Güney Afrika’da Safari 1: Zürafaların mesajı

Sessizce yok olduğundan daha yeni haberimizin olduğu, şimdi her zamankinden daha fazla ilgimize ihtiyaç duyan o uzun kirpikli dev gözleriyle soruyor zürafalar: Kendimizden çaldıklarımızı kendimize geri vermeye hazır mıyız? Sahi, onların mı bize ihtiyacı var, bizim mi onlara?

Hannes Rossouw. Kgalagadi Transfrontier Park, Güney Afrika

Bir şeyin değerini anlamanız için genelde ne gerekir? Başınıza bir şey gelmesi mi ya da o şeyi kaybetmeniz mi? Ya da siz adeta bir Zen rahibi kadar hayatın tüm güzelliklerinin her an tadını çıkararak yaşayan bir bilge misiniz?

Afrika seyahati dönüşünde daha da iyi anladım ki,  bazı şeylerin değerini anlamam için birçoğumuz gibi benim de hâlâ acıklı hikayelere ihtiyacım var.

Orta Afrika’da yaşayan nadir bir zürafa türünün, statü sembolü olan kuyrukları için yasadışı avlanmasına dikkat çekmek amaçlı hazırlanmış bir belgeseli seyrederken bazı cümleler dikkatimi dikkatimi çekti: “Bu zürafaları havadan görmek çok heyecanlıydı. Nerede olursa olursa olsun onları görmek her zaman gerçekten heyecan vericidir. Çünkü onlardan geriye çok az kaldı.”

Eğer bu sözleri Afrika seyahatime çıkmadan önce duysaydım, National Geographic için hazırlanan belgeselin yapımcısı David Hamlin‘in sözlerine tepkim muhtemelen şöyle olurdu:

“Kesinlikle haklısın David, az olan her zaman daha özeldir, nadir bulunan şeyler daha heyecan vericidir.”

Günlerdir sevdiğim birisine bir hediye arıyordum. O kişiyle olan ilişkim benim için çok anlamlıydı, ve aldığım hediye de çok anlamlı olmalıydı. Tam da David gibi düşündüğüm için bu hediyenin gergedanlı bir şeyler olması gerekiyordu. Gergedanlı bir tişört mesela…

Eğer o tişörtte Kruger Milli Parkı’nda yaptığımız safaride adım başı gördüğümüz antilopların resmi olsaydı o tişört özel olmayacaktı. Hatta safarideki İngiliz çocuk sürekli antilop görünce onları gösterip espiri yapmıştı, “And the rare impala!” (Ve nadir görülen antilop!”). İlk gördüğümüz zamanlarda fotoğraf için durmuş, artık bir süre sonra sokak köpeklerinin yanından geçer gibi geçmeye başlamıştık. Bir ara iki antilop kavga ettiği için durmuştuk, o kadar. Onlar ne de olsa sürekli reklamı yapılan Büyük Beşli’den (fil, aslan, gergedan, leopar ve bufalo) biri değildi.

Afrika’nın kanayan yarası gergedan avcılığı

Safari dönüşü yol kenarında hediyelik eşya satan Afrikalı köylü kadınların dükkanlarında mola verdik. Sri Lanka’dan geçen sene getirdiğim fil heykelinin yanına ve kahverengi mobilyalarımıza çok yakışacağını düşünsem de yeterince özel olmadığını düşünerek, 20 liraya satılan el yapımı zürafa heykelini kadına geri verip, “Çok güzelmiş, ama ben gergedan heykeli arıyorum” dedim

Antiloplar gibi adım başı olmasa da, parkta en az 4-5 defa görmüştük zürafaları. Türleri yok oluyor diye panik olan yoktu. Dolayısıyla o heykel de o kadar anlamlı olmayacaktı.

Selen Yıldız. Kruger Milli Parkı, Güney Afrika

Gergedan heykeli arıyordum. Çünkü, yüz elli yıl önce sayıları 1 milyonu bulan Afrika gergedanlarından geriye sadece 25 bin birey kalmıştı. Siyah gergedanın türü Dünya Doğa ve Doğal Kaynakları Koruma Birliği’nin (IUCN) hazırladığı Kırmızı Liste’ye (Red List) göre Kritik Tehlikede (Critically Endangered) idi. Bir tık aşağı düşmesi demek doğal ortamdan tamamen yok olması demekti. Günde yaklaşık 3 gergedan yasadışı olarak, Vietnam ve Çin’e boynuzlarının kilosu 100 bin dolara satılmak üzere öldürülüyordu.

Sadece 2015’te Afrika kıtasında toplam 1338 gergedan kaybedilmişti bu kanlı ticaret yüzünden. Aslında tırnaklarımızla aynı malzemeden oluşan bu boynuzları, hiçbir bilimsel dayanağı olmasa da Asyalılar, kanser ve iktidarsızlık gibi sağlık sorunlarına iyi geliyor diye ya da sosyal statü sembolü olarak görüp satın alıyorlardı.

Uluslararası yasağa rağmen devam eden gergedan avcılığı (rhino poaching) o denli büyük bir sorun haline gelmişti ki artık milli parklarda silahlı korucular dolaşıyordu. Birkaç tanesinin yanından selam verip geçmiştik. Her an bir kaçak avcı tarafından öldürülebilirlerdi!

Öylesine bıkmışlardı ki bu kaçak avcılardan, mola yerinde sohbet ettiğim bir korucu bana boynunu gösterip, “Yakalamakla uğraşmayacaksın. Direk kellelerini alacaksın” dedi gülerek.

Hak vermemek elde miydi? Her iki türün de nüfusları artışta da olsa, boynuz ticareti durdurulamazsa 2025 yılında Afrika’da yapacağımız safaride bu dünya güzeli 2 tonluk tontişleri göremeyebilirdik

Milli parka giden yoldaki dinlenme tesislerine Kadıköy’deki boğa heykeli kadar büyüklükte bir gergedan heykeli yapılmış, yanındaki camekanda da kanlı ticareti anlatan afişlerin üstünde “Onların geleceği sizin elinizde” yazıyordu. Onların geleceği için tedirgin, ne yapacağımı bilmez bir halde heykelin birkaç fotoğrafını çektim.

Afrika’nın sessizce kanayan yarası zürafalar

Tam o sıralarda dünya çapında gazeteler son 30 yılda zürafaların yüzde 40’ını kaybetmiş olduğumuzu ve zürafaların koruma statüsünün “Asgari Endişe“den (Least Concern) “Hassas”a (Vulnerable) düştüğünü duyurmaya hazırlanıyordu. Zürafaların sessiz yok oluşu diye başlık atılan haberleri okuyup, 1985’te sayıları yaklaşık 150 bin olan bu muhteşem canlılardan geriye 97 bin birey kaldığını ve eğer koruma çalışmaları arttırılmaz ve sayıları bu şekilde düşmeye devam ederse 20 yıl içerisinde zürafaların tarihe karışacağını öğrenmek üzereydik.

Kaçak avcılık, Afrika ülkelerindeki savaş ve çatışmalar, insan nüfusunun artması ve artan tarım alanlarıyla yaşam alanlarını kaybetmeleri, kontrolsüz kereste hasadı gibi devam eden tehditler yaşam alanlarını iyice küçülterek parçalamış, zürafaları birbirlerinden kopuk yaşadıkları alanlara tıkıştırmıştı.

Meğer dinlenme tesislerindeki gergedan heykelinin yanında zürafa heykeli de olmalıymış! Safaride onların bol bol tadını çıkaramamış olmanın üzüntüsü gelecek korkusuyla karışmıştı. Boyunlarına takılan cihazlar sayesinde, İstanbul’un iki katı büyüklüğündeki alanları kat ettiği bilinen zürafaları, yıllar sonra bir lise bahçesinden bile büyük olmayan hayvanat bahçelerinden başka hiçbir yerde görememe ihtimalini göze alabilir miydik?

Zürafalarını kaybetmiş bir Afrika hayal edebiliyor musunuz?

Hannes Rossouw. Kgalagadi Transfrontier Park, Güney Afrika

Bir belgeselin içine girmek

Tüm bunlardan haberimiz olsaydı, belki de safaride en büyük hedefimiz Büyük Beşli’yi görmek olmazdı! Herkes ormanın kralını arıyordu. Her geçen aracı durdurup, “Aslan var mı geldiğiniz yerde, durum ne?” diye soruyorduk. Saatler sonra bulduğumuzda bir belgeselin içine girmiş, muhtemelen kardeş olan aç iki aslanla antilop arasındaki çekişmeyi izlemeye başlamıştık. O ne karizmaydı öyle… Yürüyüşleri ayrı, oturuşları ayrı, avlarını izleyişleri ayrı karizmaydı.  Aslanların burada olduğunu duyan basıp gelmiş, yola çift sıra park etmişlerdi. Aslanlar gözden kaybolunca artık leoparların peşine düşmeye karar verdik.

