Kara dulun gece misafiri

“Neden ağlıyorsun, güzelim” diyordu gece misafiri, sorusu karşılıksız kalacağını bilse de. Her defa kavuştuktan sonra ağlamaya başlardı. Hanım ömrü boyunca birçok erkekle birlikte olmuş olsa da bu adam bambaşkaydı, onunla birlikteyken kendini gerçek bir kadın olarak görürdü, her defasında “benimle evlenir misin” demesini beklerdi.

kara dulun gece misafiri

Kapı şiddetle kapandı, hepsi bitti, odalara ağır ve hoş olmayan sakinlik, karanlık çöktü. Tan önündeki biri içini çekti, duvarlar mı, perdeler mi yoksa halılar mı fısıldadı. Sanki bu uzun ve uzak sükuneti kaldıramamak için çekilen figanıydı birinin. Belki de bu daha önce başka bir ev sakinleri tarafından yapılmış olabilir. Kısacası, evin içi, dolaplar, sandalyeler, masalar, buzdolabı ve yorgan döşekler kapının kapanmasına razı değildi.

Kapıyı kim kapattı, kim bu figanlara, karanlık dünyası gürültülere nokta koydu, kim cesaret etti buna, kapı kapanmıştı. İçerisi bin yıllar boyu tanıdığı eski, sinirli hayatıyla dış dünyadan ayrılmıştı.

Dışarıda beton kaldırımda ayak sesleri geliyordu, galiba temizlikçi sabah temizliğine başlamıştı. İyi uyumuş olmalı, çünkü kısık bir sesle bir şarkıyı mırıldıyordu. Gölge, telaşla pencereleri iyice kapadı, o sesten ve ışıktan korkardı.

Pencereden simsiyah görünen boşlukta horozun sesi duyuldu, gece sökülerek sallandı, sakin evden, daha doğrusu, koridordan, hayır, koridor duvarlarından bir gölge ayrılarak sersemlemiş gibi etrafa bakındı, sonra eyvan pencerelerine doğru koştu, karanlıkta mazot gibi parlayan, sallanan şişelerde kendini görebilmek için burnunu dayadı. Şişenin dalgamsı yüzeyinde gölgenin yüzü, burnu özellikle gözleri bükülerek yayıldı… Bir kaç dakika donakaldı, pencerenin karşısındaki akasya ağacının ilkbaharki yapraksız, sanki dünyaya sayısız parmaklarını, bomboş elleriyle övünmek için gelmiş gibi, ürün verdikten sonra kuruyarak, asılarak mum gibi donmuş yapraklarına gözlerine dikmiş olabilir.

Şişedeki buharlanarak terleyen tecellide gölgenin güzel bakışları donup kalmış, parlamış, yaşlanmış gibi göründü: o gözler neleri gördü, neleri hatırladı acaba? Gölge mahzun bakışlarıyla mum gibi akan akasya meyvelerine dikildi… Onlar bir bakışta gökyüzünden sıvı bir şeyin akmasına benziyordu. Gölge tekrar telaşla irkildi. Horoz uyumakta olan varlığa kastetmiş gibi tekrar öttü. Ötmezsem tan atmayacak mı diye düşündü? Horoz ötmese bile tan atacağını kim denemiş? O, sarhoş adam gibi yerinde garip gir şekilde bir kaç defa döndü, sanki atmakta olan tanı ilk defa görüyormuş gibi, horozun ötmesini ilk defa duyuyormuş gibi karanlık kucağına siniverdi.

kara dulun gece misafiri

Kapı kapandığı zaman çıkan sert sesin son zerreleri odanın karanlık köşelerinde hala geziyordu. Yoksa kapı kapanmamış mıydı? Kapandıysa kim kapadı? Hayal mi? Gerçek mi? Hepsi karıştı, hepsi.

Tekrar odaları sakinlik ve karanlık kapladı, duvarlar, duvar kağıtları, kapılar, camlar, dolaplar yalnız, çoktan tak etmiş olan sükunetin ibadetine başlamışlardı, duvara dayalı camlı dolaptaki tabakların arasında, karanlık koyusunda biri ” sus ” diye seslenmiş, o ses geziyordu ortalıkta, böyle sükunet fazla devam ederse bu defa kendisi bu sessizlikten çatlayabilirdi. Öyle de oldu. Odanın ortasında duvara asılı, gölgenin belirdiği portrenin önünde, koridorda mı bir yerde bir şey “pat” etti, onların hatırası sükunete dayanamadan çatladılar, hatıralar isyan etti… Sükunetin gücü yetmedi.

