Biz büyüdük ve kirlendi Dünya

70’lerde doğup 80’lerde büyümüş çocuklar, bugünün anne babaları artık. Ne var ki kendi zamanlarını “ahh, ne güzel günler” diye yad ederken, çocuklarına çok daha başka bir dünya hazırladılar. Umarım bugünün gençleri bizlerden daha akıllı davranır ve ufukta güzel günler görünmeden bu dünyaya yeni bir çocuk getirmezler.

Eski zamanlar ve yeni çevre bilinci 80'li yıllardan gezi gençliğine

Gezi Gençleri’nin bilinci

Yaşım 42. Hayal meyal hatırlayabildiğim 80’li yılların başındaki sokağa çıkma yasakları ve karartmalar olağanüstü durumlar olarak görünmezdi bana. Çünkü o zamanlar kısıtlamalar ve sınırlamalar hayatımızın her yerinde vardı. Televizyonun açılma ve kapanma saatleri ve etek boyunun üst sınırı belliydi, akşam ezanından önce evde olmak gerekliydi… Bütün hır, gür ve suç o ezandan sonra vuku bulurdu. Suçlu ise bu kuralı bildiği halde, kural dışı davranandı: “Ne işi varmış o saatte, orada, kısa etekle?”

İsmim Deniz. Babamın bana neden bu ismi koyduğunu ancak 30 yaşıma yaklaşırken öğrendim. Çünkü ben de neslimin diğer birçok üyesi gibi 80 darbesinden ağzı yanmış anne babaların yetiştirdiği apolitik gençlerdendim. Merakım ve sorgulama kabiliyetim pek gelişkin değildi. Anne babamın hangi partiye oy verdiğini bilmez, babamın okuduğu kitaplara aklım ermezdi. Politikanın “halkları yönetme bilimi” olduğu ve halk olarak politikaya kafa yormam gerektiği ancak AKP ilk seçimini kazandığında kafama “dank” etti.


Yasaklardan muzdarip benim nesil kendi çocuklarını “hayır” kelimesine alıştırmadı. Bu yüzden bugünkü gençlik sınırları kolay kolay kabul etmiyor, sorguluyor. Çünkü özgürlük ve mutluluğun kanıksanmış değerlere sahip çıkarak değil, talep edilirse ele geçeceğini biliyor. Bu gençlerin üç yıl önce güzel bir yaşam hakkı için bir parkı işgal etmesini ve şiddete başvurmadan nasıl yönetilmek istediklerini ifade edebilme bilinçlerini gördüğümde çok utanmıştım; kendimden ve onlara bıraktığımız Türkiye’den.

Gezi Gençliği korku duvarlarını yıktı, Türkiye’nin vicdanı ve umudu oldu.

Gezi’yi akabinde yaşanan olumsuzluklara sebep gösterenler yanılıyorlar. Bunlar toplumda zaman içinde birikmiş kırılmalardı ve tüm o istenmeyen olaylar o gençler demokratik haklarını kullandıkları için değil, “o kışla oraya yapılacak, AKM yıkılacak, ben de başkan olacağım” inadı yüzünden yaşandı.

Eskiyen mahalle kültürü

İstanbul çocuğuyum. Ama şehir değil, mahalle çocuğu. O zamanlar şehirler herkesin birbirini tanıdığı, kimin ne olduğu az çok bilinen, çocukların rahatça dışarıda oynayabildiği mahallelerden oluşurdu. Adları vardı ama biz kısaca “bizim maalle” ya da “karşı maalle” derdik, mahalleler arası futbol maçları gelenekseldi.

O zamanlar çocuk psikolojisinden anlayan anne baba pek yoktu

Evde ya da okulda değil ama ezan okunana kadar sokaklarda özgürdük bizler aslında. Ezan okunurken anneler balkonlara çıkıp kendi çocuğunun ismini bağırırdı. Sesini duyuramayan dışarı çıkıp kulağından sürükleyerek eve getirirdi çocuğunu. Bu görüntü hiç de yadırganmazdı, zira saçını süpürge etmeye programlanmış ev hanımları oldukça asabi bir kişiliğe sahipti. Şimdiki annelerin ya bir işi ya da hobisi var; yani kendilerine de zaman ayırıyor ve çocuklarıyla daha iyi iletişim kurabiliyorlar.

