Ana Sayfa Eğitim Atanamayan Öğretmenler Mezarlığı

Atanamayan Öğretmenler Mezarlığı

Cumhuriyetin kuruluş felsefesinde eğitimin ve öğretmenin üstlendiği kurucu rol, toplumun çağdaşlaşma rotasını belirleyen en temel dinamiklerden biridir. Ancak son yıllarda çığ gibi büyüyen atanamayan öğretmenler gerçeği, hem kamusal istihdam politikalarında hem de özel sektör koşullarında derin bir sistemik krize işaret ediyor. Geleceği inşa edecek nesilleri yetiştirmek amacıyla yola çıkan binlerce eğitimcinin emeği piyasa dinamiklerine terk edilirken, ders zilleri yeni bir dönemi karşılıyor.

Atanamayan öğretmenler sorununun özel sektör, taban maaş hakları ve istihdam modelleri ekseninde analizi.

📌 Öne çıkanlar:

  • Anayasal güvenceye rağmen öğretmenlik mesleği stratejik bir güvenlik unsuru olarak görülüyor.
  • 2014 yılında kaldırılan taban maaş düzenlemesi özel sektörde derin hak kayıpları yarattı.
  • Avrupa ülkelerinde yerel yönetimler ve sübvanse modeller istihdam havuzlanmasını başarıyla önlüyor.
  • Merkezi sınav ve yetersiz kontenjanlar yüz binlerce öğretmen adayını atama krizine sürüklüyor.

Atanamayan öğretmenler, eğitim fakültelerinden mezun olmalarına rağmen kamudaki sınırlı kontenjanlar ve merkezi sınav bariyerleri nedeniyle mesleğini icra edemeyen, özel sektörde ise taban maaş güvencesinin kaldırılmasıyla asgari ücret baskısı altında çalışmak zorunda kalan veya bütünüyle istihdam alanı bulamayan eğitim emekçilerini ifade eder.


Atanamayan öğretmenler sorunu özel sektör ve istihdam kıskacında nasıl derinleşiyor?

Yeni eğitim ve öğretim yılı hepimize hayırlı olsun.

“Cehalet; yoksulluğun ve geriliğin en büyük nedenidir. Eğitim, akılcı ve bilime dayalı bir toplum yaratarak cehaleti yok eder”.

— Mustafa Kemal ATATÜRK

Atatürk’ün bu veciz sözünü yorumlamaya gerek yok. Gayet açık net ve anlaşılır şekilde ifade etmiş zaten. Anlamayan varsa da, sadece anlamak istemiyordur.

Bazı değerler nettir.

Tartışılamaz.

Tartışılmaya dahi açılamaz.

Mesela, Anayasada da açık ve net, anlaşılır şekilde anlatıldığı gibi;

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’na göre değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez (tartışmaya açılamayan) maddeler ilk 4. maddesi uyarınca; ilk üç maddede yer alan şu esaslar hiçbir şekilde tartışılamaz ve değiştirilmesi teklif edilemez:

Değiştirilemez ve teklif dahi edilemez hükümler:

Devletin Şekli (Madde 1): Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir.

Cumhuriyetin Nitelikleri (Madde 2): Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir.

  • Devletin Bütünlüğü, Resmî Dili, Bayrağı, Millî Marşı ve Başkenti (Madde 3):
  • Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür.
  • Dili Türkçedir.
  • Bayrağı, şekli kanununda belirtilen, beyaz ay yıldızlı al bayraktır.
  • Millî marşı “İstiklal Marşı”dır.
  • Başkenti Ankara’dır.

Anayasa’nın 4. maddesi, yukarıda sayılan ilk üç maddenin değiştirilmesini veya değiştirilmesinin teklif edilmesini doğrudan yasaklayarak, bu değerleri hukuki olarak koruma altına almıştır.

Gayet açık net ve anlaşılır şekilde Anayasa’da kanun koyucu açıklamış zaten.

Anlamayan veya anlamak istemeyenler çıkacak mıdır?

Elbette çıkacaktır!

Bunu anlamamak veya anlamak istememek nedir?

Tek kelimeyle Cehalet!

O zaman ne yapacağız?

Başa dönüp Atatürk’ün o veciz sözünü bir daha okuyacağız!

“Cehalet; yoksulluğun ve geriliğin en büyük nedenidir. Eğitim, akılcı ve bilime dayalı bir toplum yaratarak cehaleti yok eder”.

— Mustafa Kemal ATATÜRK

Peki o cehaleti, yoksulluğu ve geriliği yok etmenin sorumluluğu ve yükü kimin omuzlarındadır?

Öğretmenlerin!

“Değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” hükmündeki Anayasanın o ilk üç maddesini, daha ilkokul çağında bize kim öğretiyor?

Öğretmenler!

