Topkapı Sarayı’nda 1475 tarihli bir ebru, bugün bildiğimiz ebru tarihinin yalnızca görünen yüzü. Asıl hikâye çok daha geride, Türkistan’da başlıyor; suyun, rengin ve insan elinin izlerini yüzyıllar boyunca taşıyarak bugüne ulaşıyor. Ebru üstadı sanatçı Hikmet Barutçugil ile bu kadim sanatın hafızasını, dönüşümünü ve geleceğini konuştuk.
Hikmet Barutçugil için ebru, yalnızca suyun üzerinde oluşan bir desen değil; suyun, rengin ve insan elinin birlikte kurduğu canlı bir hafıza. Rengi taşır, hareketi kaydeder ve sanatçının elinden çıkan her müdahaleye kendi karakteriyle karşılık verir. Kâğıda aktarıldığında ise o anı sabitler; suyun üzerinde oluşan geçici hareket, kalıcı bir esere dönüşür. Ebrunun yüzyıllardır taşıdığı büyünün bir parçası da burada saklıdır: Geçici olanın kalıcı hâle gelmesi.
Ebru sanatına duyduğum ilginin benim için kişisel bir tarafı da var. Adımın Ebru olması, bu sanatla kurduğum bağı benim için başından beri biraz daha özel kılıyor. Yıllar içinde bu ismin taşıdığı anlamın peşinden giderken, ebrunun tarihine, inceliğine ve suyla kurduğu eşsiz ilişkiye duyduğum merak da giderek derinleşti.
Hikmet Barutçugil’in eserleriyle yakından tanışmam ise 12 Şubat 2026’da Paris’te, Grand Palais’de düzenlenen Art Capital açılışında gerçekleşti. Daveti üzerine katıldığım açılışta eserlerini ilk kez bu kadar yakından görme fırsatı buldum. Ebrunun yaşayan ustalarından biri olan Barutçugil’le ebrunun, suyun ve rengin etrafında buluşmak benim için büyük bir onurdu. Renklerin, hareketin ve suyun bir araya geldiği bu dünya, ebrunun yalnızca geleneksel bir sanat değil, aynı zamanda sürekli dönüşebilen canlı bir ifade biçimi olduğunu düşündürdü. O akşam başlayan merak, aylar sonra bu söyleşiye dönüştü.
Bu süreçte, Hikmet Barutçugil’in Art Capital’deki sergisine destek veren Yunus Emre Enstitüsü’nün de özel bir yeri var. Paris’in 9. bölgesinde, 35 Rue de Châteaudun adresinde faaliyet gösteren Enstitü, Türk kültür ve sanatının Fransa’daki görünürlüğünü artırmaya yönelik çalışmalarıyla geleneksel ve çağdaş Türk sanatlarını uluslararası sanat çevreleriyle buluşturuyor. Barutçugil’in sergisine verdikleri destek, bu kültür-sanat çalışmalarının değerli bir örneğini oluşturuyor.

Hikmet Barutçugil
1952’de Malatya’da doğan Hikmet Barutçugil, 1973 yılında İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Uygulamalı Endüstri Sanatları Yüksek Okulu’nda tekstil eğitimine başladı. Öğrencilik yıllarında Prof. Dr. Emin Barın’ın yönlendirmesiyle hat sanatıyla ilgilendi; aynı dönemde tanıştığı ebru ise zamanla sanat hayatının merkezine yerleşti. 1977’de tekstil desinatörü olarak mezun olan Barutçugil, 1978-1981 yılları arasında Londra’da araştırmalarını ve çalışmalarını sürdürdü.
Geleneksel ebrunun teknik ve estetik imkânlarını kendi deneyimleriyle geliştiren sanatçı, ebruyu kâğıdın ötesine taşıyarak kumaş, seramik, ahşap ve cam gibi farklı yüzeylerde de uyguladı.
Bu arayışlarının sonucunda geliştirdiği ve bugün “Barut ebrusu” olarak anılan teknik, sanatçının ebru alanındaki özgün çalışmalarından biri hâline geldi. Ebru üzerine çok sayıda kitap kaleme alan, eğitimler ve konferanslar veren Barutçugil, Üsküdar’daki tarihî bir konağı Ebristan–İstanbul Ebru Evi adıyla yaşayan bir müze-galeriye dönüştürerek çalışmalarını burada sürdürüyor.
