Ruhlarımızı nasıl onaracaksınız?

Ruhlarımızı kırdılar, ruhlarımız dağıttılar, ruhlarımızı parçaladılar… Ya da en azından, kendi adıma böyle olduğunu düşünüyorum. Belki de küçük bir azınlıktayım, bilemiyorum. Ama birileri, hem de ”katil” birileri, diğerlerinin ruhuyla fena oynadı. Bu açık ve yalın bir gerçek…

Ruhlarımızı nasıl onaracaksınız?

15 Temmuz gecesi, bir küçük cunta, kendisi için çok küçük ama memleketimin insanlarının ruhu için çok büyük bir adım attı ve ”İnsan canını değersizleştirdi.

Beni çok öfkelendirdiler. Ve benim gibi düşünen milyonlarcasını…

Adaletsiz bir savaş çıkardılar. Tanka, topa, tüfeğe, uçağa, helikoptere karşı silahsız insanları hedef aldılar. Ve bunu yaparkenki motivasyonları sadece ve sadece ”yönetimi ele geçirme” çabasıydı. Ve en nihayetinde ‘büyük direniş hareketi’ sayesinde bu amaçlarına ulaşamadılar.

Ses

”Sonic patlamalar” meydana getirdiler. Milyonlarca insanın  yaşadığı huzur şehirlerinin üzerinde. Tek amaçları halkın korkması ve panik yaşamasıydı. Tam anlamıyla olmasa da başardılar. Niye diye soracak olursanız şayet, sokağa ilk çıktığımda karşılaştığım manzara: bu patlama sesleri sebebiyle pencerelerden birbirine bakan komşulardı. Normalde birbirleriyle konuşmayan, birbirine selam vermeyen komşular! “Her şerde bir hayır vardır!” derler ya o misal, patlama sesinden korkan iki insan birbirinden cesaret aldıysa, yaşama sevincini doyasıya birbirinin gözünde gördüyse, bu bir kazanımdır. Ama bu yazımda daha çok kaybettiklerimiz üzerinde duracağım.

Ruhlarımızı nasıl onaracaklar?

Ruhlarımızı nasıl onaracaklar? Bilemiyorum. Bildiğim tek gerçek: ruhlarımızla oynadılar, hem de bir oyuncak gibi…

Bir yerlerden şiddetli patlama sesleri geliyordu. Yakın bir yerlerden. 2016 İstanbul’undan ya da Ankara’sından mesela. Bir romanda geçse böyle bir cümle, ”saçmalığa bak!” der, atarım kitabı çöpe. ‘Gerçeklik algımızla oynadılar’, umarsızca…

Sizlere 16 Temmuz günü, öğle saatlerinde karşılaştığım bir manzarayı anlatarak konunun ne boyuta vardığından bahsetmek istiyorum. Otobüs bekliyorum, Levent Çarşı’nın oradaki otobüs duraklarında. Gecenin karanlığı herkesin bedenine sinmiş ama kimse belli etmek istemiyor. Kazanılmış bir zafer var, mutlak. Ama bir belirsizlik de hakim sokaklarda. Durakta bekleyen gözlerden yorgunluk akıyor, gözlerden uykusuzluk. Kimisi direnme hakkını kullanmış, kimisi de sabaha kadar haberleri izleme hakkını. Hepsine saygım var. Şimdi de yaşadığım bir olay sonucu, saygısızlık yapmak istediğim kişilere geliyorum.

Yaklaşık 8 – 10 kişi, evine ya da çalışıyorsa hafta sonu, işine gitmek çabasında. Tam da o esnada bir ses geliyor, gürültülü bir ses, boğuk. Herkes gökyüzüne bakıyor ve bir adım geri çıkıyor bulunduğu yerde. Ben de dahil. ”Uçaklar yine mi geldi?” dercesine. Ve yaklaşık 5 saniye sonra durakta bekleyen herkes bu sesin Harley tarzı, bol gürültülü bir motosikletten geldiğini anlıyor. Ve ”normale dönmüş rolüne bürünüyoruz’ ‘hepimiz,  ”Çıkan her gürültülü sesin, uçaklardan mı geldiğine bakmadığımız eski günlere”…

Siz kimsiniz? Siz ne hakla otobüs bekleyen sade vatandaşın her gürültüde ”uçak mı geliyor!” korkusuna sebep olabiliyorsunuz? Siz bu hakkı nereden alıyorsunuz? Biz zaten düzenli olarak terör örgütlerinin saldırılarına maruz kalıyoruz ve bunun acısını düzenli bir şekilde yaşıyoruz.