“Anayasa’nın ilk üç maddesini koruyan 4. Madde, bütün Türkiye Cumhuriyeti’nin teminatıdır”.

Diyebilir miyiz?

Diyebiliriz.

O halde;

“Öğretmenler de, bütün Türkiye Cumhuriyeti evlatlarının 4. Maddesidir”.

İfadesinde bir yanlışlık var mıdır?

Yoktur.

Çünkü;

Cumhuriyetin kuruluşundan beri;

Eğitim ve öğretim nettir,

Okul nettir,

Öğretmen nettir,

Müfredat nettir,

Öğrenci nettir,

İlke ve İnkılaplar nettir!

Hiçbir buğulu, gri alana yer yoktur!

Hiçbir şekilde göz ardı edilemez,

İmhâl edilse bile, asla İhmal edilemez!

Eğitim ve öğretim, ve dolayısıyla öğretmenler bir milletin “milli güvenlik” meselesidir.

Bir milli güvenlik meselesi olarak atanamayan öğretmenler

Bu yazımızda, “atanamayan öğretmenler” konusunu; özel okullar zemininde ele alıp; Avrupa’daki örnekleri ve yerel yönetimlerin eğitim camiası üzerindeki etkileri bakımından değerlendireceğiz.

Malum, adı üzerinde, eğitim fakültesi veya öğretmenlik bölümü mezunu bir insanın, meslek hayatını da öğretmenlik üzerine planlamasından daha doğal bir yönelim yoktur. Eğitim fakültelerinden mezun olan gençler de; tıpkı, hukuk okuyan hemen hemen herkesin avukat, hakim, savcı; tıp okuyanın doktor, eczacılık okuyanın da eczacı olmak istemesi gibi, öğretmenler de kendi mesleklerini yapmak istemektedirler. Zaten bu da hayatın olağan akışına gayet uygun bir tercihtir. Aykırı olan ise, bu mesleklerini icra etmek istediklerinde önlerine çıkan büyük engellerdir.

“Eğitim fakültelerinden mezun olanların kamuda kadrolu veya sözleşmeli öğretmen olarak atanma oranı yıllık ortalama %10 ila %20 arasındadır. Ancak toplam mezun havuzu ve son yıllardaki kontenjan sınırlamaları dikkate alındığında, mezun olanların yalnızca %3,8 ila %10’u aynı yıl içerisinde MEB kadrolarına atanabilmektedir.” (Gazete Oksijen)

Durum bu kadar vahim olunca da, atanamayan öğretmenler için akla gelen ilk adres, doğal olarak “özel okullar” olmaktadır.

Eğitimci bir aileden gelen kişisel tanıklık

Öncelikle şunu ifade etmeliyim ki, her ne kadar eğitimci olmasam da, eğitimci bir aileden gelmekteyim. Babası (Rahmetli), Babasının babası, tüm kardeşleri, kızı, amcası, dayısı ve kuzenlerinin çoğu öğretmen olan; ve babasının yurt dışı öğretmenlik görevi vasıtasıyla (Belçika, Liege) orta öğrenimini yurt dışında tamamlayarak, her iki eğitim sistemini de bizzat yaşayarak görmüş ve kıyaslama şansına sahip olmuş bir kardeşinizim. Bu münasebetle, (affınıza sığınarak) hasbelkader bu yazıyı yazma cüretinde bulunuyorum. Anlayacağınız, bizim için (soy) ismiyle müsemma bir aile demek tam yerinde olur.

Başakşehir’de bir özel okulda geçen unutulmaz karşılaşma

İstanbul-Başakşehir’de, sıcak bir Ağustos günüydü. O zamanlar bir turizm firmasında çalışıyordum. Öğrencilerin servis hizmetleriyle ilgili bir sözleşme yapmak münasebetiyle randevu saatine biraz geç de olsa yetişmiştim. Türkiye genelinde isim yapmış bir özel okulun ilgili birim müdürü, benim gecikmem dolayısıyla toplantıya girmişti.

Beni karşılayan, İsminin Oğuz ve branşının tarih öğretmeni olduğunu öğrendiğim genç arkadaşım, (sağ olsun) beni gayet nazik ve usturuplu bir şekilde, ikramlarda bulunarak ağırladı. İstanbul trafiğine, belki de hayatımda ilk defa, böylesine güzel bir insanla tanışıp uzunca bir sohbet etmeme vesile olduğu için teşekkür ettim desem yeridir. Zira kendisiyle hâlâ görüşürüz.

