Kendinizi affetmeyi denediniz mi hiç?

Kendinizi affetmeyi denediniz mi hiç? Verilen değer ve hissettirilen güç, kendi kalbini dolduran mananın derinliği ölçüsünde anlam taşımaktadır.

Kendinizi affetmeyi denediniz mi hiç?

Bitene kadar bitmiş sayılmaz

Şu sıralar belki de duyduğum en güzel sözdü “Bitene kadar bitmiş sayılmaz”
Tıpkı, noktanın konduğu bir yerde, başlayan cümle gibi ki benim de daha kurulacak nice cümlelerim vardı. Karamsarlığın ve yoğunluğun hükmettiği zihnimi boşaltmadığım sürece de o cümleler hep yarım kalacaktı.

Affetmeyi denemek için ne yapmalıydım ve nereden başlamalıydım?

Derken bile, her zaman yaptığım şeyi yapıyor, başımı gökyüzüne çevirip de orada bana cevap verecek bir sebep arıyordum.


İçimde aşina olduğum bir ses ‘haydi bir dilek tut Tuğba’ diyor, gözlerimi kapayıp da bir değil, birkaç dileği ardarda sıkıştırıveriyordum gökyüzüne de yavaşça gözlerimi aralıyordum. Gözlerime yansıyan, kendini aydınlatmakta bile güçlük çeken bir küçük yıldız.

Düşündüm…
Onu fark edebilecek göze sahip olmak,
Umut edebilecek bir dileğe değil de birkaç dileğe tutunmak…

Paha biçilemez bir servet olmalıydı benim için ki o an yalnızca şükredebildim.

Şükrü bilecek kadar derin olan ben, neden kafama takıyordum ki, etrafımda ki karanlığı. Oysa, benim gecem hiçbir zaman karanlık olmadı ve olmayacaktı da…

Karşımda küçücük de olsa bir yıldız. Belki kaymıyordu ama karşımdaydı. Ve ben onu görebiliyor, onunla kendime kocaman derin bir dünya kurabiliyordum. Hatta daha da öteye gidip de Mevlam ve aramdaki perdeyi aralayıp, gönül muhabbeti kurarak ona teşekkür edebiliyordum.

Kendinizi affetmeyi denediniz mi hiç?

Hayat, içinde bulunduğumuz koşulların açtığı bir çukura benzer. Kimi zaman sebepler ve niyetler ile ayaklarımızın altına destekler bulup da yüzeye çıkmaya çalışırız. Kimi zaman ise karanlığa aldanır, o çukurun içinde yalnızca dibe batarız.


Hayatımız ise içinde bulunduğumuz koşulları umursamayan geceye benzer. O gece ki gözün gördüğünü değil, göremediklerini arar.

Değil kendimi affetmeyi, ben hayata aldanıp, çukura atmıştım kendimi

Ama şimdi o çukurdan çıkıp da hayatımdaki ayrıntılara teşekkür edip, onları tekrar geri kazanmalıydım.

Fark etmiştim…
Haksızlık ettiğim gözlerimi….
Fark etmiştim,
İçimde bir türlü tüketemediğim dileklerimi taşıyacak yüreği.
Fark etmiştim,
Hiçbir yere sığdıramadığım sevgimi.
Fark etmiştim,
Ruhumu saran o tertemiz aydınlığı.

Ve başımı tekrar gökyüzüne çevirip de yalnızca konuştum. Aslında konuştuğum şey yıldız değildi. Özür dilemek için kendini hazır hissetmeyen ben, varlığımın beni duyabileceğini biliyordum.

– Ey gökyüzünün karanlığında, gözüme vuran aydınlık. Sen ki gündüzün aydınlığında bile oradan yine bana böyle bakarken, göremedim. Kalbim sevdi seni. Ama ben sevemedim. Yüreğimin dili seslendi sana. Ama ben seslenemedim. Ruhum varlığınla huzur bulacakken fark edemedim. Onlar hep varlığıma mana katıp da beni ben yaparken kendimden uzaklaşmışım.

Affetmeyi denesem, kalbime, ruhuma, yüreğime, içimi sarıp sarmalayan o kutsal sevgiye seslensem duyarlar mı acaba?

Bilemem…
Ah bir duysalar ne iyi olurdu.
Biliyor musun? Eğer beni duysalardı, onlara derdim ki; ‘iyi ki varsınız ve iyi ki yanımdasınız. Şu ana kadar sizi kırdığımın farkında olamadım. Oysa ki siz, her defasında bana kendinizi hatırlatmak için sebepler gönderirken, ben sebeplere değil de yalanlara tutunmuşum.
Özür dilerim….

Söz veriyorum, bir daha sizi küstürmek yok. Her zaman olur olmaz şeylere teşekkür ettim biliyorum. Ama bu seferki başka. Teşekkür ederim hepinize. İyi ki varsınız.


Gözlerim daha iyi görebiliyordu. Kalbim daha bir sıcaktı sanki. Ruhum varlığıma öyle işliyordu ki edindiğim yalnızca huzurdu.
O vakit anlamıştım ki onlar beni affetti.
O zaman, ben de kendimi affetmeliydim.
Öyle değil mi?

Kötü duygu önce sana zarar verir

Niçin Hata Yapıyoruz? Affetmenin Dayanılmaz Hafifliği