Siz kim oluyorsunuz da bizim verdiğimiz parayla alınan, bizim verdiğimiz parayla yapılan ve kullanım amacı ”savaşlarda düşmanı öldürmek” olan uçakları biz ”sade vatandaş” üzerinde kullanıyorsunuz? Bu hakkı size kim veriyor? Bu cesareti nereden alıyorsunuz?

Bilemiyorum, ama bildiğim bir şey var, hem de çok açık: ”İnsanları öldürürken gözünü bile kırpmayan, tetiğe her basışında cesaret madalyalarının hayalini kuran ”siz”ler, yakalandığınızda süt dökmüş kediye dönüyorsunuz. Yapmayın böyle, gerçekten çok komik görünüyorsunuz. Pardon, bu ”süt dökmüş kedi’ ‘benzetmesini yapmaktan vazgeçtim, çünkü kedilere atfedilen ”nankör” ya da ”masumluk taslayan” gibi sıfatların aslında sizler üzerinde kullanıldığında kedilere büyük haksızlık ettiğimi düşünüyorum. Sizler korkaksınız, hem de silahsız insanları öldürebilecek kadar korkak! Kediler silah kullanamaz, kediler insan öldüremez, kediler sizin kadar vahşileşemez!

Kulaklarım, evet benim kulaklarım, 2016 yılında yaşayan bir bedene ait olan kulaklarıma patlama seslerinden başka şeyler de duyurdunuz siz: ”Silah sesleri”. İstanbul’da her yandan gelen silah seslerini duydu benim kulaklarım. Kulaklarımdan utanıyorum sizin yüzünüzden. kulaklarımın en son duyması gereken sesi duymasına sebep olanların cezasını kim verecek? Ya zihnimden silinmeyen o dakikaların hesabını? Hanginiz korkuttu evinde küçük çocuğunu uyutmaya çalışan anneyi? Ya o annenin ağlama sesini silebilecek misiniz küçük çocuğunun zihninden? İnsanları seslerle korkutmak hanginizin fikriydi bayım? Öldürseniz de kurtulamayacağınızı niye akıl edemediniz albayım?

Kan

Ben sadece bir ”ses”ten yola çıkarak öfkeleniyorum. İşin bir de sesten öte boyutu var ki, en acı kısmı da bu olsa gerek. ”Kanlı Bölümü”

İnsanların üzerinden tanklarla geçtiler. Ve ölen insanların yanındaki diğer insanlar bunu gördü, sansürsüz. Ve işin daha da acıtıcı boyutu ise, bu ölümleri sadece onlar görmedi, elinde akıllı telefonu olan 7 yaşındaki çocuk da gördü bunu, Pokemon oynamaktan sıkılıp sosyal medya hesabına giren gençler de gördü bunu, evinde ev işi yapan ve bulaşıkları yıkadıktan sonra soluklanmak için telefonunu kurcalayan kadın da…

Hepimiz gördük tankların ezip geçtiği ve çok değerli bir varlık olan ”insan”ın ölümünü. “Bundan daha beteri ne olur?” diye soruyorum kendime ama cevap veremiyorum. Soruların cevapsız kaldığı bir çağda yaşıyoruz olsa gerek. Ya da insanları öldürmenin, insanların üzerinden tankla geçmenin pek bir ehemmiyet taşımadığı günlerde. Yine utanıyorum…

Demokrasisini savunmak isteyen bir kitleye ateş açan bir helikopter gördük arkadaşlar! Hep savaş filmlerinde gördüğümüz sahnelerin, üzerimizde uygulandığı günler yaşadık. Ölümün bile olmaması gereken yerlerden geldiği bir gece yaşadık. Daha ötesi ne ki bunun? Bilen varsa sussun Allah rızası için. Söylemeyin Azrail’in bile bu oyunda olmak istemediğini. Bundan yıllar sonra söyleyecekler zaten. İstemeseniz bile…

Ülkenin iç güvenliğini sağlamakla yükümlü polislerin üzerine, savaş uçakları ile atılan bombalar gördük, televizyonlarda! Çocukları ve bir ailesi olan insanların, toplu şekilde katledildiği sahneleri izledik hep beraber. Diyecek laf bulamıyorum. Atatürk’ün Meclisinin, Gazi Meclis’in, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin üzerine atılan bombalar gördük. Ve atılan her bir bombanın, bizlerin, sade vatandaşların ”iradesine” atıldığına tanık olduk. Tanıklığımızdan utanıyorum…