Okulda, toplantıdaki idari personeller dışında kimse yoktu. Tanışma faslından sonra misafir köşesinde yaklaşık bir saati bulan derin bir sohbete daldık. Okulu bitirdikten sonra KPSS sınavına iki kez girdiğini, yeterli puanı alamadığını, askerlik dönüşü üç kez daha girdiğini, fakat her seferinde ucu ucuna kaçırdığını söyledi. Malum, her sene yeni mezunlar geliyor ve puanlar git gide artıyordu…

Okullar tatil olduğu halde neden hâlâ burada olduğunu sordum. Hafif ve olgun bir tebessümle, ”öyle olması gerektiği için hocam” dedi. Gerçi ben cevabı biliyordum ama, açıkçası, hani laf lafı açsın, laf olsun torba dolsun boşluğunda bir patavatsızlıktı benimkisi…

Sohbetimiz boyunca fark ettim ki, arkadaşımız istese çok daha farklı alanlarda çalışıp, yüksek öğrenimin verdiği avantajlardan da yararlanarak; şu anki pozisyonunun ve ekonomik ediniminin çok daha üstünde bir hayatın içinde bulunabilirdi. Ama bir şeyi daha fark etmiştim ki, bu arkadaş yalnızca öğretmen olmak için yaratılmıştı…

O kapıyı (eğitim camiasını) bırakıp başka yere gidemez, çalışamazdı…

Neticede aidiyet diye bir şey vardı…

O, oraya (eğitim camiasına) aitti… Ama hak ettiği değeri asla görmüyordu. Sadece, cari hesapların maliyet tablolarında, verimlilik açısından değerlendirilen ticari bir emtiadan başka bir şey değildi…

O bunların gayet farkındaydı elbette…

Ama bir de şöyle bir gerçek vardı:

“Eğer sen, ne için yaratılmış olduğunun öz bilincine bir kere vasıl olduysan; işte o zaman, ‘o uğruna var olduğun’ mefhum asla yakanı bırakmaz!”

Madalyonun öteki yüzü ve yasal düzenlemeler

5580 Sayılı Kanun’un 9. Maddesinin 2. Fıkrası

(Kabul 8/2/2007, Resmi Gazete’de yayımlanma 14/2/2007 tarihli); Özel Öğretim Kurumları Kanunu’nun 9. maddesinin 2. fıkrası der(di) ki:

“(Özel) Okullarda yöneticilik ve eğitim-öğretim hizmeti yapanlara, kıdemlerine göre (emekliler hariç) dengi resmî okullarda ödenen aylık ile sosyal yardım kapsamındaki ek ödeme tutarlarından az ücret verilemez.” (Mülga madde)

Yani kanun koyucu demiş ki; “eğer özel okul açacaksan, çalıştırdığın SGK’lı öğretmenlere, devletin öğretmenlerine (memurlarına) verdiğinden daha az maaş veremezsin”.

Bu madde 14/3/2014’te 6528 sayılı Kanun’un 14. maddesi ile ilga edilmiştir (kaldırılmıştır).

5580 sayılı kanunun taban maaş fıkrası neden kaldırıldı?

Bu fıkranın kaldırılmasının temel sebebi, 2014 yılında yürürlüğe konan “dershanelerin özel okullara dönüştürülmesi” süreci kapsamında, özel okul kurucularının ve sermayedarlarının maliyetlerini düşürmektir. Dönemin yasa koyucuları tarafından, özel sektörün eğitim yatırımlarını teşvik etmek ve dönüşüm sürecini kolaylaştırmak amacıyla bu mali yükümlülük ortadan kaldırılmıştır. Ancak bu durum, sonraki yıllarda özel sektör öğretmenlerinin asgari ücret seviyelerinde çalıştırılmasına zemin hazırlayarak derin hak kayıplarına yol açmıştır. (Akademia.edu/ Doç. Dr. Ahmet Erol)

Özel okullarda görev yapan öğretmenlerin çalışma koşullarını, emsali devlet okullarında görev yapan öğretmenleri; merkez (ölçü) alarak hukuken koruyan ve güvence sağlayan söz konusu hükümler 1965 yılından bu yana uygulanmaktaydı. Bu düzenleme sayesinde özel öğretim kurumlarında görev yapan öğretmenler, ders yükü açısından ve ödenen ücretler bakımından sömürülmekten bir derece korunmaktaydılar. Ancak 6528 sayılı Yasanın 14’üncü maddesinin yürürlüğe girdiği, 14.03.2014 tarihinden itibaren özel kesimde görev yapan öğretmenler, ders yükü sınırlaması ve ücret alt limiti korumalarından mahrum bırakılmışlardır. (Akademia.edu/Doç. Dr. Ahmet Erol)

Dershanelerin dönüşüm süreci ve yasal güvencenin sonu

Kamuoyunda “dershanelerin kapatılması/dönüşümü” yasası olarak bilinen 6528 sayılı kanun yürürlüğe girdi. Bu kanunun 14. maddesiyle, 5580 sayılı kanunun 9. Maddesinin 2. Fıkrası (taban maaş güvencesi) tamamen yürürlükten kaldırıldı. Bu kaldırılmanın sebebi ise, hükümetin, dershanelerin özel okullara (temel Liseler vb.) dönüşmesini teşvik etmek istemesi, özel okul yatırımlarını arttırmak ve dershane sahiplerinin okula dönüşürken karşılaşacağı mali yükü (öğretmen maaşı maliyetlerini) hafifletmek adına bu koruyucu madde kaldırıldı. Böylece serbest piyasa koşullarında ücret belirlenmesinin önü açılmış oldu. (Akademia.edu/Doç. Dr. Ahmet Erol)

Konuyla ilgili Doç. Dr. Ahmet EROL’un makalesinin tamamına sayfa sonundaki linkten ulaşabilirsiniz:

Doç. Dr. Ahmet Erol – 6528 Sayılı Yasa ile 5580 Sayılı Özel Öğretim Kurumları Kanununda Yapılan Değişiklikler

“Bir milletin geleceği olan eğitim ve öğretim müessesesi, ve dolayısıyla öğretmenler; sermayedarların kâr-zarar tablolarında cari birer bakiye kalemine indirgenemez.”

Kamuda yeni başlayan bir öğretmenin maaşı, ek dersler hariç 62 ile 66 bin lira bandında bulunuyor. Özel öğretim kurumları ve kurslardaki pek çok öğretmen ise, asgari ücret (28 bin 75 lira) veya asgari ücretin çok az üzerinde bir ücretle çalıştırılıyor. Bu durum, asgari ücretin özel sektör eğitim kurumlarında adeta bir “tavan ücret” haline geldiğini gösteriyor. (Atilla ÖZSEVER/Sol Haber)

Avrupa genelinde öğretmen istihdamı ve okul modelleri

Belçika özelinde durumu ele alıp, Almanya ve Fransa gibi Avrupa’nın başat ülkelerine bir göz atacak olursak; özel ve devlete bağlı okulların keskin çizgilerle birbirinden ayrılmadığını söyleyebiliriz. Özel eğitim konusunun, onlarca yıl öncesinden çıkarılan kanun ve yönetmeliklerle, gelecek nesillerin mesleki anlamda önünü tıkamayacak ve yığılmalara neden olmayacak; yerel yönetimler, dernekler ve vakıflar tabanına yayılmış “havuzlanma önleyici” bir “taşkın savağı” sistemi görmekteyiz.

Kaldı ki, Türkiye’de özel okullardaki ücretlendirme sorunu bile çözümlenemeyerek kördüğüm noktasına gelmiştir. Bu kördüğümün altında yatan temel sorun; 2. fıkranın kaldırılmasından sonra altının doldurulmaması ve tamamen mesnetsiz bırakılmasıdır. Ele alacağımız Avrupa ülkelerinin yönetmelik ve kanunlarında, açıkça; “özel veya devlet destekli okullar, öğretmenlerine devlet okullarının altında ücret veremez” ibaresi olmasa bile; nitelikli personel tanımlaması yapılarak (mesleğin onuru korunarak), belirlenen ücretin altında ücretlendirme yapılamayacağı gibi bağlayıcı hükümler konmuştur.

Belçika eğitim modelinde devlet destekli özel kurumlar

Belçika’da Türkiye’dekinden oldukça farklı bir sistem vardır.

Belçika’da “özel okul” dediğimiz kurumların önemli bir kısmı, aslında devlet tarafından sübvanse edilen özel eğitim kurumlarıdır. Fransızca konuşulan Valon bölgesinde, “enseignement libre” (özgür/serbest öğretim) olarak; Flamanca (Hollandaca) konuşulan Flaman bölgesinde ise; yine aynı anlama gelen “gesubsidieerd vrij onderwijs” olarak adlandırılmıştır.

Devlet destekli bu sistem, kişiler veya kurumlar tarafından kurulan ancak devlet tarafından finanse edilen/desteklenen bir okul sistemidir. (Education profiles)

Belçika Çalışma Bakanlığı, ücretlerin sektörel toplu iş sözleşmeleri (CCT) ve ortak komisyonlar (commission paritaire) aracılığıyla belirlenebildiğini; ilgili sektörde bir asgari ücret belirlenmişse, iş sözleşmesinin bunun altında olamayacağını belirtiyor. (Emploi Belgique/çeviri)

Dikkat edelim, burada ifade edilen “belirlenmiş asgari ücret” ibaresi, devletin umum çalışanlar için belirlediği asgari ücret değil; sendikalar ve oluşturulan komisyonlarca belirlenmiş “niteliksel özellikler göz önünde tutularak”, mesleğe özel, spesifik asgari ücretlerdir.

