Sibel Kekilli ile ataerkilite

Türkiye’de “nedense” pek sahiplenilmeyen Sibel Kekilli artık Dünya çapında tanınmış bir sinema ve dizi oyuncusu.

sibel kekilli

Kekilli’nin ilk filmi Fatih Akın’ın ataerkil aileden kaynaklı bazı sorunları göz önüne serdiği “Duvara Karşı” (2004) idi. Avusturyalı kadın yönetmen Feo Aladağ’ın aynı konuyu daha yumuşak ama daha derin bir şekilde işlediği “Ayrılık” (Die Fremde) filminde Sibel Kekilli gene baş rolde.

Sibel Kekilli’nin Umay karakterini oynadığı Ayrılık (Die Fremde) filmi iyi niyetli ve birbirini seven, ama ataerkil aile kalıbını terk edemeyen ve hayatlarını çevrelerinde kabul gören geleneksel anlayışa göre yaşamak zorunda hisseden bir ailenin hikayesini anlatıyor:

Ataerkil aile

Okulunu yarım bırakıp evlenerek doğup büyüdüğü Almanya’dan ayrılıp İstanbul’a yerleşen Umay, mutsuzluğa ve şiddete daha fazla dayanamayarak, beş yaşındaki oğlu ile Berlin’de yaşayan anne babasının yanına dönüyor. Ancak “kadının yeri kocasının yanıdır” düsturuna inanan aile, bu ziyareti olabildiğince kısa tutmaya çalışıyor. Umay’ın kendi hayatını kendi istediği biçimde yaşama konusunda ısrar etmesine karşı tüm aile bireyleri kendilerince bazı önlemler alacak ve tüm bunlara rağmen ailesinin sevgisine olan ihtiyacı, Umay’ın Berlin’deki yeni hayatında birçok kez tökezlemesine sebep olacaktır.

Ataerkil kültürde kadının eğitim alması, gece sokağa çıkması, eşini kendi seçmesi ve ya yalnız seyahat etmesi aile namusunu kirletebilecek potansiyel sebeplerdir ki; Umay bunların hepsini yapmak istiyor. Nihayetinde; asi kızlarının “namuslarını lekelendiği” görüşünde birleşen ailenin büyük oğlu bu lekenin Umay’ın ölümüyle ortadan kalkacağına kanaat getirecek ve Umay’ın bebekken altını değiştirdiği küçük erkek kardeşini, ailesinin namusunu temizlemek için ablasını öldürmekle görevlendirecektir.

Empati

Sorgulama ve muhakeme yeteneklerine ket vurularak, baba ve “elalem ne der” korkusuyla büyütülen Arslan ailesi çocukları, es kaza “neden” diye sorarsa, anında bir “kendine gel tokadı” yer. Hala anlamamışlarsa şablon cevaplar kullanılır: “Çünkü baban öyle diyor”. Aynı eğitim yöntemiyle büyümüş anne baba da kendilerine “bu çocuklar neden böyle oldu” ya da “neden biz bu kadar mutsuzuz” diye soramadıklarından, Umay ev hapsi, dayak ya da çocuğundan ayırmak gibi yöntemlere  yola getirilmeye çalışılır.

Anne kızını anlayabiliyordur aslında ama, elinden muska okutup Umay’ın boynuna takıp, bu şekilde her şeyin düzeleceğini umut etmekten başka bir şey gelmez. Arada bir de öğüt verir kızına anne Halime:

“Hayatta her şey insanın istediği gibi olmuyor ki kızım, ele güne rezil etme bizi.”

“Elalem”in çok büyük bir söz sahibi olduğu bu aileler dışarıya oldukça düzgün ve mutlu bir resim çizerler, ama aile hayatları gerçekte hep çalkantı ve felaketlerle doludur. Kimsenin birey olamadığı bu ortamda bu “kısır döngü” ömür boyu devam edip gider. Bu kültüre hapsolmuş aile fertleri birbirlerini sevseler bile sürekli birbirine acı çektirir.

Film sadece Umay ile empati yapabilmemizi istemiyor. Hayata diğer aile fertlerinin de gözünden bakabilmemizi sağlayan filmde olaya müdahil olan herkesi anlamaya çalışıyoruz.

Almanya’da Türkler

die-fremde_400Anadolu’daki küçük kasabalarından yıllar önce para kazanmak için Almanya’ya gelen binlerce Türk erkeğinin amacı; biraz para kazanıp memlekete geri dönmekti. Sonraları Almanya’ya yerleşmenin daha iyi olacağının düşünüp ailesini de yanına aldırttı. Kazançları iyiydi ama hayat Türkiye’deki kadar kolay değildi. Hıristiyan bir ülkede kendi dinlerini ve kültürlerini kaybetme duygusu yaşıyorlardı. Halbuki ne Almanların ne de Alman devletinin Müslümanları Hıristiyanlaştırmak gibi bir gayesi yoktu.

Geleneklerine bağlı tipik ataerkil aileler bu ortamda kendi içlerine kapandı. Almanlarla aile dostluğu kurmadılar, çocuklarını Türk  ve Müslümanların çoğunluk olduğu okullara gönderdiler ki; aileye yabancı gelin veya damat girmesin. Hep kendi aralarında sosyal hayat yaşadılar ki; yemek davetlerinde ağızlarına yanlışlıkla domuz eti kaçmasın. Hatta hiç bir şeye göstermedikleri özeni en çok domuz eti konusunda gösterdiler. Okul şenliklerinde ortak kullanılan mangalın üzerine, domuz eti kokusu sinmesin diye, kendi helal etlerini koymadılar.

Modern ve laik bir ülkede yaşayıp da ataerkil aile ve İslam kültürüne ait olmak zaten başlı başına bir çatışma. Bunun sıkıntılarını özellikle kız çocuklarında çeken aileler, kızlarını Türkiye’de yaşayan biriyle evlendirdiklerinde yüklerinin hafiflediğini hissettiler. Kızlarını ve torunlarını çok ender görebilseler de içi rahat olan Arslan ailesi  gibi, birçok gurbetçi aile Almanya’da doğurup büyüttükleri kızlarını Türkiye’ye gelin verdiler.

Her ne kadar Avrupa ülkelerinde yaşayan gurbetçi kadınlar her türlü hakka sahip olduğunu bilse de ailesinin kötülüğünü istemediği ya da konfor alanı olan aile ortamını kaybetmemek için ölüm tehdidi karşısında bile polise başvurmadı.

Böylelikle Alman kültürüne entegre olmayan ama Türkiye’deki gibi de yaşayamayan kayıp bir nesil oluştu Almanya’da. Üçüncü nesil gurbetçi gençler kendilerini, Umay gibi, her iki ülkenin kültürüne de ait hissedemediler. Anne babaları ise Alman kültüründen tamamen farklı bir yaşam sürmekte.

Bugün Almanya’da 40 yıldır orada yaşadığı halde hala tam olarak Almanca konuşmayan, hiç bir alışkanlığını ve görünüşünü değiştirmemiş binlerce Türk kadını yaşamakta. Genelde gazetelerin üçüncü sayfalarında kısa metin ve büyük boy fotoğraflarla yayınlanacak bir aile cinayetinin gerçek hikayesinin anlatıldığı bu filmin Almanca orijinal isminin “yabancı” (fremde) olması da buradan kaynaklanıyor. Çünkü Umay kendisini ne kendi ne de eşinin ailesine yakın hissediyor. Aynı şekilde Arslan ailesi de ne Almanya’ya ne de Türkiye’ye ait.

Asıl kurban erkekler

Ataerkil kuralların saygı gördüğü Arslan ailesinin reisi Kader Bey, çok katı ya da kötü bir baba değil aslında. Ama kimsenin diğeriyle tam iletişim kuramadığı bu ortamda hiç bir zaman kızına O’nu sevdiğini söyleyememiş. “Sen benim babalık yapamadığımın kanıtısın, Umay” diyor sadece, olacakları tahmin edebilen Kader Bey, çok sevdiği kızını evden uzaklaştırmaya çalışırken. Kendi yetiştirdiği oğullarının elinden çıkacak olası bir namus cinayetini önlemek ve komşuların dedikodularından kurtulmak için son çareyi, ailesini doğduğu köye taşımakta buluyor baba Kader. Tabii ki Almanya’da doğup büyümüş çocukları o sade ve fakir hayatı yaşamayı hayal bile edemiyor.

Özellikle fiziksel acı çektikleri ve kapatıldıkları için ataerkil kültürün kurbanı kadınlar olarak görünür. Ne var ki kadınlar yeri geldiğinde, Arslan ailesi kadınları gibi mutlu olmayı bilir, duygularını ve sevgilerini dile getirebilirler. Hatta ailenin erkeklerinden daha cesur olabildikleri için, bazen özgür olmayı da başarırlar. Ataerkil ailede erkek “acı çektiren, erk kişi” olarak görünse de taşıdığı yükün ağırlığı, otoritesini korumak için sevdiklerine acı vermek zorunda olması, duygularını dile getirmesi ayıp olması ve bunlara rağmen ağlayamadığı için kadınlardan daha çok acı çeker.

