizi