Ana Sayfa Deneme Bir Bekleyişin Eşiğinde

Bir Bekleyişin Eşiğinde

Beklerken küçüldük; dua ederken tutunduk; bir göz açılınca yeniden doğduk.

Bir göz açılınca yaşama tutunmanın değerini ve nefes almanın şükrünü yansıtan, hastane koridorundaki manevi atmosfer.

Bazı günler vardır; insan o günün sabahına kendi bildiği dünyadan girer, akşamına bambaşka bir hakikatin içinden bakar.

O gün de öyleydi.

Başta her şey bir kaza haberi gibi geldi. Bir düşme, bir çarpma, bir telaş… Hayatın içinde sarsıcı ama yine de “geçer” diye tutunmak istediğimiz hadiselerden biri sandık belki. Çünkü insan kötü haberi ilk duyduğunda ona hemen hakikat gibi inanmak istemiyor. Zihin, kalbi korumak için küçük cümlelere sığınıyor:

“Belki hafiftir.”

“Belki tedbir amaçlıdır.”

“Belki birazdan iyi bir haber gelir.”

Ama bazı haberler, insanın içindeki bütün “belki”leri tek tek susturuyor.

Doktorların yüzündeki ciddiyet, görüntülerin dili, bekleyişin giderek daralan havası… Bir noktadan sonra anladık ki bu artık yalnızca bir düşme değildi. Hayatla ölüm arasında açılmış ince bir eşikti. Biz de o eşiğin önünde, elimizden gelen her şeyi yapmaya çalışırken aslında elimizden ne kadar az şey geldiğini öğreniyorduk.

Ameliyat kelimesi o gün bizim için sadece tıbbi bir işlem adı değildi. Hayatımızın ortasına çekilmiş keskin bir çizgiydi. Öncesi vardı, sonrası vardı. O kelimeden önce hâlâ bir şeylerin kendiliğinden düzeleceğine inanmak istiyorduk. O kelimeden sonra ise ablamızın hayatı, ameliyathane kapısının ardına geçecekti.

Ama bazen ameliyat kararı bile tek başına yetmiyor.

Bir insanın hayatı, modern dünyanın bütün imkânları içinde bile, bazen bir yoğun bakım yatağının bulunmasına, bir kapının açılmasına, bir yerden kabul haberi gelmesine bağlı kalabiliyor. Dışarıdan bakınca bu sadece hastane organizasyonu gibi görünür. Ama o anın içinden geçen bilir: Siz aslında bir yatak aramazsınız. Sevdiğiniz insanın ameliyattan sonra hayata tutunabileceği bir kapı ararsınız.

İnsan aczini biraz da orada öğreniyor.

Sonra zaman başka türlü akmaya başladı.

Sekiz saat.

Normal zamanda sekiz saat, bir günün sıradan bir parçasıdır. Sabah başlar, öğlen olur, akşam yaklaşır. İnsan yemek yer, telefonuna bakar, bir işini halleder, bir yere gider gelir.

Ama sevdiğiniz biri ameliyattayken sekiz saat, saat değildir.

İnsanın içinden geçen uzun bir kıyamettir.

Koridorda aynı yüzler, aynı endişe, aynı suskunluk dolaşır. Biri dua eder. Biri ağlamamak için kendini tutar. Biri güçlü durmaya çalışır. Biri sürekli bilgi almaya çalışır. Ama herkesin içinde aynı cümle döner:

“Allah’ım, onu bize bağışla.”

Bazı dualar tamamlanmış cümleler hâlinde çıkmaz insanın içinden. Bazen dua, sadece “Allah’ım” diyebilmektir. Gerisi zaten O’nun bildiği yerdedir.

Ameliyattan sonra doktor yoğun bakımın önüne çıktığında, koridordaki bütün bakışlar onun yüzünde düğümlendi. Sanki birazdan yalnızca tıbbi bir açıklama yapılmayacak; hayatın hangi tarafa doğru eğileceği de söylenecekti.

Doktor uzun uzun anlattı.

