Bazen kendime “Eskiden insanlar daha mı iyiydi?” diye soruyorum. Cevabım hep aynı oluyor. Hayır. İnsan binlerce yıldır aynı insan. Seviyor, aşık oluyor, kıskanıyor, öfkeleniyor, affediyor. Değişen şey insanın doğası değil; yaşadığı çağın şartları.

Eskiden komşunun kapısını çalardık, şimdi “çevrimiçi mi” diye bakıyoruz. Eskiden “Nasılsın?” diye sorardık, şimdi “Görüldü atıp neden cevap vermedi?” diye soruyoruz. Teknoloji durmadan güncelleniyor ama sabrımız hiç sürüm almıyor. Teknoloji akıllandıkça, biz acemileşiyoruz.
Psikolojide bunu açıklayan “Bilişsel yük” adı verilen bir kavram var. Beynimiz aynı anda işleyebileceğinden daha fazla bilgiye maruz kaldığında karar verme, empati kurma, sabretme becerisi düşmeye başlıyor.
Yani bazen kötü insan olduğumuz için değil, yorgun olduğumuz için kaba davranıyoruz. Çünkü zihinsel yorgunluk arttıkça, beynimizin denetim kapasitesi azalıyor.
Sabah uyanınca elimizde telefon; hava durumu, ekonomi, şiddet, afet, savaş, ünlülerin boşanması, Meclis kavgaları, dolandırılan insanlar, kedisi kaybolanlar, aşk acısı yaşayanlar, bitmek bilmeyen negatif haberlerle yüzlerce insanın hayatını omuzlarımızda taşımaya başlıyoruz. Sonra markette bozuk para ararken kendimizi sinirlenmiş halde buluyoruz. Küçük bir bozuk paranın ne suçu var? Aslında bize “Yeter” diye bağıran, cebimizdeki bozukluk değil, içimizde biriken yorgunluktur.
Ruhu yorulmuş bir insana, bir mesaj sesi bile ağır gelir. Çünkü sinir sistemi, tıpkı susturamadığın alarmın ısrarla çalmaya devam etmesi gibi, küçük bir uyarıyı bile tehdit olarak algılamaya başlıyor.
Her şeye çok hızlı ulaşabildiğimiz için hız bağımlısı da olduk. Bu bağımlılık da bizi aşırı yoruyor. Asansör gelmeyince düğmeye defalarca basıyoruz. Sanki asansörün düğmesine basınca “Canım şimdi gelmek istemiyor, bekle” diyor. Restoranda yemek beş dakika gecikirse kötü ilan ediyoruz. Sanki yemek ışınlanarak geliyor. Toplu taşıma beklerken sürekli cep telefonumuzdan saate bakıp “Gecikti” stresine bürünüyoruz. Oysa vaktinde gelen her şeyi biz vaktinden önce bekliyoruz. Trajikomik değil mi? İşte tahammülsüzlük ve sabırsızlık bizi bu hallere sokuyor.
Geçenlerde markette kasada bekliyordum. Önümde yaşlı bir beyefendi vardı. Cebinden çıkardığı bozuk paraları tek tek sayıyordu. Sıra uzadıkça arkasındaki insanların homurtuları da “Amca acele et, bozuk parayla mı uğraşılır şimdi?” diye artıyordu. İçlerinden biri gözlerini devirdi, biri oflayarak telefonuna baktı. Tam o sırada ben “Yardım edebilir miyim?” diyerek devreye girdim. Yaşlı beyefendi “Affedersiniz kızım, gözlerim artık iyi görmüyor. Eşim de hastanede beni bekliyor, aklımı toparlayamıyorum” dedi. Bir anda herkes sustu. O an şunu fark ettim: Değişen bir şey yoktu. Sıra hâlâ uzundu, bozuk paralar yine teker teker sayılıyordu. İnsanlar aynıydı; sadece hikâye tamamlanmıştı. Az önce öfke üreten insanlar, birkaç saniye içinde mahcup olmuştu.
“İnsanı olaylar değil, olaylara yüklediği anlamlar yorar.”
Birisi trafikte önümüze kırınca, bilerek ya da acemilikten yaptığını düşünürsek öfke üretiyoruz. Hastaneye yetiştiğini düşünürsek de merhamet devreye giriyor. Elimizde hiçbir veri yokken genelde en karanlık hikâyeyi yazmayı seçiyoruz. Hikâyeye inanıp inanmamak, öfkeyi beslemek ya da merhameti seçmek bize kalmıştır.
Bunun en basit örneğini sosyal medyada görüyoruz. Sosyal medyada bir paylaşıma gelen yorumdan aklımızda kalan yorum, eleştirel yorum oluyor. Zihnimiz olumsuz olana olumlu olandan daha hızlı odaklanıyor. Mutluluk ise sanki yarı zamanlı çalışan bir misafir gibi davranıyor.
Öz şefkat: Kendimize karşı ne kadar tahammüllüyüz?
Kendi hatalarımızı görebiliyor muyuz?
Hata yapınca kendimizi affedebiliyor muyuz?
Yaş alınca yine aynaya sevgiyle bakmaya devam edebiliyor muyuz?
Başarısız olsak da, kendimizi değerli görebiliyor muyuz?
Kendine şefkat göstermeyen bir insan, gerçekten başkasına şefkat gösterebilir mi?
Kendi içinde sürekli mahkeme kuran bir insan, dışarıda barışçıl olabilir mi?
Mesele çoğu zaman nezaket eksikliği değil; sürekli alarm hâlinde yaşayan bir sinir sistemidir. Mesele tükenmişlik ve omuzlarımızda biriken yüklerdir.
Bu yüzden kendime bazen soruyorum: Gerçekten bu insana mı kızdım, yoksa taşımakta zorlandığım ağırlıklara mı?
İşte tam bu noktada farkındalık başlıyor.
İnsanlığın ihtiyacı olan şey; yeni lüks evler, arabalar, pahalı telefonlar değildir. En büyük lüks; dinleyebilmek, anlayabilmek, sevgi gösterebilmektir.
Dinlemek “Seni onaylıyorum” demek değil, “Seni anlamaya değer buluyorum” demektir.
İnsan anlaşıldığını hissettiğinde savunma silahlarını sessizce yere bırakır.
Bence tahammül, çağımızın en sessiz ve en güçlü erdemidir.
Onu kimse alkışlamaz, televizyonlara çıkmaz, trend olmaz ama bir anne çocuğunu sabırla dinlediğinde, bir dost “Anlat, seni dinliyorum” dediğinde, bir öğretmen sabırla öğrencisinden vazgeçmediğinde dünya yaşanabilir bir yer olduğunu daha net gösteriyor.
Sanırım biz insanoğlunun haklı çıkmaya değil, biraz yavaşlamaya ve anlamaya ihtiyacı var.
Lütfen bugün kendimize şu soruyu soralım: Ben gerçekten tahammülsüz bir insan mıyım, yoksa yorgun muyum?
Cevap, suçladığımız insanlarda ya da olaylarda değil; uzun zamandır dinlemeyi unuttuğumuz kendi iç sesimizdedir.
Tahammül, başkalarını değiştirme gücü değil; kendimizi yönetebilme sanatıdır. Dünya, birbirine tahammülü kalmayan insanların değil, birbirini anlamaya çalışan insanların omuzlarında güzelleşecek.



