Sadık Yalsızuçanlar: Dünyayı Ben Yönetseydim

“Dünyayı ben yönetseydim… Passolini, “insanoğluna aylak saatler olarak sinema yeter. Bu yüzden orta öğretimi ve televizyonu tümüyle yürürlükten kaldırmak gerek” diyordu. Bu, ‘gerçekçi olup imkansızı isteyen’ öneri geliyor ilk olarak aklıma. Aylak saatler… Dünyayı ben yönetseydim, aylak saatlerin azalmasını sağlayacak dolaylı önlemler alırdım.” Sadık Yalsızuçanlar

Sadık Yalsızuçanlar: Dünyayı Ben Yönetseydim

Bir eğlendirme ve enformasyon ortamı olan televizyon gerçi yaşamımızda eskisi gibi etkin değil.

Yerini usulca sosyal iletişim ortamlarına, kısa videolara, yeni yeni mediumlara bırakıyor. Ama yine de aylak saat üretiminde hatırı sayılır bir etkinliği var. Bu yüzden bu enformel iletişim ortamının, insan yaşamını bu denli etkilemesine izin vermezdim.

Gelelim orta öğretime…

Esasen, sadece orta değil, ilk ve yükseköğretim sürelerinin de insanoğlu için ciddi bir tehdit oluşturduğunu belirtmeliyim.

Dört artı dört artı dört eşittir on iki.

Hazırlıkla birlikte bir beş yıl daha ekleyelim; etti on yedi.

Ortalama insan ömrünün dörtte biri nerdeyse.

Sonuç?

Çoğunlukla kocaman bir hiç!

On yedi yıla yayılan bu kabusun sonunda elde ettiklerimizi, sözgelimi üç – dört yılda elde edemez miyiz?

Edebiliriz diye düşünüyorum.

Geleneksel eğitim – öğretim ortamlarında bugün bir delikanlının lise sonunda elde ettiğini birkaç senede kazandığını biliyoruz.

Daha yetkin biçimde üstelik.

O halde genel olarak ‘eğitim’ süresinin ve süreçlerinin, içerik ve yöntemleriyle birlikte bir devrimsel değişime fena halde ihtiyaç duyduğunu söyleyebiliriz.

‘Eğitim sorunu çok mühim’ gibi salak cümlelerden farklı bir şey söylemeye çalışıyorum.

Bireyin ve toplumun çok çok gerisine düşmüş olan köhne eğitim yöntemlerinden… Bunlardan söz ediyorum.

Bir başka sorun, hayaletler…

Kadimden kalan – hatta yakın geçmişimizin de  bize musallat ettiği – göğümüzde, tepemizde, aramızda, içimizde dolaşıp duran hayaletler… Bunlardan kurtulmanın da en azından hayalet olmaktan çıkarmanın da bir yolu olmalı.

İçeriği ne olursa olsun, bizim tarihsel belleğimizde yer alan kişi / kurum veya düşüncelerin hayalete dönüşmesine izin vermezdim.

Dönüşenlerin ise bir biçimde hayalet olmaktan çıkarılmasına dönük çareler arardım.

Zihnimize vurulan bu prangalardan ya da şuurumuza giydirilen bu deli gömleklerinden kurtulmak, onlardan bir biçimde yararlanmamak anlamına gelmiyor kuşkusuz.

Tam tersi, onlardan daha sağlıklı biçimde hız almanın, beslenmenin yolu bu.

O halde, dünyayı ben yönetseydim, bu hayaletlerin göğümüzü kaplamasına ve bizi soluksuz bırakmasına asla izin vermezdim.

 

Kronik sorun “sömürgecilik!”

Bir başka kronik sorun, sömürgeciliğin son derece incelikli biçimde sürmesi ve bunun – yine sömürgeciliğin ek araçlarla sağlamış olduğu – meşruiyet kazanmış olmasıyla ilgili…

Demokrasiden, insan haklarından, eşitlikten ve özgürlükten çok söz edilmesi, zaten yokluğuna veya azlığına işaret etmiyor mu? Bu alanları en çok ihlal eden ve kirletenler ise kirlenmeye en çok hizmet edenler oluyor.

Dünya, tarihinde bu denli çok adaletsiz oldu mu acaba?

Bu kadar çok gözyaşı ve kan akmış mıydı?

Peki kan ve gözyaşı akıtanlar, bu denli pişkin olmuşlar mıydı?

Gerçi, Yunus Emre, yüzyıllar öncesinde benzer bir kabusun yaşanmış olduğunu suratımıza tokat gibi çarpıyor:

“Gitti beyler mürveti

Binmişler birer atı

Yediği yoksul eti

İçtikleri kan olısar…”

Ama istilacılara rahmet okutan bir olgunluk, bir pişkinlik, bir tilkilik, ürettiği her türden enstrümanı kullanarak bu zulümleri ya hissedilmez veya meşru kılabiliyor.

Bunun için ne yapılabilir?

Bunu düşünür taşınırdım.


Böylesi derdi olanlarla sürekli bunu konuşurdum.

Köktenci önlemler peşinde koşardım.

Son olarak yetimler!

Son olarak; dünyayı ben yönetseydim, ‘yetimlere’ özel bir önem atfeder, onlar için elimden geldiğince pozitif ayrımcılık politikaları geliştirir, uygulamaya çalışırdım.