Avrupalı bir kadın yönetmen: Feo Aladağ

feo aladag“Ayrılık” 1972 doğumlu Feo Aladağ‘ın (Feodora Schenk) ilk uzun metrajlı filmi. 2014 yılında tamamladığı ikinci filmi Zwischen Welten (Dünyalar Arasında) ise bir Alman askeri ile Afgan tercümanın arkadaşlığını anlatıyor. Kariyerine oyuncu olarak başlayan Aladağ, “Ayrılık” filmine kadar birçok reklam filmi çekti ve senaryolar yazdı.

“Ayrılık” her tarafla empati yapılabilecek, dolaysız ve net bir şekilde anlatmış, ayrıca her kültürden seyirciye ulaşabilecek bir film. Aladağ eşinden dolayı (Züli Aladağ) Türklere aşina olmalı, ama doğup büyümediği bir kültürü bu kadar net ve abartısız anlatabilmiş olması muhtemelen öncelikle kadın olmasından kaynaklanıyor.

Aladağ kadın sığınma evlerindeki kadınlarla konuşarak senaryosunu yazmış. Anne baba rolünü Türkiye’de yaşayan oyunculara (Derya Alabora ve Settar Tanrıöven), çocukları ise Almanya’da doğan oyunculara oynatmış. Bugüne kadar çektiği iki sinema filmiyle Avrupa’da birçok ödül kazanan Aladağ’ın Ayrılık filmi 2011 yılında Almanya’nın yabancı dalda Oscar adayı olmuştu.

Sibel Kekilli’nin mesajı

sibel kekilli game of thrones
Sibel Kekilli “Game of Thrones” dizisinde “Shae” rolünde

1980 doğumlu Sibel Kekilli sinema kariyerine Fatih Akın‘ın Duvara Karşı filmiyle başladı ve şimdiye kadar toplam beş kez “En İyi Kadın Oyuncu” ödülü aldı. (Lola, Bambi, Tribeca ve Antalya Altın Portakal Film Festivali) Sibel Kekilli’nin “Shae” karakterini canlandırdığı Amerikan HBO kanalının fantastik televizyon dizisi  Game of Thrones, günümüzün en popüler dizilerinden biri. Dizinin kitaplarının yazarı R.R. Martin’in “İnanılmaz bir karizması ve kapasitesi var” dediği Kekilli son beş yıldır Almanya’nın köklü polisiye dizisi Tatort‘da başrol oynuyor.

Sibel Kekilli, Almanya’nın Oscar’ı sayılan Lola Ödülünü ilk defa aldığında yaptığı konuşmayı, 18 yaşındayken verdiği müstehcen görüntülerini yayınlayan Bild Gazetesine ithaf etmişti:

“Sizin bu yaptığınız medya şiddetidir. Beni sevmek zorunda değilsiniz ama yeni adım attığım bu hayatıma saygı duymak zorundasınız. Bırakın artık bu pis karalama kampanyalarını. O pozlar yıllar önce çekilmişti, yeter artık. Şimdi benim işimden konuşalım.”

Sibel Kekilli, 10 Aralık İnsan Hakları Günü’nde kadınlardan oluşan ve kadın ve genç kızların bilinçlenmesi için çalışmalar yapan Soroptimis International davetlisi olarak Kassel’da Ayrılık filminin gösterimine katıldı. Bu etkinlikte Kekilli’ye filmde anlatılan sorunun nasıl çözülebileceği soruldu. Kar amacı gütmeyen başka bir kadın hakları kuruluşu Terre des Femmes bünyesinde Müslüman ailelerde kadına karşı şiddetin durdurulması için çalışmalar yapan Kekilli’nin elbette ki bu konuda bir fikri vardı ama soruya çok basit bir cevap verdi:

“Ben sadece oyuncuyum, bu sorulara cevap vermek benim işim değil.”

marin kekilli
George R.R. Martin ve Sibel Kekilli

Sibel Kekilli’nin gerçek hayatta çocuk sahibi olmamasına rağmen birçok filmde anne rolünü oynaması ve bu rolün altından bu kadar kolay kalkmasının nedeni; sadece çocukları değil insanı sevmesinde. Aynı film gösteriminde başka bir seyircinin, filmin sonunda neden anne yerine çocuğunun öldüğünü sorduğunda, Kekilli şöyle dedi:

“Hepimiz bir çocuk değil miyiz sonuçta, herkes birisinin yavrusu, ne fark eder sonuçta bir insan öldü.”

Ayrılık filmini kimler seyretmeli?