Evet, o zamanlar çocuk psikolojisinden anlayan anne baba pek yoktu ama vaktinin çoğunu dışarıda geçiren çocuğun bunalımı ya da depresyonu olmazdı. Yaşadığı ortama kolayca ayak uydurabilir, dolayısıyla kendini topluma yabancı hissetmezdi. Bugünün çocuk ve gençleri psikolojik sorunlarla boğuşuyor, kendini yaşadığı topluma ait hissedemiyor.

Biz mahalledeki boş arsalarda körebe, birdirbir, yakar top vs. oynardık. Sokakta her türlü oyuncak mevcuttu; terkedilmiş arabalar, inşaat atıkları, çamur… Yere tebeşirle bir yılan resmi çizerek oynadığımız oyun, gazoz kapağından başka bir şey ile oynanamazdı mesela. Bugün daha ziyade sanal ortamda oynanıyor oyunlar, çocuklar Barbie bebek ya da süper kahraman figürleriyle maceradan maceraya koşuyor. Eskiden çocuk hiç evde durmuyor diye şikayet edilirdi, şimdi bilgisayarın başından kalkıp dışarı çıkmıyor diye. Dışarı çıksa bile oynayacak açık alan yok.

O zamanlar özentilik yoktu

Mahallelerin zengini ve fakiri vardı. Aynı mahallede yaşayanların ekonomik durumu birbirine benzerdi. Zenginler başka mahallede oturduğundan ve reklam sektörü ve moda pek yaygın olmadığından özentilerimiz de yoktu. Biri yerken öbürü bakmadığı için kıyamet de kopmazdı.

Küçük esnaf mahalle kültürünün önemli bir parçasıydı, her şey kendi esnafınca satılırdı; et kasapta, baharat aktarda, kaset kasetçide… Banka, eczane, birahane, gazino (bildiğimiz pavyon), cami ve kuran kursu mahallenin ana caddesinde yan yana diziliydi ve görünürde kimsenin öbürüyle bir derdi yoktu. Bugün dükkanlar AVM denen devasa binalara hapsedildi, ihtiyaçtan fazla mal reklam ve vitrin oyunlarıyla tüketiciye ulaştırılıyor. Ticarethaneye dönüşmüş dini kurumlarsa adım başı karşımızda. Sosyal hayatın bir parçası ve bir iletişim yolu olan “alışveriş” eylemi artık sadece vahşi Kapitalizm’e hizmet ediyor. Sonra da soruyoruz; “bizim kültürümüz neden bu kadar yozlaştı?”

70’li 80’li yıllarda Türkiye’de toplum yapısı

Özgürlükten bahsedilmezdi pek o zamanlar. Bahsedenden de uzak dururduk, neme lazım. Özgür olmadığının farkında değildi kimse ama herkes ya evliliğinin, ya patronunun ya da mahalle baskısının kölesiydi aslında. Zengin, güçlü ve statü sahibi olan diğerlerine göre daha özgürdü ve bunu her fırsatta göstermek isterdi. Patron işçiye, polis halka, erkek kadına her fırsatta gücünü tatbik ederdi. Bugün bu durum aynı şekilde devam ediyor, sadece yöntemler değişti.

Toplumun temeli çekirdek aile idi, evlilikler daha uzun sürerdi. Hoş, mutlu evlilikler miydi onlar? Hayır değildi. Çünkü boşanmak ayıp sayılır, yalnız yaşayan kadına kötü gözle bakılırdı. Şimdiki çocukların anlaşamayan anne babaları çocuklarına daha huzurlu bir aile ortamı sağlamak için boşanma seçeneğine başvurabiliyor. Bazen acele karar veriyorlar ama artık çekirdek aileden başka ortamlarda da yaşanılabileceği kabul edildi.

İslam etkisindeki ataerkil aile kültürü her kesimde kabul görürdü eskiden. Bu kültürün bir parçası olan dayak, disiplin ve eğitim amacıyla kullanılırdı. Bu yüzden özellikle çocuğu ve kadını dayak ile terbiye etmek hemen hemen her evde uygulanılan bir yöntemdi. Cinayet raddesine bile gelse komşular “aile meselesi” diye karışmazdı. Bugün okulda öğretmen çocuğa fiske vuramaz, hakaret etmek bile şiddet sayılıyor. Şimdilerde her yerde tartışılıyor ama ne gariptir ki şiddet oranında bir azalma görülmedi. Şiddet artık sinirleri yıpranmış bireylerin bilinçsizce başvurduğu bir yöntem daha ziyade.