Ebrunun tarihini suyun akışına benzeten Barutçugil’e göre bu sanatın geçmişi de tıpkı kendisi gibi, iz bırakarak ama sabitlenmeden ilerliyor. Türkistan’dan Anadolu’ya, oradan Avrupa’ya uzanan ebru yolculuğunu; geleneğin, yeniliğin, suyun ve insanın bu yolculuktaki yerini konuştuk.
ÖZEL RÖPORTAJ | Suyun Üzerine Yazılan Hafıza
Röportajı gerçekleştiren: Dr. Eloïse, Ebru Fesli
Röportaj konuğu: Hikmet Barutçugil
Ebrunun kökenine dair izler Türkistan’a uzanıyor
Ebru sanatının kökeni konusunda farklı coğrafyalar ve anlatılar öne çıkıyor. Sizce ebrunun ilk ortaya çıktığı yer ve bağlam hakkında bugün ne söyleyebiliriz; bu konudaki belirsizlik ebru tarihinin doğal bir parçası mı?

Ebru tarihçileri arasında yaygın görüş, ebrunun Türkistan bölgesinde ortaya çıktığı yönünde. Türkler orada çok büyük bir medeniyet kurmuşlar. Kâğıdın kökeni konusunda da uzun yıllar Çin öne çıkarıldı ama yeni bulgular, Türklerin daha erken dönemlerde kâğıt üretmiş olabileceğini düşündürüyor.
Türklerin keçe yaptığını da biliyoruz. 11. yüzyıla tarihlenen keçe örnekleri var. Dut ağacının lifleri dövülerek, bir tür tokmakla işlenerek keçe yapılıyor. Buna “kakat keçesi” deniyor; zaman içinde “kâğıt” kelimesine dönüştüğü düşünülüyor. Bunlar çok daha ayrıntılı bir araştırma konusu ama ebrunun ortaya çıktığı kültürel ortamı anlamak açısından önemli.
Gelenekten kendi diline
Ebru sanatı teknik olarak her ülkede aynı şekilde mi uygulanmıştır, yoksa tıpkı bazı sanat akımlarında olduğu gibi bir tür hibritleşme mi söz konusudur? Farklı coğrafyalarda ebru, yerel geleneklere göre nasıl şekillenmiştir?
Hikmet Barutçugil: Ebru farklı coğrafyalara geçtiğinde elbette yerel şartlardan ve malzemelerden etkilenmiş. Zaten ebrunun isimlendirilmesinde bile farklı dillerin izlerini görüyoruz. “Abru” kelimesi için Farsça “ebr”, yani bulut anlamından söz edilir. “Ab” su, “rû” ise yüz anlamına gelir; buradan “suyun yüzü” anlamı da çıkar.
Japonlarda ise “suminagashi” adı verilen bir teknik var. Sumi mürekkebiyle yapılan bir çalışma. Rivayete göre bir sumi ressamı fırçasını yıkarken mürekkebin suyun üzerinde yüzdüğünü fark ediyor. Suyun üzerine damlalar bırakıp bunları kâğıda aktarmaya başlıyor. Bu tekniğin 13. yüzyıla kadar uzanan örnekleri olduğu söyleniyor.
Bizim ebrumuz ise Türkistan’dan İran’a, oradan Anadolu’ya gelirken burada çok önemli bir malzemeyle karşılaşıyor: geven bitkisinden elde edilen kitre. Kitre suyu koyulaştırıyor ve boyanın su üzerinde kontrol edilmesini sağlıyor. Böylece yalnızca boyayı yüzdürmek değil, yaprak, çiçek, taraklı gibi formlar oluşturmak mümkün oluyor.
Ebru 1608’de Avrupa’ya ulaşıyor. Daha sonra Avrupa’da farklı bağlayıcı ve yoğunlaştırıcı maddeler kullanılıyor. 19. yüzyılda Joseph Halfer’in deniz kadayıfı kullanması bunlardan biri. Deniz kadayıfı, alginat esaslı bir malzeme. Avrupa’daki ebru anlayışında kitap ciltçiliği de çok önemli bir yer tutuyor.
Bir de estetik farklılıklar var. Mesela lale, İslam sanatlarında çok önemli bir sembol. Lale, hilal ve Allah kelimesinin ebced hesabında 66’ya karşılık gelmesi gibi sembolik ilişkiler kurulmuş. İstanbul’un simgelerinden biri hâline gelen lale; kumaşta, halıda, deride, bakır işlerinde ve pek çok sanat dalında karşımıza çıkıyor.
