Renklerinle barış kendinle tanış

İnsan çaresizlik ve boşluk duygusundan ne zaman kurtulur? Gezmek, yemek, içmek bile varoluşunu anlamlandırmamış insana gün gelir yük mü olur?

Renklerinle barış kendinle tanış İnsan

Geçenlerde izlediğim altmış beş yaşına gelmiş tüm hayatını o yaşa kadar Roma’da her gün partiden partiye koşarak şehrin tadını sonuna kadar çıkarmayı başaran ve gençliğinde çıkardığı ilk kitapla büyük beğeni kazandıktan sonra yüksek sosyetede kabul gören, onlar tarafından her zaman aranılan ve istenilen biri olarak yazın yaşamına hareketli yaşamından dolayı devam etmeye gerek duymayan, gerçek bir yaşam adamını konu alan filmde başroldeki yazar, aynı zamanda yüksek çekiciliği sayesinde de kadınlar tarafından hiç yalnız kalmamıştır ve etrafındaki dejenere olmuş ilişkilerden ve insanlardan fazlasıyla sıkılmıştır.

Onun için hala masumiyetini koruyan ve ona iyi gelen tek şey gençliğinde yaşadığı eski bir aşkın anısıdır. Seneler sonra yaşadığı boşlukla bu aşkın anısına ikinci kitabını kaleme almaya başlayan yazarın altmış beşinci yaşına geldiği bir Roma yazında yaşadıkları anlatılır. Tüm film boyunca beni etkileyen herkesin ultra lüks, şaşalı ve hızlı hayatlar içinde son derece mutsuz olmasıdır.

Filmin bir sahnesinde yazarın bir arkadaşına söylediği şu söz onların iç dünyalarını yeterince ele vermektedir.

“Sefil bir hayat yaşıyoruz. Hepimiz çaresiziz, tek yapabildiğimiz birbirimizle beraber vakit geçirip, arada sırada gülmek. Bu yüzden birbirimizi eleştireceğimize bağrımıza basmalıyız”.

İnsan çaresiz ve mutsuz

Maneviyatı bulamayan insan acaba maddede kendini mi kaybetmektedir? En şaşalı şeylerin, hatta en jet kalabalıkların içinde bile kendini çaresiz hissetmesi nedendir?

İnsan bu çaresizlik ve boşluk duygusundan ne zaman kurtulur? Gezmek, yemek, içmek bile varoluşunu anlamlandırmamış insana gün gelir yük mü olur?

Bana kalırsa yaşam amacını bulmayan ve kendini tanımaya hiç çıkmamış insan ne yaparsa yapsın yaşamın en iyi matrixini bile bir kısır döngüye dönüştürerek kendi hapishanesini yaratır.

Ruh özgür olmak ister ve bu özgürleşmeyi sadece kendini tanıma yolculuğunda bulur.  Maddesel rahatlık çoğu zaman gaflet ve rehaveti de beraberinde getirir. Bu yüzden insan yaşamında zorluklar her zaman itici bir güç gibidir.


Herkes en az bir yetenekle gelir dünyaya ve onu açığa çıkartabildiği kadar mutludur aslında. Hepimiz kendimizi değerli ve faydalı hissetmek isteriz yaşarken. Özümüz bunu bilir, fakat unutursa kendine küser. İşte o vakit ruhsal boşluklar, yorgunluklar ve bıkkınlıklar başlar. Çünkü yeteneğimizi hayata geçirmiyor, potansiyelimizi gereğiyle kullanmıyoruzdur. Bu yüzden nerede olursak olalım boşluk duygusundan kurtulamayız, çünkü içi olmayan bir dışsallık hiçbir zaman bizi tatmin etmez. İnsan duygusuyla yaşar ve duygularıyla barıştığı kadar, dışsallığıyla da barışır. Fakat kendi içsel yolculuğuna çıkmamış kişi duygularını tanımadığı için onlarla nasıl barışacağını ve içsel bir ahenk sağlayacağını bilemez.

Doğal olarak sürekli dışsallıktan beslenmek isteyen ama ondan da yeteri kadar doyumu alamayan bir yaşam sürer. Bir laf vardır her insan bir dünyadır diye. Her insan renkleriyle, yetenekleriyle, yaşanmışlıklarıyla bir dünyadır. Kişiyi mutlu eden dışarıdaki dünyayı tanırken içindeki dünyayı tanımlamaktır. Çünkü içinde bir hazine yatar, yeter ki kendi renkleriyle barışabilsin. Ondan sonra yaratım süreci başlar ve yaratan insan, tüketen insandan her zaman mutludur. Yeter ki rehavetinden kurtulup kendini tanımayı seçsin. O vakit kişi esaretten kurtulur. Özgür iradesiyle istediğiyle görüşür, istediği yerde bulunur ve hatta istediği işi bile yapar. Özüyle tanışmış bir insan kendini kandıramaz. Mutsuzken mutluluğu oynayamaz, hatta seçmez zaten…