Sosyal sorunların göz önüne serildiği bu tür filmlerin izleyicisi, çoğunlukla bu sorunu yaşayan kişiler değil, sorunu anlamaya çalışan diğerleridir. Bu filmlerin “anlamak” için seyreden seyircide uyandırdığı genel his de doğal olarak “ne kadar şanslıyım, iyi ki böyle bir ailede yaşamıyorum” olur. Bu seyirciler bu filmin içine kendini koyamaz, herhangi bir şey ile yüzleşmez. Tabi bir de kalıplaşmış “Türk” imajı pekiştirilmiş olur.

Bu  filmlerin mesajını öncelikle bu tür ailede yasayanlar ve bu ailelerin yaşadığı toplumları düzenleyenler almalıdır. Bu filmler ülkenin dili ve kültürünün öğretildiği entegrasyon kurslarında gösterilmeli, üzerine tartışılmalıdır. Yıllardır namus cinayetlerini çözmeye çalışan Alman Polisi’nin de işine yarayabilir bu filmleri seyretmek. Zira sorunu çözmek, Sibel Kekilli’nin de ifade ettiği gibi, sinemacıların işi değildir.

Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar

Sibel Kekilli, bunca başarısına rağmen Türkiye’de pek sevilip benimsenmedi. Bunun sebebi sadece gençken verdiği müstehcen pozları olmasa gerek. Zira Türk sanat camiası meslek hayatına atılmadan önce birçok nü poz vermiş, +18 filmler çevirmiş ve hatta bu şekilde bu sektöre girmiş insanlarla dolu. Bunun asıl sebebi Kekilli’nin Türk ve İslam kültürünün olumsuz yanlarını gösteren filmlerde oynaması ve bu kültürün olumsuz yanlarını topluluk önünde eleştirebilecek kadar cesur olmasından kaynaklanıyor.

“Kadınların küçük yaşta kapatılmasının sebebi, cinsel obje olarak görülmelerinden. Bu durum başı açık kadınları da tehdit ediyor.”


2006 yılında Berlin’de düzenlenen bir etkinlikte “Kadına karşı şiddet İslam’da olağan bir durum” dediği için Türkiye Konsolosu salonu terk etmişti. Hassas Konsolos bunu kendisine ve ülkesine yapılmış  bir saygısızlık olarak algılamıştı belli ki. Halbuki bir şeyin olumsuz yanlarını ortaya çıkarmamızın sebebi saygısızlık ya da aşağılama değil, o olumsuz durumun fark edilip düzeltilmesini istediğimizdendir.

Sibel Kekilli cesur, dürüst, açık sözlü, yetenekli, başarılı, mütevazı, ve sadece mesleğine odaklanmış genç bir Türk kadını. Fakat Onun başarılarının gururunu Türkiye’de yaşayamıyoruz. Her ne kadar her yerde Türk kökenli olduğu vurgulansa da Sibel Kekilli şimdilik sadece Almanya’nın gururu.

sibel kekilli tatort
Kekilli Tatort dizisinde dedektif Sarah Brandt rolünde

Click to read in English

PAYLAŞ
Önceki yazıAldatma psikolojisi: Ya kadın aldatırsa?
Sonraki yazıEtik Haftası: Etik Gençlik Hareketi
1974 Ankara doğumlu ama 2 yaşından beri Istanbullu. Çocukluk ve gençliği cimnastik ve dans çalışmalarıyla geçti. 2000 yılından beri yoga yapıyor. 2002 yılında evlenip yurtdışına yerleşti ama bir ayağı hep Istanbul'da oldu. Çocuklardan sonra, Norveç'te hayalindeki işin eğitimini alma fırsatı geçti eline. Trondheim Üniversitesi'nde Medya Bilimi ve Görsel Kültür dalında lisans ve yüksek lisans okudu. İki yıl Zürih, 10 yıl Trondheim'da yaşadıktan sonra 2014 yazında eşinin memleketi Almanya'ya yerleşti. Şİmdi iki oğlu ve eşi ile sakin bir hayat sürmekte, ve Türkiye'nin Gezi Gençleri'nce yönetileceği çağdaş bir ülke olduğu hayalini kurmakta. // ENGLISH: Born in Ankara in 1974, moved to Istanbul at age 2. Spent lots of time with gymnastic and contemporary dance at early ages but last 15 years practices rather yoga. Married to an German man in 2002 and move to Zurich. Later lived 10 years in Norway/Trondheim and eventually settled down in Germany. Studied Media Science in Trondheim and finished master degree in 2012. Has two sons. Looking forward the days that Turkey is eventually leaded democratically by the Gezi youth.