Avrupa’da ise böyle sembolik ve figüratif bir yaklaşım çok fazla gelişmemiş. Daha çok battal, gelgit, taraklı gibi soyut desenler, özellikle de kitap ciltlerinde ve kitapların iç kapaklarında kullanılmış.
Ebrunun ilk izleri
Türkiye’de ebru sanatının belgelenmiş en erken örnekleri nelerdir? Bu erken dönem örnekleri ve ebruya benzer çalışmalar hakkında ne düşünüyorsunuz?
Hikmet Barutçugil: Bugün elimizdeki tarihlenmiş ve belgelenmiş en eski ebru örneği 1475 yılına ait ve Topkapı Sarayı’nda bulunuyor. Fakat o örnek bile oldukça gelişmiş bir ebru. Bu da ebrunun çok daha önce yapılmış olması gerektiğini düşündürüyor.
Çin Türkistanı’nda 13. yüzyıla ait olduğu söylenen ebruya benzer bir örneğin fotoğrafı da bana gönderilmişti. Fakat kaynağı konusunda yeterince güvenilir bilgi olmadığı için bunu kesin bir tarihsel belge olarak kullanmadım.
Nizami’nin eserlerinde de daha eski dönemlerde yaşamış büyük bir ustadan ve suyun üzerinde resim yapmaktan söz edildiği aktarılıyor. Bunun gerçekten ebrudan mı bahsettiği, yoksa şiirsel bir anlatım mı olduğu konusunda kesin konuşmak mümkün değil.
Kitaptan sanat eserine
Kaynaklarda 15. yüzyıla tarihlenen “bulutumsu ebru” örnekleri ve erken dönem ebruların daha çok kitap ve kutu ciltlerinde görülmesi, sizce ebrunun başlangıçta daha çok koruma ve süsleme amacıyla kullanılmasından mı kaynaklanıyor? Bugün bu mirasla nasıl bir bağ kuruyorsunuz?
Hikmet Barutçugil: Ebru ilk zamanlarda daha çok kitapların iç kapaklarında, ciltlerde ve çeşitli yazıların zemininde kullanılmış. Çünkü ebrunun en önemli özelliklerinden biri, üzerine yazı yazıldığında yazıyı öne çıkarmasıdır.
Hat sanatıyla ebru bu nedenle birbirini çok iyi tamamlıyor. Ebru bir zemin oluşturuyor, hat ise onun üzerinde başka bir anlam katmanı meydana getiriyor.

Usta ve eser
Şebek Mehmet Efendi ve Hatib Mehmet Efendi gibi erken dönem ustalar üzerinden baktığımızda, sizce bugün ebru tarihini anlamakta zorlandığımız nokta belge eksikliği mi, yoksa dönemin üretim anlayışını bugünün kavramlarıyla okumaya çalışmamız mı?
Hikmet Barutçugil: Ebru tarihinin en büyük sorunlarından biri belgelerin çok az olması. Ustaların hayatları hakkında da çok fazla bilgi yok. Çoğu zaman eserlerden ve sınırlı sayıdaki kaynaktan yola çıkarak bir tarih oluşturmaya çalışıyoruz.
Şebek Mehmet Efendi’nin de Hatib Mehmet Efendi’nin de yaptığı işler bugün bize önemli ipuçları veriyor. Ama geçmişte sanatçının kendisini öne çıkarması gibi bir anlayış yoktu. Usta yaptığı işi yapıyor, sonra eser kendi yoluna devam ediyordu.
Bugün ise sanatçı adı çok daha önemli. Bu nedenle geçmişteki üretimi bugünün sanat dünyasının ölçütleriyle değerlendirmek bazen yanıltıcı olabiliyor.
Bir üslubun adı
Hatib Mehmet Efendi’ye atfedilen ve bugün “Hatib ebrusu” olarak adlandırılan üslup ve teknik anlayışının, ustanın adıyla anılır hâle gelmesi sizce geleneği görünür kılan bir durum mu, yoksa sonraki kuşaklar için ister istemez bir çerçeve mi oluşturuyor?