Flaman Bölgesi’nde, sübvanse edilen özel eğitim için doğrudan asgari maaş baremleri bulunuyor ve bunlar 2026’da da güncellenmiş durumda. (Emploi Belgique /Asgari ücretler)

Valon Bölgesi’nde ise özel eğitim öğretmenleri için, doğrudan asgari ücrete eklenen devlet desteklerini görüyoruz.

Özetle, Belçika’da, bir özel okul sübvanse edilse de edilmese de; öğretmen ücretleri, okul sahiplerinin keyfî olarak düşürebildikleri, tamamen serbest bir meblağ değildir. Öğretmenlerin mevcut görevleri, nitelikleri ve sektörel/statüsel vizyonları üzerinden belirlenen ücret tabanları vardır.

Almanya anayasasında öğretmenlerin ekonomik güvencesi

Alman Anayasası’nın (Grundgesetz) 7/4 maddesi özel okulların kurulmasını güvence altına alıyor. Fakat aynı madde özel okulların öğretmenlerinin “ekonomik ve hukuki durumunun yeterince güvence altında olmasını” şart koşuyor. Almanya’nın Federal Eyaletler Eğitim Bakanları Konferansı (KMK) bunu açıkça şöyle açıklıyor:

“Özel okulun izin alabilmesi için öğretmenlerin ekonomik ve hukuki konumunun yeterince güvence altında olması gerekiyor. Ayrıca özel okul öğretmenlerinin eğitim düzeyinin de devlet okullarındaki öğretmenlerden geride olmaması gerekiyor”.

Bu çok önemli bir anayasal yaklaşımdır.

Ancak burada şu hususa dikkat etmek lazım: Alman Anayasası “özel okul öğretmeni devlet okulundaki öğretmenle aynı maaşı alacaktır” demiyor.

Bunun yerine devlet şunu söylüyor:

“Özel okul açabilirsin; fakat öğretmen çalıştırırken onların ekonomik ve hukuki durumunu yeterince güvence altına almak zorundasın.”

Üstelik eğitim Almanya’da büyük ölçüde eyaletlerin (Länder) yetkisinde olduğu için ayrıntılar eyaletten eyalete değişebiliyor.

Dolayısıyla Almanya’daki yaklaşım, Türkiye’deki problemler açısından özellikle önemlidir:

Almanya;

“Özel okul öğretmeninin ücretini doğrudan devlet okulunun maaşına eşitlemekten ziyade, özel okul öğretmeninin mesleki ve ekonomik statüsünün korunmasını anayasal bir koşula dönüştürmektedir”.

Burada, Almanya’nın, yukarıda değindiğimiz; “5580 sayılı kanunun 9. Maddesinin 2. Fıkrasının ilga edilmesinin ardından; altının doldurulmaması ve tamamen mesnetsiz bırakılması” durumunu, anayasal bir koşula bağlayarak, suyun bulanmasını daha çeşmenin başında önlediğini görüyoruz.

Fransa modelinde sözleşmeli okullar ve kamu statüsü

Fransa’da ulusal yasal asgari ücret olan SMIC (saatlik brüt 12,31 €, tam zamanlı aylık brüt 1.867,02 €), tüm çalışanlar için mutlak bir yasal alt sınırdır. Ancak bir öğretmen, genel SMIC seviyesinde çalıştırılamaz. (Join.com, Ağustos 2026)

İlgili eğitim sektörünün toplu sözleşmesinde öğretmenler için belirlenen brüt taban ücretler ve saatlik oranlar genel SMIC (saatlik brüt ücret) seviyesinden daha yüksektir (örneğin tam zamanlı bir öğretmen için yıllık brüt minimum tutarlar veya saatlik baz oranlar SMIC’in üzerindedir). (Travail & Industrie, Ağustos 2026)

Fransa’da ise özel okulların kendi içinde çok önemli bir ayrım vardır:

  • Devletle sözleşmeli özel okullar. (établissements privés sous contrat)
  • Devletle sözleşmesi olmayan özel okullar. (établissements privés hors contrat)

Devletle sözleşmeli özel okullarda öğretmenler, devletle bağlantılı özel bir statüye sahip. Fransa Eğitim Bakanlığı’nın güncel düzenlemelerinde doğrudan sözleşmeli özel eğitim kurumlarının öğretmenleri için ayrı maaş skalaları ve kariyer düzenlemeleri bulunuyor. (Fransa Millî Eğitim Bakanlığı Resmi Bülteni (BO) Öğretmen Maaş Düzenlemeleri, Nisan 2026)

Devletle sözleşmeli özel okullarda saatlik ders ücretlerini devlet bizzat öder. Dolayısıyla öğretmen de bir nevi devlet memuru statüsüne girmiş olur. Fransız Eğitim Kanunu’nun L.442-5 maddesi, sözleşmeli özel okullarda görev yapan ve devletle sözleşmeli olan öğretmenlerin “agent public” (kamu görevlisi) olduğunu belirtiyor.