Zürafalar ise gözlerden uzak, reytingi düşük bir yerlerde sakince yaprak yiyorlardı. Ekibin geri kalanını bilmem, ama benim onlar hakkında tek bildiğim buydu: zürafalar yaprak yer.

“Afrika’ya bir sonraki gidişimde zürafaları görünce çok heyecanlanırım heralde!” diye düşündüm haberleri ilk okuduğumda.

Aynen David gibi.

Zaten zürafalar da bana günlerdir, “Biran önce para biriktir de gel oynayalım!” diyor gibiler. Safari aracından inmenin yasak olduğunu ve neredeyse herkesin Büyük Beşli peşinde olduğunu bilmiyorlarmış gibi!

Aslında çözümü var- şu “self-drive” dedikleri şeyi yapıp araba kiralamalı.

Belki o zaman alfa erkek olmak için 2,5 metrelik boyunlarını birbirlerine vurarak kavga eden iki zürafaya denk gelebilirim. Bu kavgalar sırasında zürafaların boyunlarıyla indirdikleri darbelerin sesi 100 metre öteden duyulabiliyormuş! Büyük ihtimalle zürafaları uysal ve 2 metrelik zarif bacaklarıyla bir salon erkeği gibi kibarca dolaşan sakin canlılar sanıyordunuz değil mi? Yanıldınız! Hatunlar için yapılan bu kavgalar bazen ölümle bile sonuçlanabiliyormuş. Belki de eğer jipin kontağını kapatıp biraz bekleseydik erkek bir zürafanın gözüne kestirdiği bir dişiyle flört etmek için boynunu dişinin sırtına sürttüğü bir sahneye denk gelebilirdik.

Hannes Rossouw. Kgalagadi Transfrontier Park, Güney Afrika

Orman kanunları mı bizim kanunlarımız mı?

Ya da belki yavru bir zürafa görürdük! İki metrelik boyuyla yavru demeye bin şahit de gerekse,  eminim tüm diğer hayvan yavruları gibi o da beni aşırı dozda şirinlikten komaya sokabilirdi! Ama arkada oturan İngilizlerin ne kadar ilgisini çekerdi bilmiyorum! Onlar daha çok sırtlan sesi çıkartıp etraftaki sırtlanları tripten tribe sokmakla meşgullerdi. Gerçi İngiliz çocuğun taklit yeteneği sayesinde jipin içindeki sırtlanı bulmaya gelen bir sırtlanı yakından görme fırsatı bulduk. Gözleri bizim mahalledeki sokak köpeklerininkiler gibi masumdu, o kadar masum bakıyorlardı ki hiç o belgesellerde izlediğimiz aslanların avını çalan emek hırsızı sırtlanlara benzemiyorlardı

Dişilere daha kolay erişim sağlayan alfa koltuğu için yapılan kavga sonrası erkek zürafaların birbirleriyle cinsel ilişkiye girdiklerini biliyor muydunuz? Evet, ve sadece erkek zürafalar değil dişi zürafalar da birbirleriyle cinsel ilişkiye giriyormuş!  Homofobiden uzak Afrika savannasında aynı cinsten zürafaların cinselliğini özgürce yaşaması için başka zürafaların onlar için Onur Yürüyüşü falan düzenlemesine de gerek yok! Athena hiçbir zaman LGBT zürafaların acılarına dikkat çekmek için “Ses Etme” diye bir şakı yazmak zorunda kalmayacak çünkü burada sırf gıcık oldukları için onları öldüresiye tekmeleyen  zürafalar yok.
Evet bence de anayasa değişsin- orman kanunları gelsin!

Aslanlar zürafalardan korkar mı?