Hikmet Barutçugil: Bilimde de sanatta da bazı şeyler, onları ortaya koyan veya geliştiren insanların isimleriyle anılır. Mesela Selpak bir marka adı olmasına rağmen zamanla mendil için kullanılan genel bir ifadeye dönüşmüş durumda. Bilimde Hipokrat, Arşimet gibi isimler var.
Hatib Mehmet Efendi’nin yaptığı ebrular da zaman içinde onun adıyla anılmış. Böylece “Hatib ebrusu” dediğimizde belirli bir üslubu tarif ediyoruz.

Kâğıt üzerinde yapılan bir ebru eseri hangi koşullarda muhafaza edilmelidir? Doğru korunduğunda bir ebru yaklaşık ne kadar süre yaşayabilir?
Hikmet Barutçugil: Ebru eserlerinin en büyük düşmanı nem, doğrudan ışık ve uygun olmayan muhafaza koşullarıdır. Kâğıt organik bir malzeme olduğu için sıcaklık ve nem değişimlerinden etkilenir; bu nedenle kontrollü bir ortamda korunması gerekir.
Eserin doğrudan güneş ışığına maruz bırakılmaması, aşırı nemli ortamlarda tutulmaması ve mümkün olduğunca asitsiz, arşiv kalitesinde malzemelerle muhafaza edilmesi gerekmektedir. Bu koşullara dikkat edildiğinde ebru eserleri yüzlerce yıl varlığını sürdürebilir. Nitekim bugün müzelerde ve arşivlerde yüzlerce yıllık ebru örneklerini görebiliyoruz. Dolayısıyla doğru koruma koşulları sağlandığında ebru, oldukça dayanıklı ve uzun ömürlü bir sanat eseridir.
Kâğıdın korunmasında ve yazıya uygun hâle getirilmesinde âhar işleminin (içine şap karıştırılmış pişmiş nişasta veya yumurta akından yapılan malzemenin kâğıt yüzeyine sürülme işlemi) de önemli bir yeri vardır. Kâğıdın yüzeyindeki gözenekleri dolduran bu işlem, özellikle yazıda mürekkebin kâğıdın derinliklerine işlemesini engeller. Böylece hattatlar yanlış yazdıklarında yazıyı yüzeyden dilleriyle yalayarak temizlerlerdi. Hatta “Az mı mürekkep yalamış” tabirinin de buradan geldiği söylenir.

Ustalardan kendi diline
Sanat yolculuğunuz boyunca sizi en çok etkileyen hocalar veya ustalar oldu mu? Bugün ebruya bakışınızda onların izlerini hâlâ hissediyor musunuz?
Hikmet Barutçugil: Benim sanat hayatımda en önemli isimlerden biri Prof. Dr. Emin Barın’dır. Kendisi bana yalnızca hat sanatını değil, sanatın disiplinini ve araştırmanın önemini de öğretti. Emin Barın, geleneksel hat sanatının yerleşmiş kaidelerinin dışına çıkarak özgün ve çağdaş yorumlar geliştiren yenilikçi bir sanatçıydı.
Çocukluk yıllarında yaz tatillerinde her çocuğun hayatı öğrendiği bir süreç olmuştur. Ben de on yaşındayken hayatı mücellit çırağı olarak deneyimlemeye başladım. Fatih’te oturduğumuz dönemde, yürüyerek Cağaloğlu’na gidip geldiğim bir mücellithanede çalıştım. Hâlâ mücellidim. Hocamın mücellit olması da muhabbetimi artırmıştır.
Akademide Nurullah Berk, Devrim Erbil ve Sabri Berkel gibi hocalardan eğitim aldım. Nurullah Berk’in anlattığına göre, Paris’te Picasso ile tanışmış. Picasso ona, “Sizin alfabenizi (Arap alfabesini) hiç inceledin mi?” diye sormuş. Berk bilmediğini söyleyince Picasso bunu bir eksiklik olarak değerlendirmiş. Çünkü Arap harflerinin estetik imkânlarını çok önemli buluyormuş.
Ben de daha sonra Tataristan’da, Kazan Forumu’nda “İslam Sanatı ve Picasso” üzerine bir konuşma yaptım. Picasso’nun hat sanatının estetik gücüne ilişkin bu yaklaşımı benim için de oldukça ilginç ve düşündürücüydü.