Daha açık bir ifadeyle:

Bu öğretmenler, devlet tarafından istihdam edildikleri ve ücretleri devlet tarafından ödendiği için, görev yaptıkları özel okullara herhangi bir iş sözleşmesiyle bağlı değildirler. Dolayısıyla öğretmenin hukuki ilişkisi, özel okul olmasına rağmen Fransız Devleti’yledir.

Öğretmen fiilen özel okulda ders veriyor; okul müdürü ise öğretmenin okul içindeki çalışmasının organizasyonunda rol oynuyor. Bu yapı doğrudan Fransız Eğitim Kanunu’nda yer alıyor. (Legifrance Fransız Eğitim Kanunu L.442-5 Hükmü, 2021)

Kontrat dışı (hors contrat) okullarda ise devlet desteği olmamasına rağmen, belirlenen ücretlerin altında ödeme yapılamaz. Velhasıl Fransa’da bir özel okulun devlet desteği alıp anlaşmalı okul olabilmesi için (sous contrat), kuruluş tarihinden itibaren beş yıl boyunca kendi imkanlarıyla (aynı Türkiye’deki özel okullar gibi) faaliyet göstermesi gerekmektedir. Tabi, bu da yeterli olmamakla birlikte daha pek çok spesifik şartların da yerine getirilmiş olması zorunluğu vardır.

Fransa’daki özel okulların devletle ilişkisini düzenleyen kanun, yani 1959 tarihli “Debré Yasası,” 31 Aralık 1959’da kabul edildi ve 3 Ocak 1960’ta yürürlüğe girdi. Bugün 2026 itibarıyla yaklaşık 66 yıldır bu sistemin temelini oluşturuyor. 1959’daki yasanın kendisi daha sonra Eğitim Kanunu’na aktarılıp yeniden düzenlense de, öğretmenlerden yana pozitif ayrımcılık gözetilmesinden asla taviz verilmemiştir.

Atanamayan öğretmenler için kalıcı çözüm yolları

Türkiye’nin içinde bulunduğu ekonomik darboğazı göz önünde bulunduracak olursak, Avrupa modeli gibi düzenlemeleri bire bir hayal etmek fazlasıyla iyimserlik olur. Kaldı ki atanamayan ve asgari ücretler seviyesinde çalıştırılan öğretmenleri, sadece özel okullarda istihdam etmek ve mevcutlarının da ücretlerini kabul edilebilir düzeylere çekmek de kalıcı bir çözüm değildir.

Türkiye’de her yıl ortalama 50.000 öğretmen adayı eğitim fakültelerinden mezun olmaktadır. Geçmiş yıllardaki yığılmalar ve çocuk gelişimi, açık öğretim gibi yan alan mezuniyetleriyle birlikte atama sırası bekleyen toplam öğretmen adayı sayısı 600 bine yaklaşmıştır.

Buradaki kilit nokta mezun sayısı değil, mezun–istihdam mekanizması

Türkiye’de öğretmenlik mezunu olan kişinin önündeki ana kapı, büyük ölçüde kamu öğretmenliği. Kamu kontenjanı sınırlı olduğunda geçmiş yılların mezunları da havuza ekleniyor.

Avrupa’da ise ülkeler arasında çok farklı modeller var. OECD’nin güncel verisine göre öğretmen açığı yaşayan ülkelerin önemli bir kısmı, öğretmenleri merkezi bir “atanma havuzu”ndan seçmek yerine okulların/yerel yönetimlerin açık pozisyonlarına başvuru sistemlerini kullanıyor. (OECD Education at a Glance 2025 Raporu)

Mesela Fransa ile Türkiye’yi karşılaştıralım.

İki ülkenin aynı sayıda öğretmenlik mezunu vermesi bile aynı büyüklükte “atanamayan öğretmen havuzu” oluşturmaz.

“İki ülke aynı sayıda öğretmenlik mezunu veriyor ama birinde atanamayan havuzu oluşuyor, diğerinde oluşmuyor” gerçeğinin nedeni, mezun sayısının tek başına istihdam sistemini belirlememesi.

Daha basit bir ifadeyle :

Türkiye’de :

Üniversiteden mezun olunur, merkezi sistem sınavına girilir; sınırlı kamu kadrosunun dışında kalanlar atanamayanlar havuzunu oluşturur.

Fransa’da (veya birçok Avrupa ülkesinde) :

Üniversiteden mezun olunur, öğretmen yeterlilik sınavına girilir, devlet okullarına, (devletle) sözleşmeli özel okullara veya yerel yönetimlere, vakıflara, kiliselere bağlı okullardaki açık pozisyonlara başvurulur ve işe alım süreci gerçekleştirilir.