Yırtıcıların da zaten tek derdi zürafaları yemek, onların cinsel hayatı değil. Ama onların karşısında zürafaların tamamen savunmasız olduğunu sanıp acımayın hemen. O güçlü bacaklarıyla attıkları tekmeler aslanların çenelerini hatta kaburgalarını kırabiliyormuş! Belli ki o yüzden yavrusunu korumak için aslanlara atarlanan zürafayı görünce aslanlar çil yavrusu gibi dağılıyorlar.

Neyse ki zürafalar 6 metreyi bulan uzun boyları sayesinde sadece ağaçların en tepesinde kimsenin ulaşamadığı yapraklara ulaşmayı başarmıyor, aynı zamanda avcı var mı yok mu diye etrafı gözlem kulesi gibi kolaçan edebiliyor. Hatta bilim insanları grup halinde gezen zürafaları “Zürafa Kulesi” diye tanımlıyor. Günde sadece yarım saat kadar uyuyan bu kulelerde her zaman birisi nöbet tutuyor. Çünkü olur da nöbet tutmaya üşenirlerse en büyük avcıları aslanlar akşam yemeğinde yavrularını yiyebilir. Zaten tam da bu yüzden zürafa yavrularının yaklaşık yüzde 50’si 1 yaşına gelmeden hayatını kaybetmiş oluyor.

Gerçi yavruları korumak da yetmiyor. Sizin hiç su içerken “Ya biri gelip beni öldürür mü?” acaba diye korktuğunuz oldu mu? Bir zürafa olsaydınız korkacaktınız, çünkü zürafalar su içerken boyları biraz fazla uzun olduğu için ön bacaklarını yanlara açıp boyunlarını yere eğerek su içebiliyorlar. Bu savunmasız pozisyon çalıların arkasında bekleyen aslanlar için ideal pozisyonlardan biriymiş meğer!

Dur dur dur, zürafayı iyi çekemedim!

İşin üzücü yanı, son bir yıldır yağmur yağmadığı için kuraklıktan yanmış gibi duran bu milli parkta hiçbir hayvanın su içerken ürkmesine gerek yoktu, çünkü su yoktu ve kimisi bu yüzden ölmüştü. Nehirler boyu yürüyebilir, nehirlerin ortasında piknik yapabilirdiniz- çünkü 1 damla bile su kalmamıştı. Safarinin ikinci günü başlayan yağmuru görünce safari jipinden inip su birikintileri etrafında toplanmış zebralarla dans etmeyi çok istedim ama tabii araçtan inmek yasak olduğu için oturduğum yerde oturdum.

Sanki Afrika kıtasında iğne atsan türü tehlike altında olan bir hayvana düşmüyormuş gibi bir de iklim değişikliğinin getirdiği kuraklık çıkmıştı başımıza. Sanki dev bir yangın atlatmış gibi doğaya gri renk hakimdi.  

Uzun bir aradan sonra serpilen sularla yeni yeşillenmiş çalılardan antilopların nasıl da hararetle yaprak yediğini görselerdi, acaba doğanın bu nimetini “çalı çırpı” diye küçümseyip herhangi bir proje için yok etmekte zerre sakınca görmeyenlerin fikri değişir miydi?

Sahi adım başı gördüğümüz antilopların türü ne durumda acaba? Tehlikede olabilir mi? Bu soruyu sormak hiçbirimizin aklına gelmemişti. Zürafalarla ilgili safari rehberiyle yaptığımız tek konuşma ise bir cümleden ibaretti. “Dur dur dur dur, biraz geri gidebilir miyiz, zürafayı iyi çekemedim!”

Doğanın 6 milyon yıllık emeği zürafalar

Afrika’da sayıları artan zürafa toplulukları var evet, hatta 1996’da Afrika’nın batısında yaşayan zürafanın türü üstün çabalar sonucu yok olmanın eşiğinden dönmüş. Ama kıtadaki genel gidişat zürafaların sayısının düştüğünü gösteriyor. Evrimleşmesi 6 milyon yıl sürmüş, bildiğimiz haliyle dünya gezegeninde 1 milyon yıldır yaşayan bu dünya güzeli hayvanları kendi hatalarımız yüzünden kaybetmeyi göze alabilir miyiz? Neyse ki onları yaşatmak için canını bile tehlikeye atan, insanüstü çabalarını gözyaşlarıyla izlediğim insanlar varmış bu kıtada. İşte bu kişilerden bazıları, bir sonraki yazımızda Afrika’dan binlerce kilometre uzakta yaşayan bizlerin neler yapabileceğini anlatacak.