Ebruya başladığımda öğrenebileceğim bir usta bulamadığım için kendi kendime, deneme yanılma yoluyla arayışlara girdim. Yaptığım çalışmalar eski ebrulara pek benzemiyordu. Fakat zamanla, aslında yepyeni bir ebru çeşidinin ortaya çıktığını fark ettim. Böylece zanaatten sanata uzanan bir yolculuğun içinde olduğumu anladım.
Bu arayış, akademik eğitimimin verdiği avantajlarla zamanla ebruyu farklı malzemeler ve yüzeyler üzerinde denememe de yol açtı. Kumaş, seramik, cam ve ahşap gibi farklı yüzeylerle çalıştım. Bütün bu denemeler, ebrunun geleneksel sınırlarının ötesine geçerek kendi sanat dilimi aramamın ve geliştirmemin önemli bir parçası oldu.
Gelenek ve yenilik
Gelenek, sizce korunması gereken sabit bir miras mı, yoksa her kuşakta yeniden yorumlanması gereken canlı bir yapı mı?
Hikmet Barutçugil: Gelenek, geçmişten devraldığımız bir emanettir ama onu olduğu gibi dondurmak doğru değil. Gelenek yaşarsa gelenektir. Ben geçmişi çok iyi bilmek gerektiğine inanıyorum. Tekniği, ustaları, kullanılan malzemeleri ve tarihsel gelişimi bilmeden yapılan yenilikler havada kalır. Ama bunları öğrendikten sonra insan kendi yorumunu getirmeli. Çünkü sanatçı yalnızca tekrar eden kişi değildir. Gelenekten beslenir, fakat kendi döneminin sanatını da ortaya koyar.

Ebrunun sınırları
Siz, ebru sanatını yalnızca geleneği sürdüren değil, onu başka bir boyuta taşıyan ustalardan biri olarak anılıyorsunuz. Ebrunun sınırlarını genişletirken hiç “burada durmalıyım” dediğiniz bir nokta oldu mu?
Hikmet Barutçugil: Ebru, benim için sınırları kesin çizgilerle belirlenmiş bir sanat değildir; suyun tabiatı gibi sürekli hareket eden, dönüşen ve yeni imkânlara açılan bir alandır. Zaten gelenek, bana göre “gelene ek” demektir. Geçmişten gelen değerleri korurken onlara çağın ruhundan yeni şeyler katabilmektir.
Tarih boyunca daha çok bir kâğıt sanatı olarak günümüze ulaşan ebrunun sınırlarının malzemeyle belirlenemeyeceğine inanıyorum. Ebru yalnızca kâğıt üzerinde değil; kumaş, seramik, cam ve ahşap gibi farklı yüzeylerde de uygulanabilir. Ancak hangi malzemeyi kullanırsanız kullanın, ortaya çıkan çalışma ebru olarak kalmalı; ebrunun kendine has karakterini ve ruhunu kaybetmemelidir.
Benim çalışmalarımın temelinde de bu anlayış vardır. Ebrunun imkânlarını araştırmak, farklı yüzeylerde ve farklı şartlarda nasıl davrandığını görmek istedim. “Barut Ebrusu” da bu arayışların sonucunda ortaya çıktı. Leonardo da Vinci’nin de dediği gibi, “Hayat kısa, sanat sonsuzdur.” Geleneksel ve zanaata dayalı yönü muhafaza ederken, sanatın kendisini sürekli yenilemesine de imkân tanımak gerekir.

Barut ebrusu
Bugün “Barut ebrusu” olarak anılan bu teknik nasıl ortaya çıktı? Bu adla anılmaya başlaması süreci nasıl gelişti?
Hikmet Barutçugil: Barut ebrusu üzerinde çalışırken amacım sadece farklı bir desen yapmak değildi. Ebrunun su üzerindeki hareketini ve boyanın davranışını değiştirecek yöntemler araştırıyordum.
Çeşitli malzemeler, farklı yoğunluklar ve uygulama biçimleri üzerinde denemeler yaptım. Zaman içinde kendine özgü bir görüntüsü ve uygulama yöntemi olan bir teknik ortaya çıktı.
Daha sonra bu çalışmalarım “Barut ebrusu” adıyla anılmaya başlandı. Ben bunu kişisel bir isimlendirmeden çok, ortaya çıkan tekniğin tanımlanması olarak görüyorum.