Uzak değil beş sene önce evin merdivenleri, tabanları ayak seslerinden bıkmıştı, gece yarısı “çok şükür” bugün de geçti, derken kaldırımda beş-altı arabanın sesi duyuldu, kapılar “şark” kapanır, konuşmalar, gürültü, gülüşmeler… Duvar kağıtlarının,  ipek elbiselerin yumuşak sesleri gelir, kalpleri titreten keskin Fransa parfümünden merdivenlerin burnu tıkanır, başları dönerdi. Tekrar gülüşmeler. Ayak sesleri… Hanımdan önce sepetli, sepetsiz, su kağıtlı, şeffaf kağıtlı, kucak dolusu çiçekleri içeri koyarlardı, parlak kağıtlarla sarılı büyük küçük hediyeleri, davetiyeleri uzatırlar, hanım da çabuk onları alır odaya kapanırdı. Gürültü bir an için kapının öbür tarafında kalır, telaşla koşarak dar merdivenleri inerdi.

Odanın duvarları, eşyaları bir an için canlanırdı, hayretle sevinçli hanıma dikilirlerdi. Ev sahibi giysileri her tarafa atar, parfüm kokuları odaya dağılır, hanım buzdolabından aldığı kadehi yudumlayarak çok güzel gece elbisesini giydiğinde dünyanın karanlıkları sökülür, odada telefon sesi duyulduğunda hanım sevinirdi. “Canım” “Birazdan geliyorum”. Çok geçmeden kapının zili çalındı, kucak dolusu beyaz gülle orta yaşında bir erkek gülümsüyordu.

— Merhabalar!

— Merhaba, benim kurtarıcım.

Hanım konuşurken de başkalarına benzememeye çalışıyordu. Öpüştüler. Avizeler, perdeler titredi.

— Ya Rad, konserin güzel geçmiş.

— Senin sayende canım.

— Çiçeklere gömmüşlerdir.

— Senin beyaz güllerinin yerini hiç biri tutamaz.

Sonra birlikte eve girdiler. Arkalarından hizmetçi Billur kaplarda yiyecek ve içecek getirdi, duvarlarla perdeler ve dolaplar ne kadar kulak misafiri olmaya çalışsalar bile sıkça kapanan kapının arkasındaki sohbeti duyamadılar. İçeride gülüşmeler, hanımın işveli fısıldamaları, kadehler sesi, ebedi sesler duyuluyordu… Ebedi sesler.

— Bu dünya çarkının kasesi ikidir. İnsanlık kavminin tanrısı ikidir…

Şarkı sesi daha da yükseliyordu… Şarkılar kirli ve lekeli duvarların anısına dönüşür ve hanımın eski günlerinde kalır. Sükunete, yalnızlığa katlanmak çok zor, hatıra tekrar galip gelir, onların faydasına ev yaralı adam gibi borulara sarılmış, boruların içi de midesi bulanmış adam gibi durmadan garip sesler çıkarırdı. Bu boruların içinde ne var acaba, eğer su varsa bu evlerin ya ısınması, ya da soğuması lazım. Yaz olsun, kış olsun üstündeki eski yünlü örtüsünü omzundan bırakmayan hanımın titrediğine göre bu borular sadece takılmış lokomotif gibi seslenmeye gelmişti… Düt dü-t…

Hanım odada gölge gibi gezdi, mutfakta sesler çıkartarak bir şeyler yaptı, sanki bir şeyi unutmamak için bir şeyler yazdı veya yazdıklarına saatlerce bakakaldı. Böyle bir durumda O sesini çıkararak düşünmeye başladı… “konser bittikten sonra eve geldim, sonra O gideceğini söyledi” dedi. “neden böyle bir kader onu hayatı boyunca sınadı?” Ev saltanatı mucizeden donakalır, sonra tekrar hayaller bastırır, tekrar duvara sinmiş hatıralar uyanır.

Kapıya yaklaştıklarında içkinin etkisiyle olabilir, hanım elemle fısıldadı.

“Ne olur bu gece benimle kal”. Erkek gülümseyerek bileğinden tuttu. Ben de kadınım, değil mi? Sorun çıkartmaya ne gerek var. Gördüm, iyisin. Hanım tekrar donar, umutsuz gözlerini şımarık misafirine diker. Tamam, git, hoşça git. Daha önce de aynı cevabı aldığı için aciz kaldığını anlayarak kederlendi. Her defasında işini bitirdikten sonra gitmek ister. Sokakta gezen manken değil ya, onun da kalbi var. Bu adamın onu çok sevdiğini biliyor, bundan yararlanıyor, başkaları için çok sert olan hanımın yanında böyle imkanları var.