Kanama dedi. Basınç dedi. Ödem dedi. Bilinç dalgalanması dedi. Hayati risk dedi.

Normalde bir raporun içinde duracak kelimeler, o an bizim içimizde kader cümlelerine dönüştü.

O gün umudu da korkuyu da aynı cümlede taşımayı öğrendik.

“İyi işaretler var” deniyordu.

Ama “risk devam ediyor” da deniyordu.

“Elimizden gelen yapıldı” deniyordu.

Ama “bundan sonrası beklemek” de deniyordu.

İnsanın sınırı tam da orada başlıyor. Doktorlar, hemşireler, ilaçlar, cihazlar, dualar… Her şey seferber oluyor.

Ve sonra bir sınır geliyor.

O sınırda insanın elinde sadece beklemek kalıyor.

Beklemek ve dua etmek.

Günlerce bekledik.

Bir haberin, bir işaretin, bir kıpırtının peşinde; korkuyla umut arasında gidip gelerek bekledik.

Ve nihayet beklediğimiz o an geldi.

Gözlerini açtı.

Bunu yazarken bile o anı anlatmak zor. Çünkü bazı anlar anlatılınca küçülür. Yine de söylemek istiyorum: O gözler açıldığında yalnızca o uyanmadı.

Biz de uyandık.

Hepimiz ağladık. Ama o ağlayış sadece korkunun boşalması değildi. Sadece “çok şükür yaşıyor” demenin gözyaşı da değildi. Daha derinde başka bir şey vardı. Sanki kaybettiğimizi sandığımız bir hayat, bize yeniden uzatılmıştı.

O an anladım ki bir insanın gözünü açması, bazen bütün aileyi yeniden doğurur.

Çünkü o gözler açılınca bir evin sesi geri gelir.

Bir kardeşin adı geri gelir.

Bir sofradaki boş sandalye yeniden anlam kazanır.

Bir fincan kahve ihtimali bile hayata döner.

Biz o gün ablamın gözlerinde sadece bilinci değil, bize yeniden verilmiş bir emaneti gördük.

İşte o zaman, yıllardır duyduğum bir ayet içimde ilk kez bu kadar derinden karşılık buldu:

“Biz şüphesiz Allah’a aidiz ve şüphesiz O’na döneceğiz.”

Bu ayeti insan çoğu zaman ölüm, kayıp, musibet anlarında söylenen bir teselli cümlesi gibi düşünür. Oysa o gün anladım ki bu ayet sadece ölümün değil, hayatın da hakikatidir.

Biz Allah’a aidiz.

Yaşarken de.

Yürürken de.

Konuşurken de.

Hatırlarken de.

Sevdiklerimizin gözlerine bakarken de.

Biz kendimize ait değiliz. Bedenimiz bize ait değil. Nefesimiz bize ait değil. Hafızamız bize ait değil. Bir insanın bizi tanıması bile bizim elimizde değil.

Ablamın süreci bana bunu öğretti.

Bir insanın konuşması yalnızca konuşmak değilmiş.

Bir insanın seni tanıması yalnızca hafıza değilmiş.

Bir insanın su istemesi, kahve istemesi, ayağa kalkmak istemesi sadece iyileşme belirtisi değilmiş.

Bunların hepsi, hayata yeniden kabul edilmenin küçük işaretleriymiş.

Biz mucizeyi çoğu zaman büyük ve olağanüstü bir şey sanıyoruz. Oysa bazen mucize, ağır bir ameliyattan sonra bir insanın “kahve içmek istiyorum” demesidir.

Çünkü insan hayata bazen büyük cümlelerle dönmez.

Bir fincan kahveyle döner.

Bir tebessümle döner.

Bir “Allah razı olsun” deyişiyle döner.

Bir odanın içinde yeniden kendine ait bir yer aramasıyla döner.

O zaman sıradan dediğimiz şeylerin aslında ne büyük rahmet olduğunu anlarsınız.

Aynı evde yapılan çayı, mutfaktan gelen sesi, odadan odaya geçen birini, kapının açılmasını, birinin “ben geldim” demesini hayatın fon sesi sanıyoruz.

Ama o ses bir gün kesilince anlıyoruz:

Sıradanlık, rahmetin en sessiz hâliymiş.

Elbette doktorlar vardı. Ameliyat vardı. İlaçlar vardı. Hemşirelerin dikkati, refakat edenlerin sabrı, sevenlerin duası vardı. Bunların hiçbiri önemsiz değildi. Aksine, her biri rahmetin yeryüzündeki yollarıydı.

Ama insan yine de biliyor:

Şifa yalnızca müdahalenin sonucu değildir.

Şifa, izin verilmiş bir dönüştür.

Canı bedende tutan, bilinci geri çağıran, kelimeyi dile veren, adımı yeniden başlatan kudret Allah’ındır.

Bu yüzden ablamın gözlerini açması bizim için yalnızca tıbbi bir iyileşme anı değildi. O an, hepimizin içine sessizce bırakılmış bir hatırlatmaydı.

Belki de bazı şeyler insana ikinci kez verildiğinde, insan onları eskisi gibi tutamıyor.

Daha dikkatli bakmak, daha yumuşak konuşmak, daha az ertelemek, daha incelikli sevmek istiyor.

Çünkü bazen Allah bir insanı bize yeniden emanet eder.

İlkinde alıştığımız varlığı, ikincisinde hürmetle görelim diye.

İlkinde sıradanlaştırdığımız sesi, ikincisinde şükürle duyalım diye.

Ablam gözlerini açtı.

Ama asıl, bizim içimizde bir göz açıldı.

Ve o göz bize sessizce şunu hatırlattı:

Bize emanet edilen her şeye daha şefkatle yaklaşmalıyız.

Elif Mert
Üç kuşak İstanbullu bir aileden geliyor. Eğitim hayatını İstanbul’da tamamladı. Marmara Üniversitesi Fransız Dili ve Eğitimi ile İstanbul Üniversitesi Çocuk Gelişimi bölümlerinden mezun oldu. Kısa bir dönem Saint Joseph Lisesi'nde öğretmenlik yaptıktan sonra gönüllü kuruluşlarda çocuklarla çalıştı. Düşünen, sorgulayan, barışçıl, kendi iç yaratıcılığını harekete geçiren, farklı dil ve dinlere saygılı, özgüvenli çocukların yetişmesine destek olan bir vakfın eğitim ve yönetim departmanlarında görev aldı. Türkiye'nin yetmişe yakın ilini gördü ve farklı renklere sahip Türkiye’nin çocuklarıyla çalışmak, çocuk ve insan sevgisini daha da geliştirdi. Kitap editörlüğü, içerik oluşturma, metin yazarlığı ve çocuk gelişimi alanlarında çalışmalarına devam ediyor. Ayrıca Marmara Adası Asmalı Köyü Kültür ve Dayanışma Derneği’nde eğitim, kültür, sanat, çocuk ve doğa alanlarında aktif çalışmalar yürütüyor. Hayatın güzelliği bakış açısında gizlidir. Eğer hayata güzel bakarsanız, hayatın size akacağına, iyiliğin ve güzelliğin hep sizinle olacağına inanıyor. Okumayı, deneme ve makale yazmayı, öykü kaleme almayı, tasavvufu ve manevi değerleri, bendir çalmayı, tarihi, yeni yerler keşfetmeyi, farklı kültürleri, doğayı, insan psikolojisini ve yabancı dilleri seviyor. Ayrıca bu dilleri konuşmayı ve çeşitli eğitimlere katılmayı da önemsiyor. Profesyonel seslendirme eğitimi alıyor ve bu alanda uzmanlaşmaya yöneliyor. İndigo Dergisi’nde çocuk gelişimi alanındaki yazılarının yanı sıra doğa, kültür ve insan hikâyelerine dair yazılar da kaleme alıyor. KitapHaber adlı kitap inceleme platformunda kitap eleştirmeni olarak, okuduğu kitaplara dair detaylı değerlendirmeler ve yorumlar paylaşıyor.