Suyun hafızası
Suyun hafızasından söz ederken Japon araştırmacı Masaru Emoto’nun su üzerine yaptığı çalışmalar hakkında ne düşünüyorsunuz? Sizce ebru yaparken su gerçekten bizi “dinliyor” mu? Bu durumu, suyla kurulan temas hâlini atlarla yapılan terapilerdeki denge ve karşılıklılık ilişkisiyle birlikte düşünmek mümkün mü?
Hikmet Barutçugil: Masaru Emoto’nun suyun kristal yapısı üzerine yaptığı çalışmalar beni çok düşündürdü. Ona göre düşüncelerimiz ve söylediğimiz sözler suyun kristal yapısını etkileyebiliyor. İnsan bedeninin de yaklaşık yüzde 73-75’i sudan oluşuyor.
Ben atölyemde buna çok önem veriyorum. Derslerimde “üç katı kuralı” dediğim bir yaklaşım var. Bunlardan biri sürekli olumlu sözler söylemek ve olumlu düşünmek. Olumsuz bir söz ağzımızdan çıktığında da hemen uyarıyoruz.
İnsanın kendi kaderini düşünceleri ve sözleriyle yazdığına inanıyorum. Bu konuda İbn Arabi’nin düşünceleri de bana çok yakın geliyor.
Cumartesi günleri yaptığım çalışmalara yöneticiler, doktorlar ve farklı mesleklerden insanlar geliyor. Bazıları 15-20 yıldır devam ediyor. Buraya gelip sanat eseri üretmek veya satmak için değil, dört-beş saat boyunca suyla ve doğal renklerle uğraşmak, çay içmek, sohbet etmek için geliyorlar. Buna bir tür katarsis diyebiliriz. Aristoteles’in Poetika’da sözünü ettiği, insanın zihnini arındırması gibi.
Büyük şehir hayatında kullandığımız kelimelerin bile üzerimizde etkisi olduğunu düşünüyorum. Eskiden “şifahane” denirdi, “bimarhane” denirdi, “tımarhane” denirdi. Sonra “ruh ve sinir hastalıkları hastanesi” gibi ifadeler çıktı.
Beyin, duyduğu kelimeleri kaydediyor. Olumlu ya da olumsuz diye ayırmadan kaydediyor. Bu yüzden kullandığımız dile dikkat etmemiz gerektiğine inanıyorum.

Ebrunun Ötesinde
Bugüne kadar hangi ressamlarla veya sanatçılarla ortak çalışmalar yaptınız? Bu iş birliklerinde sanatçıları neye göre seçiyorsunuz ve süreç nasıl ilerliyor? Ebru bir zemin mi oluyor, yoksa karşılıklı bir diyalog mu kuruluyor?
Hikmet Barutçugil: Erol Deneç’le çok uzun süre birlikte çalıştık. Kendisi fantastik ve sürrealist bir ressam. Çalışmalarında benim ebrularımdaki dokulara benzeyen şeyler de var. Ebru zeminlerini kullandık, Erol Deneç Bey’in resimlerinden dijital örnekler de hazırladık. Ama bunlar birebir aynı çalışmalar değildi.
Dağıstan Çetinkaya da bir karikatürist olarak ebruyla çalıştı. Burada benim için önemli olan şu: Ebru önce gelmeli. Yani yapılacak resme göre ebru yapılmamalı; ebru yapılmalı, daha sonra onun üzerine bir görüntü veya resim düşünülmeli.
İranlı bir sanatçı Reza Hemmatirad’la uzun yıllardır birlikte çalışıyoruz. Kendisi minyatür yapıyor. Yaklaşık 25-30 yıldır çeşitli çalışmalarımız oldu, Üsküdar’da sergiler yaptık. Keza Hacer Ünal Hazar’la da uzun yıllardır ebrularımın üzerine resim ve minyatür çalışmaları yapıyoruz.
Benim için ebru bir başlangıç noktası. Sonrasında başka sanatlarla bir diyalog kurulabilir ama ebrunun kendi varlığını koruması gerekir.

Ebristan: yaşayan bir miras
Üsküdar’daki atölyenizin bugün aynı zamanda bir müze kimliği taşıması, sizin için geçmişle kurulan bir bağ mı, yoksa ebru sanatının geleceğine bırakılmış bilinçli bir miras mı?
Hikmet Barutçugil: Ben burayı yalnızca bir atölye olarak düşünmedim. Ebru ile ilgili geçmişten bugüne gelen malzemeleri, kitapları, eserleri ve farklı örnekleri bir arada göstermek istedim.