“Tamam, akıllım benim”. “Artık gelme, artık görüşmek istemiyorum” deyiverir ruhuna zıt olarak. Bunu da yıllardır içinde unutulan gururuyla söyler. Böyle bir sözü ilk defa düğüne gittiğinde ortadaki parayı daireci aldığı zaman da söylemişti. Onların yüzünden bir yıl kadar şarkı söylememişti.

Öpüç rüzgarları… ıtırlar… gece misafiri

Öpüç rüzgarları… Itırlar… Havada durup kaldı, gece misafiri hanımın ondan kolay kolay vazgeçmeyeceğini anladığı için gülümsedi, göğsünü şişirerek “Seni ararım” dedi ve gururla çıkıp gitti.

“Allah kahretsin seni”.

Bıkmış duvarlar arasında tekrar şarkı sesleri duyuldu. Onun rüzgarlarıyla odanın bin yıllık tozları etrafa dağıldı.

Gece misafiri: “Niçin yaratıldık ikimiz?”

Gece misafiri gittikten sonra hanım ağlamaktan kızarmış gözlerini uzun süre karanlık ve yüzleri buruş buruş gösteren aynaya dikerek hayale daldı. Etrafta kayısı ve başka ağaçlar çiçek açmışsa da “benim hiç bir şeyden haberim yok” der gibi ellerini uzatarak; karararak çatlayan akasya ağacında hayat belirtisi gözükmüyor, eski yılki fasulyeye benzeyen tohum yaprakları daha dökülmemiş, rüzgarda her türlü ses çıkarıyordu: kışın hasar gördü mü acaba? Kurudu mu yoksa? Hangi aptal bu karadul gibi yas tutmuş ağacı adamların, özellikle yalnız kadınların yaşadığı evlerin önüne dikmişler. Şimdi hatırladı, bir gün bir grup adam yarısı kırılmış, bir hayvanın yemeye çalıştığı fidanı aceleyle bir apartmanın dibine dikmişlerdi. Kimse ona bakmadı, yazın ortasında sanki öç almaya hazırlanmış gibi fidan büyüyerek üçgen yapraklarıyla üç haftada küçük bir ağaç oluverdi. Hanım hayret etti, sanki akasyayı başka bir yerden getirip dikmişlerdi. O, elemli yüzünü ağaçtan çevirirken duvardaki nakışlı süslü bir naskavağı gördü. İrkildi. Bir gün bir ilçenin başkanıyla görüştüklerinde ona hediye etmiş, adresi ve telefon numarasını almıştı. Bir kaç defa buluşular, sonra… Onun dağ adamı gibi kaba hareketleri, durmak bilmeyen isteklerinden bıktı. O her zaman onu gerekli gösteren nazik kibar gece misafirinin okşamalarını, bazen de azarlarını özledi.

“Pencereyi söylesene pencereyi…”.

“Hangi pencereyi diyorsunuz, Sabithan abi” derdi hiç bir şey anlamadan. “Hadi başla… Pencereden nazlı nazlı bakan yar” “Hadi… Başım kel, gönlüm nazik”

“Pencereden nazlı nazlı bakan yar”

“Yar kara gözlerin ne ister benden”… “Hah işte…”, haykırdı Sabithan kendini gösterebilmek için güzel bir sahne bulduğuna sevinerek. “Sanki klasik müziği seviyor, ara gönül sokağından”.

Duvarlar böylesi haykırmaları, gülüşmeleri çok defa duymuş, perdeler, avizeler dansların darbesiyle titremişti. Hanım sık sık değiştiği için adamlarla devamlı ilişkiyi koruyamazdı. Erkekler de sanatçı kadınlara biraz art niyetle bakar, onları normal bir kadın saymıyorlardı, dolayısıyla “kurdun yese de yemese de ağzı kanlıdır” atasözü ispatlanıyordu.

Bir daha aramadı. O adam adamda kalp, gönül yoktur diye düşünürdü. Dolayısıyla “pencereciden” fazla iltifat beklemiyordu. O topluluk önünde söz vererek gülümsemesiyle samimiyetini (gönül şarkıcıda da paranın altında kalmazsa eğer) kaybeder derdi.