Bizim nesil eşek gibi çalışmayı öğrenmişti ebeveynlerinden, tembellik eden kınanırdı. Mal sahibi olmak önemliydi, tapusu olan daha çok itibar görürdü. Emekli olana kadar bir ev, bir yazlık, bir araba, sonra çocuklara da birer ev… Çoğu anne babanın “keyif” dediği şey televizyon seyretmekten ibaretti. Bugünkü gençler, bazen abartsalar da hayatın ve özgürlüğün tadını çıkartmak istiyor; geziyor, deniyor, korkmuyor. Ama ellerinden düşürmedikleri, hatta vücutlarının bir uzvu haline gelen akıllı telefonları olmadan yaşayabilirler mi şüpheliyim. Bence gerçek özgürlüğe internet ve sanal iletişim bağımlılıklarından kurtulduklarında ulaşacaklar.

80’lerde okullar ve eğitim

Uzun yıllar kullanılmış, ilk bölümü zorunlu olan 5+3+3 şeklinde bir eğitim sitemimiz, andımız, marşımız ve bayrak töreni gibi ritüellerimiz vardı 80’lerde. Şimdiki okul sisteminden ben hiçbir şey anlamıyorum ama bunun sebebinin 15 yıldır yurt dışında oturmamla bir alakası yok. Türkiye’dekiler de pek takip edemiyor sistemdeki gelişmeleri, herkesin kafası karışık.


Lisede sınıfımızı Fen, Edebiyat ya da Matematik olarak seçerdik. Edebiyat bölümünü seçmek tembellik ve üniversiteye girme isteği olmadığı anlamına gelirdi. Bu mantıkla ben de matematik sınıfına girip Kimya Bölümü’nü kazandım. Tabii ki ilgi alanıma girmeyen bu konuya kafam basmadı ve okul beni atmadan kendi rızamla ayrıldım İTÜ’den. Bu sistemin mağduru başka bir sürü öğrenci vardır mutlaka, ama çok azı benim gibi sonradan istediği bölümü okuma şansı bulabildi. Şimdiki gençlerin önünde daha çok seçenek var ve üniversiteye girenlerin çoğu mesleğini bilinçli seçiyor, benim gibi herhangi bir üniversite diplomasına sahip olmak için değil. Ayrıca iyi bir meslek sahibi olmak için illa üniversite okumak gerekmediği de anlaşıldı artık.

Biz ayrıca her zaman her şeyi büyüklerin bileceğini, küçüklerin susup dinlemesi gerektiğini kabullenmiştik. 21.yüzyılda bu yargı ortadan kalktı. Bugün birçok yetişkin bilgisayar, internet ve sosyal medyayı kullanmayı çocuklarından öğrendi. Ayrıca gençlerin cinselliği anne babalarından daha iyi bildiğini söylesem de yanlış olmaz. İnternet çocuğunun hali bir başka.

Eski zamanlar ve yeni çevre bilinci

Eskiden çevre sorunu yoktu, dolayısıyla çevre bilinci de. Yerlere çöp atmayınca çevremizi korumuş olurduk. Zaten az ve öz tükettiğimiz için çöp öbekleri oluşmaz, geri dönüşecek malzemeler de çöpten toplanıp değerlendirilirdi. Ambalajlanmış gıdalar ilk çıktığında daha pahalı idi ve hijyen takıntılılar tarafından tercih edilirdi. Bisküvi, un, kuru bakliyat vs. bir çuvalın ya da plastik kutunun içinden küçük bir kürek ile alınır, kese kağıdında tartılarak satılırdı.  Plastik ambalaj sonradan çıktı ve nedense çok sevildi. Halbuki ambalajın amacı hijyenden ziyade malın logosunu kullanıp, reklamını yapabilmek.

Evet, hijyen konusunda biraz geriydik ama bugünün çocukları gibi kimyevi gıdalar yemezdik. Mevsiminde organik gıda tüketirdik normal olarak. Şimdiki gençler köfte ve Türk kahvesi dururken McDonald’s yiyip, Sturbucks içiyor. Kediler bile hazır mamadan başka bir şey yemiyor.