Vatandaşın kafasına silah dayayan, vatandaşın üzerine hedef gözeterek ateş açan bir katil sürüsü gördük. Hepimiz yaşadık ‘o‘ günü arkadaşlar. Hepimizden birşeyler götürdü ‘o‘ gün.  Kimimizden bir can, kimimizden ise bir hayal. Ama götürdü. Kaybettiklerimizden utanıyorum…

Köprü

Darbe girişiminin ardından, Boğaziçi köprüsünün adı değişti ve ”15 Temmuz Şehitler Köprüsü” tabelası asıldı eski tabelaların yerine. Sebebi ise hepimizin malumu idi. Köprüyü kapatan darbeciler, silahsız sivillerin üzerine ateş açmıştı. Çok kişi öldü köprüde, kat be kat da yaralı.

Geçtiğimiz günlerde karşıya geçmek için köprüden geçmem gerekiyordu. ‘15 Temmuz Şehitler Köprüsü’nden‘. Köprü katılımına girdiğim zaman aklıma ”o” gece geldi. Silahsız sivillerin üzerine ateş açıldığı ”o” gece. O gün ben de gidecektim köprüye, ama kaos beni başka tarafa sürükledi, gidemedim. Benimle aynı düşüncede olan, belki Zincirlikuyu’da gördüğüm ”Ne oluyor kardeşim bu ne trafik?” diyen adam da köprüde ölmüştü, belki ben de gitsem ben de ölecektim o anlarda. Kim bilir…

Köprünün tam üzerine geldim. Araç kullanırken yola odaklanmamız önemlidir. Ama silahsız sivilleri öldürmeye çalışan ”şahsiyetsizler” yüzünden bu pek mümkün olamıyor, en azından kendi adıma. Aklıma gelen ve beni düşünmeye sevk eden tek kare: ”köprünün tam ortasında duran tanklar” idi. Ha pardon şeyi unuttum. ”Bu güzelim köprünün direklerinin üzerinden keskin nişancı ile de insanları öldürdüler. ‘Yaşattıklarınızı yaşamayacaksınız ama Allah varsa ve sizin bu yaptıklarınızı gördüyse ne hesap vereceksiniz katil beyler?” İç sesimden utanıyorum…

Ve en sonunda, gün ışığında çok şeyimizi kaybettiğimiz açıktı.  Fakat kazandığımız şeylere baktığımda kaybettiklerimiz önünde saygıyla eğilmek zorunda hissediyorum kendimi. Özgürlüğümüzü kazandık! İrademizi başkasına teslim etmeme cesaretimizi kazandık, ne çok şey kazandık biliyorum. Ama büyük de bir travma yaşadık. 78 milyon bilmem kaç kişi…

Bizler sıradan halde yaşayıp, rutinimizi bozmak istemeyen insanlarız. Bizler yaşlanarak ölmek isteyen insanlarız. Bizler korkutulmak istemeyen insanlarız. Ve katil sürüsünün bizlere yaşattıkları onca şey hepimizde bir ”travma” olarak kaldı. ”15 Temmuz Travması”…

Ama bize bu yaşatılan travmayı da asla unutmayız. Çünkü biz halkız!

Yazımın sonunda, utanması gerekenin bizler olmadığına tekrar tekrar inanarak soruyorum:

”Ruhlarımızı nasıl onaracaksınız?”

Darbe girişiminin ardından yaşanan toplumsal travma

Darbe girişiminin öncesi ve sonrası

Cuntayı yıkmaya nasıl karar verdim?

PAYLAŞ
Önceki yazıUrla Bağ Yolu: Yerli Şarap Rotası
Sonraki yazıAstroloji: Martı Jonathan Livingston ve tutulma
Fatih Necat Özocak, 1991 Mayıs’ının 9’unda Kayseri’de dünyaya geldi. İlk ve Ortaöğrenimini bitirdikten sonra liseyi de doğduğu şehir olan Kayseri’de bulunan Kayseri Lisesinde tamamladı. Liseden sonra girdiği Kırıkkale Üniversitesi Sınıf Öğretmenliği bölümünde 2 ay öğrenim gördükten sonra bıraktı ve ertesi yıl girdiği İstanbul Üniversitesi Adalet Meslek Yüksek Okulundaki öğrenimini de yarıda bıraktı. Yarım bırakmayı seven insanların, aslında bazı şeyleri tamamlamak için yarım bıraktığına inandı. Şu anda ise Anadolu Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünde öğrenimine devam ediyor. Kendisi şu sıralarda çeşitli denemeler ve hikayeler yazıyor...