Toplumsal ilişkilerde ve dijital mecralarda giderek daha sık karşılaşılan sahte kimlikler, bireylerin kendi yetersizlik algılarını örtbas etme çabasından doğar. Gerçek ile kurgu arasındaki sınırların belirsizleştiği günümüzde, sanal itibar arzusu kişileri var olmayan meziyetleri sahiplenmeye yöneltmektedir. İnsan psikolojisinin bu derin çelişkisi, görünen ile görünmeyen arasındaki mesafeyi sorgulatırken hakikatin değerini yeniden anlamlandırmamızı gerektiren edebi bir tefekkürü beraberinde getirir.

Siyah bir kuğu bana en çok görünenle görünmeyen arasındaki mesafeyi hatırlatıyor. Herkesin başkalarına göstermediği, kendine sakladığı tarafları olabilir. Asıl mesele, sakladığımız tarafın yerine yalan bir hayat koyduğumuzda başlıyor.
Bazı insanlar yalan söylemiyor adeta; kendilerine yeni bir hayat senaryosu yazıyor.
Mesela kişi aslında doktor, avukat, psikolog ya da sosyolog olmak istemiş ama olamamıştır. Hayatı başka türlü gelişmiştir. Belki eğitim alamamış, belki şartlar uygun olmamış ve başka bir meslek seçmiştir. Çoğumuzun yaşamak isteyip de yaşayamadığı şeyler olmuştur. Buraya kadar her şey olağan.
Fakat bazı insanlar gerçek hayatlarını beğenmiyor, oturup kendilerine daha havalı, daha başarılı, daha anlamlı bir versiyon yazmaya karar veriyor.
Mesela ‘Doktor olmak istedim ama olamadım’ demiyor, kurgusunda o bir doktor. ‘Avukatlık hayalimdi ama olmadı’ demiyor, kurgusunda o bir avukat. ‘Psikolog olmayı çok isterdim’ demiyor, kurgusunda o bir psikolog.
Analizler yapıyor, teşhisler koyuyor, bir ekrandan okuduğu ya da doğruluğunu bilmediği bilgilerle mesleki bir otorite edasıyla konuşuyor. Yaşadığı değil yaşamak istediği hayatı anlatıyor. Başkalarını kandırmaya çalışırken, aslında kendini kandırıyor.
İnsanın kendini anlatırken biraz parlatmasını doğal buluyorum. Ama hiç sahip olmadığı bir kimliğe bürünmenin başka bir şey olduğunu düşünüyorum.
Kurgusal hayatlar ve toplum üzerindeki etkileri
Sırf itibar görebilmek için gerçek olmayan hayatlar üzerinden profiller oluşturarak ortada dolaşan insanların varlığı zaten düşündürücü. Peki, bu kurgu yalnızca kendileriyle sınırlı kalmıyorsa?
Ona inanan insanlara tanı koyuyorsa, ilaç tavsiye ediyorsa? Ya hiç sahip olmadığı bir uzmanlığın verdiği güvenle insanların sağlık kararlarını ve hayatlarını etkiliyorsa?
İşte bu noktada insan gerçekten durup soruyor:
“Bir insan bunu nasıl bu kadar rahat yapabilir?”
Belki de çağımızın en büyük problemlerinden biri, insanların yalan söylemesinden çok, gerçeğin artık yeterince ilgi çekmemesi olabilir mi?
Acaba suçumuz, ‘Çok yoruluyorum, yetişemiyorum, başaramadım, çok çalışıyorum ama olmuyor.’ diyen insanların hikâyelerini görmezden gelip, sıra dışı görünen hikâyeleri görünür kılmak için büyük çaba sarf etmemiz olabilir mi?
Eskiden abartı karşısında karşımızdaki insanın gözlerine bakmamız yeterliydi. Bir hikâyeye inanmazsak konu kapanır, o insanla aramıza mesafe koyardık.
Şimdiyse bir hikâye ne kadar çok beğeni alıyorsa, o kadar gerçeklik kazanıyor. Kalabalık inandıkça, kurgu gerçeğe benzemeye başlıyor.
Yani sahne büyüdü, ışık çoğaldı, alkış ucuzladı. Belki de bu tür yalanları bu kadar cazip yapan şey budur.
Hakikatin ağırlığı ve kendinle barışma cesareti
“Sahte kimliklerden korunmanın en basit yolu, hayran olmadan önce bakmak, inanmadan önce sormak, etkilenmeden önce düşünmek.”
Sahte kimliklerden korunmanın en basit yolu, hayran olmadan önce bakmak, inanmadan önce sormak, etkilenmeden önce düşünmek. Özellikle konu sağlık, hukuk ya da para olduğunda, bir insanın kendini nasıl tanımladığından çok, gerçekten ne yaptığına ve söylediklerinin doğrulanabilir bir karşılığı olup olmadığını araştırmak.
Çünkü kendinden emin konuşmak, uzman olmak değildir. Takipçi sayısı, bilginin kanıtı değildir. Çok beğenilmek, doğru olmak anlamına gelmez.
Tüm bunların yanı sıra elbette hakikat ağırbaşlılığıyla hâlâ başköşede oturuyor. Bağırmıyor, kendini pazarlamıyor ve kaybolmuyor.
Hakikat bazen yalnızca birkaç sade cümleden ibaret:
“Bilmiyorum, yapamadım. Bu benim alanım değil.”
Bence çağın en büyük cesaretlerinden biri, bu hayatta olduğun insanla barışık olmaktır.
Çünkü sahne ne kadar büyük olursa olsun, ışıklar ne kadar parlak olursa olsun, alkış ne kadar ucuzlarsa ucuzlasın, perde bir gün mutlaka iner. Perde indiğinde geriye kurguladığımız hayatlar değil, gerçekten yaşadığımız hayat kalır.
Bu konuyu yazmaya başlarken aklıma genç çağdaş ressam Eda Ağaoğlu’nun ‘Virgül’ isimli Siyah Kuğu tablosu geldi.
Siyah Kuğu bana insanın dışarıya gösterdiği yüzün ardında sakladığı yüzü düşündürüyor.
Olduğumuz kişiyle olmak istediğimiz kişi arasında, bu eserin adı gibi bir ‘virgül’ var. Ve bu virgülden sonra konacak nokta, en büyük gerçeğimizdir.