Safarinin ikinci günü, bir yandan camı olmayan jip penceresinden içeri yağan yağmurdan korunmaya çalışmakla bir yandan da hâlâ anlamlı bir hediye bulamadığım düşüncesiyle meşgulken birkaç hafta sonra sabah akşam zürafaları dert edeceğimden habersizdim.  Hediye mevzusunu saymazsak oldukça başarılı bir gündü. Kampa geri döndüğümüzde leoparları bir türlü bulamamış olsak da, aslanları ve gergedan gibi nadir görülen hayvanların önemli bir kısmını görebilmiş olduğumuz için ekipçe kendimizle gurur duyuyorduk. Kamp ateşinin başında şarap keyfi yapma zamanıydı şimdi.

Selen Yıldız. Kruger Milli Parkı, Güney Afrika

Bara değil, safariye gitmek istiyorum

Geriye dönüp şöyle bir bakıyorum da, bir ay süren Afrika seyahatimin en güzel anları ne barlarda içip dans ettiğimiz zamanlardı ne de sırt çantasıyla gezen insanlarla tanışmak. En unutulmaz anlar, hayvanları izlediğim anlardı.

İlk defa, canlı canlı iki aslanı avlanmaya çalışırken izlemek, ilk defa yakından gördüğümde dinozor görmüş gibi hissettiğim filin jipimizle yoluna çıktığımız için önce bize atarlanıp sonra da, safari rehberinin söylediğine göre “nezaketen” yoldan çekilmesine tanık olmak… Gergedan yavrusunun bizi görünce ailesiyle beraber bir yandan kaçarken bir yandan da korktuğunu işaret eden o sesini duymak… Zürafaların “Bunlar da kim?” diye yemeyi içmeyi bırakıp bize kitlenişlerine kopmak… Antilopların bir balerin gibi bacaklarını 180 derece açarak sıçrayışlarındaki zarafete tanık olmak…

Doğanın meditasyon seansı

Zürafaların “sessiz yok oluşu” haberleri yetmemiş gibi birkaç gün sonra doğada sadece 7100 çita kaldığını öğrenip binlerce insan gibi ben de bir defa daha sarsıldım.  Dünyanın en hızlı hayvanı çitayı saatte 120 kilometre hızla koşarken izlemek nasıl bir duygu olurdu acaba?

Bunu bilmiyorum ama şundan eminim artık: Hayvanları izlemeye başladığınız anda geçmiş ve gelecek kendini kaçınılmaz bir şekilde imha ediyor ve isteseniz de istemeseniz de anda yaşamaya başlıyorsunuz. Yoga stüdyolarında zihnimizi susturabilmek için aylar, hatta yıllar harcıyoruz ya hani? Yorulmayın. Araya dürbünleri, fotoğraf makinelerini sokmadan hayvanları izleyin.

Doğa konuşurken, zihin susuyor çünkü.

Şaman Durek Uyanış adlı kitabında hayvan türlerinin yok oluşunun akıl sağlımızı olumsuz etkilediğinden bahsederken, sanırım kısmen bunu demek istiyordu.

Biz ise onları zihinlerimizde türlü hiyerarşiye tabi tutuyorduk. Türü tehlikede altında olanlar ve olmayanlar, sayısı çok olanlar ve nadir olanlar, ormanın kralı olanlar ve olmayanlar..  Onlar ise tüm bu hiyerarşilerin ötesinde bir yerlerde insanlığa huzur, mutluluk ve neşe vermek için her an hazırdı.

Hannes Rossouw. Kgalagadi Transfrontier Park, Güney Afrika

O uzun kirpikli dev gözlere bakarak cevap verelim

En büyük günahlarımızdan biri ne biliyor musunuz? Her gün görüyoruz diye, ya da şimdilik sayıları çok diye hayatın güzelliklerini sıradanlaştırmak.

Kendi hayatımızı bile çoğu kez garanti görmüyor muyuz?

Sürekli, doğup doğmayacağı belli olmayan sabahlara ertelediğimiz hayallerin sayısı kaç oldu sayan var mı?