Tekrar gölge gibi dolaşarak biraz aydınlanmış eyvana çıktı, dışarıda istediğini görememiş gibi içini çekti, akasya sanki dışarıda kalmış, içeri girebilmek umudunu kaybetmemiş gibi parmaklarıyla pencere camlarını tıkırdatıyordu. “evet, beş-altı senedir uykusuzlukla ağırlaşmış, beş-altı senedir anılarla yaşamaya mahkumdu”.

Temizlikçi işini bitirmişti, sokaktaki kısık şarkı sesi de kaybolmuştu. Şarkının böylesini dinlemek şarkıcı için çok zor. Biri “Yaşlılar anılarla, gençler gelecekle yaşarmış” demiş, yaşlınmış ve yalnız kalmış adam anılarla yaşamaya mahkumdur. Eskiden yatmadan önce yarın yapacağı işleri, randevuları planlıyordu. Ne kadar uğraşsa bile birileri onunla görüşemeden üzülürlerdi. Artık doktor veya ev sahibinin, elektrik ve gaz problemleriyle ilgili üzüntüler dışında hiçbir şey beklemediğini düşününce daha çok hüzünlendi.

Bu durum: bu odada uyanması, ev borularının durmadan ses çıkarması, bir yerde su damlaması sadece anılarına değil, hayallerine de sinmişti. Yıllar boyu bunların var oluşu, tekrarlanması, saatlere, anlara, günlere sinmesi, durumların saat yelkovanı gibi tekrar dönmesi insanın içini bulandıracak kadar nahoştu. Belki de bu yüzden birilerini bekler, pencereye tekrar tekrar bakar, eyvanda zincirle bağlanmış fil gibi döner dururdu.

Köpük gibi taşan su damlalarını üfleyerek başı, omzu, aşağı sarkmış bilekleri, memesi üzerinden su koyarken, yıkanırsam mutlaka kendime gelirim, hayallerden kurtulurum diye düşündü. Banyodan pis bir koku geldi. “Ne zaman yıkanmıştım acaba”? Hatırlayamadım. Eskiden günde üç dört defa yıkanırdı. Raflarda dizili pahalı şampuanların boş kutularına baktı, artık seçmeye imkanı yok. Köşede örümcek yuva kurmuş, su damlaları örümcek ağında parlar, beşik gibi sallanırdı.

Soluk soluğa yatağına uzandı, sakin hayata alışık hasta vücudunda damarları, kanı harekete geçti galiba, hızlı hızlı soluk aldı. Bütün bunların sebepçisi ıtırdır, bu gün bu an hayatında bir değişiklik yapacakmış gibi önce eskimiş olan cüzdanını açtı, birkaç yaprak parayı görünce isteksizce cüzdanı kapattı. Ve bir çeşit yuvarlak kapaklı ıtırı alıp serpti.

Itır onu rahatsız etti, tekrar hatıralar başladı. Gerçekten ağlıyordu, dudaklarına, yanaklarına durmadan yaş damlıyordu. O boyunlarından, dudaklarından öpüyordu. Kendini durduramıyordu. “Neden ağlıyorsun, güzelim” diyordu gece misafiri, sorusu karşılıksız kalacağını bilse de. Her defa kavuştuktan sonra ağlamaya başlardı. Hanım ömrü boyunca birçok erkekle birlikte olmuş olsa da bu adam bambaşkaydı, onunla birlikteyken kendini gerçek bir kadın olarak görürdü, her defasında “benimle evlenir misin” demesini beklerdi. Yuvarlak kutulu ıtırı doğum gününde o hediye etmişti.

Kibar sarkıcının sesi güçsüzlendiğini, onun bahçesine sonbahar yaklaştığını ve çabuk ihtiyarladığını hemen anladı ve eteğini toparladı.

Kim geldi gece misafiri mi?

Artık uykusuz gecelerin azabını yenmek, anılarına biraz olsun can vermek ve kendine moral vermek için o ıtırdan serperdi. Lamba, koltuk ve eskimiş ipek çarşafları okşayarak… O sonsuz buluşmaları hatırlar, elbisesi ve örtüsü gözyaşlarıyla sırılsıklam olurdu. İşte o vakitte akasya da hanımı rahatsız etmemek için pencereyi tıkırdatmıyor, ara sıra başını kaldırarak içeri bakıyordu.