O zamanlar vegan kelimesi bilinmezdi

Eskiden her kurban bayramı ortalık kan gölüne döner, toplaşıp derisi yüzülen hayvanları seyrederdik mahallede. “Vegan” kelimesini hiç duymamıştım, vejetaryenlerin de sağlıksal sebeplerle et yemediğini düşünürdüm. O zamanlar çok et yiyenin daha akıllı olacağı görüşü yaygındı. Ben çocukken çok et yedim ama gerçekten de akıllandım; artık et yemiyorum.

Okullarda her yıl kutlanan bir “Yerli Malı Haftası” vardı. O mevsimin meyve ve yemişlerini sınıfa getirip beraberce yerdik. Bu haftanın okullardan kaldırılmış olması Köy Enstitüleri’nin kapatılması kadar zarar vermiştir ülkeye kanımca. Şimdi aynı gıdaları yemek için ekolojik pazarlara gidip üç kat para ödüyoruz. Ama benim neslim çocukluğunu özlemiş olacak ki; artık taşraya göç edip bilinçli bir köylü sınıfını oluşturmaya, daha basit ve doğal bir hayat yaşamaya başladı. Keşke eski yaşam tarzımızı muhafaza edebilseydik. O zaman çevre ve tüketim konularında bu kadar çok kafa patlatmamıza gerek kalmazdı.

80’lerdeki ve şimdiki medya

Bizim 80’lerde 3 – 4 kanal TRT’miz ve 90’larda açılan bir kaç özel TV’miz vardı. Özel kanallar çıkınca TRT çok yavan kaldı, her gün saat 20.00’de TRT Ana Haber seyretme alışkanlığı bitti. Bilgiden ziyade eğlenceyi talep eder olduk. O sırada Doğu’da insanlara işkence yapılıyor, sokak ortasında katlediliyormuş ama biz bunları televizyonda hiç görmedik. Görmeyince de inanmadık. Kürtlük – Türklük pek konuşulmazdı zaten ama Doğu’da bir şeyler olduğu belliydi aslında. Yoksa oraya tayini çıkan devlet memuruna “sürüldü” denmezdi. Şimdi daha kötü olaylar oluyor aynı yerlerde. Bu sefer bunları görüyor ve tepki veriyoruz ama gene de pek bir şey değişmiyor. Bugün elinde akıllı telefonu olan herkes kendini gazeteci sanıp sosyal medyada haber yayınlıyor. Bu, aynı olayın birçok farklı şekilde yansıtılmasına sebep oluyor. Medyaya güven bitti.

İnternet çağı çok başka bir şey. Sanal iletişim ve görsellik üzerine kurulu. Sosyal medyada her şeyimizi paylaşıyor, ne kadar çok beğeni alırsak o kadar mutlu oluyor, bir bakıma gizli kalmış tüm narsist duygularımızı açığa çıkarıyoruz.  Biz daha çok söz sanatlarına ilgi duyardık eskiden. Bizim nesil şiir sever hala. Evet, ne yazık ki her şey zamana yenik düşüyor. Çocukken komşunun kapısını çalıp “bir maniniz yoksa annemler akşam size oturmaya gelecek” diyen biz eski nesil bu yeni iletişim tarzını nasıl kabullendik, bilemiyorum.

Ekşi Sözlük ve Zaytung okuyarak büyüyen zamane gençleri haliyle çok daha yaratıcı ve muzip. Ergenlik yaşındaki gençlerin espri zekası yetişkinlerde yok. Ben de tüm çocukluk ve gençliğim boyunca Çarşaf, Fırt, Gırgır dergileri okumuştum. Fakat o zamanlar ne mizah anlayışımda ne de sorgulama yeteneğimde bir gelişme gözlenemedi. Üstelik mizah o zamanlar daha özgürdü.

O zamanın televizyon yapımları da yerleşik ataerkil anlayışı güçlendirme amaçlı mesaj verirdi. Mesela, bizi büyüten Yeşilçam filmlerinde dayak yemeyen ya da en azından bir tokat atılmayan kadın oyuncu yoktu. Evden kaçan ya da ailesine isyan eden genç kızlar illa ki kötü yola düşerdi. Şimdi diyoruz ki; “Kadına şiddete son!” O filmleri seyreden hangi erkek çocuğu bu slogana sahip çıkabilir?