İyi bir eğitim alıp, iyi bir şirkette iyi bir işe girip, iyi bir hayat kurduğumuzu zannederken bu gezegenin kaç “iyi”liğinin yanından dönüp bakmadan geçtik acaba?

Yoga stüdyolarında “güneşe selam” vermek için yere indik, kalktık, tekrar yere indik, tekrar kalktık. Kaçımız bir sabah kalkıp da doğan güneşe selam verdik?

Ruhani liderler der ki, varlığı için şükrettiğimiz herşey katlanarak çoğalacaktır. Kaç terör saldırısı lazım, ölü sayısının kaçı bulması gerek “Nefes alayım yeter” demeyi bırakıp, yaşamaya başlamamız için? Etrafımıza bakıp da hayatımızı varlıklarıyla güzelleştiren insanlara, hayvanlara, az ilerideki parktaki ağaçlara; suyuyla şifa sesiyle huzur veren derelere, ufukta henüz onları kaybetme ihtimali gözükmeyen gezegenin tüm güzelliklerine, “İyi ki varsınız” diyebilmemiz için?

Zürafalar işte bu yüzden bize soruyor, kendimizden çaldıklarımızı kendimize geri vermeye hazır mıyız?

Neye bakıyor bu kız?

Afrika’dan dönüp de zürafaların sessizce yok oluşuyla ilgili haberleri okuduğumda, “Keşke o zürafa heykelini alsaymışım kadından” diye düşünerek üzüldüm.  Üzüleceğimi önceden sezmişler gibi meğer zürafalar biz safarideyken çaktırmadan bir hediye koymuşlar çantama. Yanına da yaprağın üstüne yazılmış bir not…

Hediyenin varlığından hala habersiz geçen gün yürüyüşe çıktım. Bir mücevher mağazasının önünden geçiyordum ve önündeki martılar durduk yere dikkatimi çekti. İnsanların “Neye bakıyor ki bu kız?” diyen hallerine pek aldırış etmedim. Yirmi yıldır martılarıyla ünlü bu şehirde yaşamış olmama rağmen şimdiye kadar gözüme hiç böyle güzel gözükmemişlerdi

Türleri de tehlike altında değildi- hatta sayıları belki gereğinden fazlaydı. Kuğu gibi zariftiler ve beyaz benekli siyah kuyrukları ne kadar da güzeldi! O palet gibi ayakları çok şekerdi. Ve ördeklerin aksine çok kolay yürüdüklerini fark ettim.

İstanbul’u ele geçiren soğuk pamukların üzerinde düşmemeye çalışarak yürürken belediyenin koyduğu dev kar tanesi heykelini gördüm. Çok güzeldi, fotoğrafını çektim. Sonra da sormadan edemedim, “Gerçeği varken heykelinin ne anlamı var?”

David’le artık aynı fikirde değildim.

Çünkü hediyeyi açmıştım.

Hannes Rossouw isimli sanatçının işlerini görmek için: 

Hannes Rossouw. Kgalagadi Transfrontier Park, Güney Afrika

Human belgeseli: Bizi İnsan Yapan Nedir?

PAYLAŞ
Önceki yazıAstroloji: Şubat ayı burç yorumları
Sonraki yazıCinsiyet geçişi: Artık oğlum yok ama bir kızım var (Özel Röportaj)
1985 yılında Türkiye’de doğdu. İlk yazı deneyimleri ilkokulda yazdığı şiirlerle ve yine ilkokulda kendi elleriyle yazarak çıkardığı bir dergi ile başladı. NatureLife, Yeşil Öfke, Boardrider Magazine, Yeşil Gazete gibi yayınlarda yazıları yayınlandı. Sörfçü olma ve gezegenin doğasını koruma hayalleri onu Türkiye’den Hawaii adalarına attı, ve University of Hawaii’den Çevre Bilimleri diploması alarak döndü. Hayvancılık sektöründeki gerçekleri öğrenmesiyle beraber, bu hayallerine hayvanlar için özgür bir dünya yaratma hedefi de eklendi. Çaresiz ve öfkeli hisseden kitlelere umut ve ilham vermek adına, dünyada ekoloji, ve hayvan ve insan özgürlüğü adına yaşanan güzel gelişmeleri paylaşmak için Facebook’ta Oyunu Doğaya Verenler sayfasını kurdu. Hedefi dünyayı gezerek bu güzel hikayeleri anlatmak.