Karanlık kaldırımlar, dar odalarda kapı zilinin sesi duyuldu. Güçsüz ses odalarda duyuldu. Hanım az kalsın kendinden geçecekti.

“Kim geldi acaba, yolunu şaşırmış bir serseri mi, kim olabilir, bu evin kapısı iki yıldır böyle saatlerde çalışmıyordu, bir mücize mi olacak, dünya dolusu hediyelerle beş sene önce yola çıkan şehzade eşiğe kadar geldi mi aman Allahım!”

Hanım yünlü örtüsünü unutarak kapının önünde gölge gibi donmuş kalmıştı. Şimdi kapı açılacak, hayatı, bıkkın ve sinirli günleri değişecek, kapıdan onun çok sevdiği Fransa parfümlerin, tan çiğlerine yıkanan çiçeklerin, renkli kutudaki bir tatlının kokusu geldi. Şimdi kapı muazzam bir sesle açılacak ve asır mücizesi gerçekleşecek. O, kurumuş, akasya fasulyelerini andıran parmaklarıyla aceleyle yüzünü, gözünü sildi.

Kapıyı açıverdı. Karanlık kucağında bir gölge gözüktü. Büyük bir kapla sütçü kadın belirdi. Kabı yere koyarak, yaşlı gözlerini sildi.

— Uyuyamadım, sen de kalkmışsındır, diye geldim. Demin sağdım, kaymağı çok.

O sanki kendini kaybediyormuş gibi kapıya dayandı:

— Sütüne de sana da lanet olsun!

Hanım aydınlamış eyvanda vakit şerefine konmuş heykel gibi duruyor, hayretle eve bakınıyor, ruh gibi kaybolmuş sütçü kadını arar, bunların rüya mı, gerçekte mi olduğunu düşünürdü, pencerenin önündeki akasyanın da boş parmakları hanımın halini anlamış gibi sayısız parmaklarını her tarafa uzatmıştı.

Genç şarkıcılar için patlayan alkıştan sonra sahneye çıkmak ölüm gibi azaplıdır, bazen sarhoş seyirciler “Kunduzhanı istiyoruz nerde o?” derdi. Bir şarkıyı söyleyene kadar adamların rızasız ve sabırsız bakışlarından cehennemin işkencelerini çekerdi, fakat şarkı söyleme isteği kendisinden de yüksek ve güçlüydü. Bu isteği reddedemezdi. O hayat, ömür, kader demekti. Fakat içinden artık sahneyle vedalaşması gerektiğini, sabrı tükenmeye başladığını hisseder ve aynı his onu korkular girdabına atardı. Ruh ve fiziksel zorluklar sesini de etkilemiş miydi? Az kalsın boğulacaktı. Bu fırsatın daha da yaklaştığını şehre yakın bir yerde verdikleri konser sırasında çok iyi anladı. Salonda sadece on bir kişi oturuyordu.

Sunucu şöyle tanıtmıştı: İsrail’e yapılacak seferden önce sizinle birlikte alkışlayın “Faza” gurubu… Estradamızın parlak yıldızı Ezazhan Osmanova!


Ağlayıvermişti. “Daha dün o gerçekten parlak yıldızdı, adamlar ayakları kalkarak alkışlarlardı. Ya şimdi? Sönmekte olan yıldız mı?”

Hayalleriyle dünyayı gezdi, saçları daha ıslaktı, taradı, kuruttu, aynada ellisini geçmiş hanımın soluk yüzü göründü. Yan saçları ağarmış, gözleri ve dudağının etrafında çizgiler oluşmuş, sadece bakışlar eski günlerin hatırasıyla cilveleniyordu. Bu vücutta sadece bakışlar ayrı, göz bebeklerinde kibirli bir ululuk var, eski nurlu hayattan bir anı… Hanım soluk alamıyormuş gibi etrafına bakındı, elleriyle bir şeyleri aradı, eline aldığı ıtırı var gücüyle aynaya attı. Ayna da kadere boyun eğmiş gibi parça parça oldu. Sükunet, hatıra, gülüşme ve soluk almalar ufalandı. Eyvanın ağarmakta olan penceresi kara mazut gibi parlayan camı titredi. Horoz öttü. Yüksek sesle birinin şarkı söylediği duyuldu. Akasya inleyerek sayısız parmaklarını yalvararak pencereye doğru uzattı.

Özbekçe’den Dilruba Kencayeva çevirdi.


Dürbünümden İnsan Manzaraları

Kırmızısından Yoksa Yaratacaksın