Dolayısıyla ikinci sistemde, devletin açtığı merkezi bir “öğretmen kadrosu” sayısı, mezunun kaderini aynı şekilde belirlemiyor.

Avrupa yerel yönetimleri ve eğitimde yetki paylaşımı

Adı geçen kiliselere bağlı okullar, anladığımız anlamda dinî eğitim veren okullar değildir. Zira ben de bizzat kiliseye bağlı bir okuldan mezun oldum. Ayrıca Avrupa’da yerel yönetim uygulamaları bizim bildiğimizden, anladığımızdan oldukça farklı güçlü bir yönetim sistemidir.

Avrupa belediyeciliğinin öne çıkan belirgin unsurları kısaca şöyledir:

Yönetim (Subsidiarite), mali ve idari özerklik (vergi toplama, merkezi otoritenin koyduğu kanunları kendi verimlilik durumlarına göre düzenleme), demokratik meşruiyet, geniş görev alanı (eğitim, sağlık, sosyal hizmetler).

Avrupa’daki yerel yönetimler ile ilgili daha fazla bilgi sahibi olmak için, sayfa sonundaki linke girip, Avrupa Birliği ve yerel yönetimler PDF dosyasını indirebilirsiniz:

Academia.edu Avrupa Birliği ve Yerel Yönetimler Araştırması

Özetle;

Türkiye, toplam öğretmen sayısı bakımından büyük bir havuza sahip olsa da yüksek genç nüfus oranı ve her yıl sisteme giren binlerce yeni mezun nedeniyle, nüfusa ve öğrenci mevcuduna oranla öğretmen istihdamında AB standartlarının gerisinde kalmaktadır. AB ülkelerinde planlı bir kontenjan ve düşük sınıf mevcutları ön plandayken, Türkiye’de yüksek mezun sayısı ile sınırlı kadro sayısı arasında bir dengesizlik yaşanmaktadır. (İzzet Aydın & Bülent Tuğrul. set-science.com, Aralık 2022)

“Atanamayan öğretmenler” sorunu kısa vadede çözümlenebilecek bir sorun gibi durmuyor.

Bu sorun şu üç temel unsur üzerinde sıkışıp kalmışa benziyor:

Merkeziyetçi yönetim + sınırlı kadro + 5580 Sayılı Kanun’un 9. Maddesinin 2. Fıkra’sının kaldırılması.

“Bu sorunun olmazsa olmaz temel çözüm anahtarı; bütünsel bir değişim ve radikal bir (yerel yönetimlerde) yapısal reformdan geçiyor.”

Avrupa ve bu soruna çözüm bulmuş diğer dünya ülkelerinin; her birinin güçlü birer yerel yönetime sahip olduğu ve devlet üzerinde oluşan yükü, “güçlü yerel yönetimler” tabanına yayarak; belirli ölçülerde sübvanse etmek suretiyle, absorbe ettiği bir gerçektir.

Sürekli gündemi meşgul eden, “madem yeterli kadro yok, neden o halde eğitim fakülteleri kapatılmak suretiyle yeni mezunların önüne geçilmiyor?” gibi sığ yanılsamalar da asla bu sorunu çözebilecek cevaplar içermemektedir. Zira OECD verileri ortadadır. Nüfusa oranla verdiğimiz eğitim fakültesi mezunları, Avrupa Birliği ortalamasıyla neredeyse eş değer miktardadır. Fakat bu ülkelerde yeni mezun öğretmenler havuz oluşturmazken, bizde neden birikim oluşturmaktadır?

Yerel yönetimler mali kapasitelerine ve dönemsel öğrenci nüfusuna göre esnek sözleşmeler yapabilirler. Bu durum, sistemin sırtında ömür boyu taşınması gereken ve atanamadığı için havuzda biriken bir “işsiz öğretmen” kitlesinin oluşmasını engeller.

AB genelinde öğretmenlerin işverenleri çoğunlukla yerel otoritelerdir. Öğretmenler statü olarak doğrudan “merkezi devlet memuru” olmak yerine, genel iş kanunlarına tabi sözleşmeli personel olarak çalışırlar. (Ajans kamu Net/ Abdullah DAMAR)

Yerel yönetimler mali kapasitelerine ve dönemsel öğrenci nüfusuna göre esnek sözleşmeler yapabilirler. Bu durum, sistemin sırtında ömür boyu taşınması gereken ve atanamadığı için havuzda biriken bir “işsiz öğretmen” kitlesinin oluşmasını engeller. (Ajans kamu Net/ Abdullah DAMAR)