Buraya gelen insanların sadece ebru yapmasını değil, ebru kültürünü tanımasını istiyorum. Çünkü bir sanat dalını yaşatmak yalnızca eser üretmekle olmaz. Onun tarihini, malzemesini, ustalarını ve düşünce dünyasını da aktarmak gerekir.
Bu nedenle Ebristan’ın yaşayan bir müze-galeri olarak varlığını sürdürmesini önemsiyorum.
Usta-çırak ilişkisi
Atölyeye kabul için giriş şartları nelerdir; eğitim sürecinin sonunda icazet verilmesi söz konusu mu?
Hikmet Barutçugil: Ebru öğrenmek isteyen herkesin önce sabırlı olması gerekiyor. Bu sanatın temelinde sabır var. Suya, boyaya, zamana ve kendinize karşı sabırlı olmalısınız.
Atölyede belli bir eğitim süreci var. Geleneksel sanatlarda olduğu gibi burada da usta-çırak ilişkisini önemsiyorum. İcazet ise sadece belli teknikleri öğrenmekle verilen bir şey değil. Uzun bir eğitim ve emeğin sonucunda değerlendirilir.
Ben öğrencilerimin sadece ebru yapmasını değil, ne yaptığını ve neden yaptığını anlamasını istiyorum.
Ebrunun geleceği
Ebru sanatının geleceğini daha çok atölyelerde mi, müzelerde mi görüyorsunuz, yoksa henüz adını koyamadığımız yeni mecralarda mı?
Hikmet Barutçugil: Ebrunun geleceği hem atölyelerde hem müzelerde hem de yeni mecralarda. Sanatın yaşaması için üretim devam etmeli.
Bugün gençler farklı malzemelerle, farklı teknolojilerle çalışıyor. Bunları tamamen reddetmek yerine, ebrunun özünü koruyarak yeni imkânları araştırmak gerekiyor.
Ben ebrunun geleceğinin çok güçlü olduğunu düşünüyorum. Çünkü su, renk ve insan ilişkisi hiçbir zaman ortadan kalkmayacak.
Hayatın Rengi Mavi
Hayatınız bir ebru olsaydı, en baskın renk hangisi olurdu?
Hikmet Barutçugil: Mavi. Direkt mavi.
Ebruda mavi olmadan çok az şey düşünüyorum. Yeşiller, morlar, mavinin tonları…
Deniz mavi, gökyüzü mavi. Mavi her yerde.
***

Hikmet Usta’nın bu güzel cevabı, mavinin Türk şiirindeki yerini de bir kez daha hatırlattı. Edip Cansever’den Cemal Süreya’ya, Turgut Uyar’dan Attilâ İlhan’a uzanan Türk şiirinde mavi, kimi zaman bir duyguya, kimi zaman bir uzaklığa, kimi zaman da denize ve gökyüzüne açılan bir imge olarak karşımıza çıkıyor.
Belki de mavinin asıl gücü, hayatın kendisinde bu kadar çok karşılık bulmasında. Deniz mavi, gökyüzü mavi; su, uzaklık, sonsuzluk, derinlik… Hikmet Usta’nın “Mavi her yerde” derken işaret ettiği de biraz bu: Mavi yalnızca bir renk değil, hayatın farklı hâllerine eşlik eden bir duygu gibi.
Yüzyıllardır ustadan çırağa aktarılan ebru, bugün hâlâ suyun üzerinde yeni biçimler arıyor. Geçmişten gelen bir geleneğin her sanatçıda yeniden yorumlanabilmesi, bunu yaparken de özünü koruması, belki de ebruyu canlı tutan en önemli özelliklerden biri. Suyun her müdahaleye farklı karşılık vermesi, hiçbir hareketin kendini tekrar etmemesi, ebrunun her eserde eşsiz bir sonuç ortaya çıkarmasını sağlıyor. Bu da her ebru eserini kendine özgü ve tekrarlanamaz kılıyor.
Bu söyleşi boyunca ebrunun tarihini, ustalarını, malzemelerini ve geleceğini anlatan; kendi deneyimlerini ve düşüncelerini paylaşan Hikmet Barutçugil’e, ayırdığı zaman ve aktardığı değerli bilgiler için teşekkür ederim.
Dr. Eloïse, Ebru FESLİ