Biz büyüdük ve kirlendi Dünya

İkiyüzlü Türk Medyası o zaman da vardı. En sevilen sanatçılar Zeki Müren ve Bülent Ersoy idi ama özel hayatlara o kadar saygılıydık ki bu iki sanatçı kendi cinsel kimliklerini saklamadığı halde eşcinsellikten bahsetmedik hiç. Kendi çocuğu bu iki sanatçı gibi olduğunu söylese, en iyi ihtimalle çocuğunu evlatlıktan reddedecek aileler ne Müren’e ne Ersoy’a toz kondurmadılar. Böyle bir akıl tutunmasını hala çözebilmiş değilim. Artık eşcinsel çocuğunun yanında duran anneler var Türkiye’de.

Muhakeme ve empati

21. Yüzyıl internet ve teknoloji  çağı. Her şey hızlı, modern, yapay, kolay ve çetrefilli. Bence her şeyin yavaş, doğal, sade ve basit  olanını tercih etmek, hem toplum hem de çocuk için her yönden daha sağlıklı ve güvenli olurdu. Yani eski hayat tarzımızı muhafaza ederek zamana ayak uydurabilseydik bugün çocuklarımıza daha güzel bir Dünya bırakabilirdik.

Muhtemel ki; doğal yoldan değil de sezeryanla Dünya’ya geldikleri ve o ilk hayat travmasını yaşamadıkları için hayatın doğumları kadar kolay olduğu yanılgısına düşen, ayrıca ihtiyaç duydukları birçok şey önlerine hazır olarak gelen günümüz gençlerinin en büyük eksiği; İngilizce’de “challenge” (TDK bu kelimeye tam bir karşılık bulmalı) denilen şey. Yani; kapasitenin üstünde ama yapılması imkansız olmayan, aşıldığında insanın eskisinden daha güçlü olmasını sağlayan zorluk ve engeller. Ben bugünün gençlerinin bu kadar tatminsiz ve depresif olmasını bunun eksikliğine bağlıyorum. Biz 70’lilerin o şizofrenik dönemden sağ salim çıkmamızın sebebi; her yerde bize meydan okuyan bu tür engellerle karşılaşmamızdı bence.


Her neslin güzellikleri, çirkinlikleri ve kendine has sorunları var. Bunlar arasında bir denge mevcut ise o nesil bir şekilde büyüyüp, yaşadığı coğrafyaya katkı sağlayabiliyor. Yeter ki doğru muhakeme ve empati yapabilsinler. Ne benim neslimin ne de bugün yetişen neslin ideal olduğu söylenebilir. Ama sorgulama bilincine sahip oldukları ve özgürlüğün kıymetini daha iyi bildikleri için, Atatürk’ün ülkeyi emanet ettiği kitlenin Gezi Gençliği olduğunu düşünüyorum.

Şehir çocuğu


Deniz Alan Held
1974 Ankara doğumlu ama 2 yaşından beri Istanbullu. Çocukluk ve gençliği cimnastik ve dans çalışmalarıyla geçti. 2000 yılından beri yoga yapıyor. 2002 yılında evlenip yurtdışına yerleşti ama bir ayağı hep Istanbul'da oldu. Çocuklardan sonra, Norveç'te hayalindeki işin eğitimini alma fırsatı geçti eline. Trondheim Üniversitesi'nde Medya Bilimi ve Görsel Kültür dalında lisans ve yüksek lisans okudu. İki yıl Zürih, 10 yıl Trondheim'da yaşadıktan sonra 2014 yazında eşinin memleketi Almanya'ya yerleşti. Şİmdi iki oğlu ve eşi ile sakin bir hayat sürmekte, ve Türkiye'nin Gezi Gençleri'nce yönetileceği çağdaş bir ülke olduğu hayalini kurmakta. // ENGLISH: Born in Ankara in 1974, moved to Istanbul at age 2. Spent lots of time with gymnastic and contemporary dance at early ages. since 2000 practices rather yoga. Married to a German in 2002 and move to Zurich. Later lived 10 years in Norway/Trondheim and eventually settled down in Germany. Studied Media Science in Trondheim and finished master degree in 2012. Has two sons. Looking forward to the days that Turkey is eventually led democratically by the Gezi youth.