Avrupa çapında çeşitli seviyelerdeki idareler (merkezi, bölgesel, yerel ve okul) öğretmenleri işe alımdan sorumludur. Öğretmen istihdamından sorumlu idari makam genelde istihdam statüsü ile eşgüdümlüdür. Kariyerli memur olan öğretmenler genelde merkezi ya da bölgesel yetkililer tarafından işe alınır. Bazı durumlarda da merkezi hükümetler, öğretmenleri memur statüsünde ya da sözleşmeli statüye sahip olacak şekilde işe alabilirler. İşveren okul ya da yerel yetkiliyse, çoğu durumda, öğretmenler sözleşmeli işe alınmaktadır. (Abdullah DAMAR,  Ajans Kamu Net, 2014)

“Atanamayan öğretmenler sorunu”, temelde bir “YÖK ve MEB koordinasyonsuzluğu” gibi gözükse de; panoramik bir bakış açısı ve bütüncül bir yaklaşımla ele alınmadığı sürece, bir “milli güvenlik sorunu” haline dönüşmeyeceğini kim garanti edebilir ki?

Türkiye gibi öz kaynaklarını en verimli şekilde değerlendirmesi gereken bir ülkede, yıllarca emek verilerek “bir alanda, bir konuyu (memleket yararına) öğretmesi ve alt nesilleri eğitmesi için eğitilen bu genç insanları kaderlerine terk etmek, atıl durumda bırakmak; gerçekten memleketimiz için büyük bir kayıp, daha gerçekçi bir ifadeyle, tek kelimeyle “israftır”.

Teknolojinin artık yapay zeka çağına adım attığı şu günlerde; savaşların ve ülke savunmalarının yapay zeka enstrümanları vasıtasıyla yönlendirildiği; bu alanda ilerleme gösteremeyen ulusların, eğitsel ve kültürel düzlemde başka milletlerin hegemonyası altında kalacağı aşikardır. Bu kültürel emperyalizmin gölgesinde kalmaktan kurtaracak yegane güç eğitim ordusudur.

O yüzden diyoruz ki,

Bir milletin “askeri gücü, ordusu” ne kadar “milli güvenlik” meselesiyse, “eğitim ordusu” da bir o kadar “milli güvenlik” meselesi; bir ulusun “4. maddesidir.”

Son olarak, gündemdeki “hak arayışındaki öğretmenlerimizin” basına yansıyan haberlerine bir göz atmanızı ve daima güncel tutmanızı istirham ederim.

Saygılarımla.

Tekrar görüşmek dileğiyle…


Mülakat ve taban maaş talebiyle yükselen öğretmen eylemleri

1 Haziran 2026 – Ankara: Mülakat mağduru 1.611 öğretmen ile özel sektör öğretmenleri, Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) önünde eylem yaptı. Mülakatlarda yüksek KPSS puanlarına rağmen elendiklerini belirten öğretmenler, atama ve çeşitli özlük hakları talep etti. (Cumhuriyet Gazetesi, Haziran 2026)

14 Haziran 2026 – Ankara: Özel sektör öğretmenleri ve mülakat mağduru öğretmenlerin eylemine polis müdahale etti; DW’nin haberine göre sendika yöneticilerinin de bulunduğu çok sayıda kişi gözaltına alındı. (DW Türkçe, Haziran 2026)

14 Temmuz 2026 – Ankara: Özel sektör ve mülakat mağduru öğretmenler yeniden bir araya geldi. Meclis Parkı’nda açıklamaya izin verilmemesi üzerine açıklama Madenci Anıtı önünde yapıldı. Eylemlerde atama ve özel sektör öğretmenleri için taban maaş düzenlemesi talepleri birlikte dile getirildi. (Haberler.com, Temmuz 2026)

Öğretmenlerin temel talepleri

Özellikle mülakat mağduru öğretmenlerin öne çıkardığı talepler arasında:

  • Mülakat nedeniyle ataması yapılmayan öğretmenlerin atanması
  • KPSS başarısının atama sürecinde esas alınması
  • Verildiği belirtilen mülakatların kaldırılması sözünün uygulanması
  • Öğretmen açığı bulunan alanlarda daha fazla atama yapılması bulunuyor.

Özel sektör öğretmenleri ise bunlara ek olarak taban maaş, güvenceli çalışma ve kamu öğretmenleriyle özlük haklarında eşitlik talep ediyor. (Cumhuriyet Gazetesi, Haziran 2026)

Görüldüğü üzere öğretmenlerin/öğretmen adaylarının hak arayışları bitmiyor ve bitecek gibi de durmuyor.

Mülakat mağduru öğretmenlerin hak mücadelesi

2023 KPSS’den yüksek puanlar alan bazı öğretmen adayları, KPSS + sözlü sınav/mülakat sonucunda oluşan sıralama nedeniyle atama kontenjanının dışında kaldı. 2026’daki eylemlerde kendilerini “mülakat mağduru 1.611 öğretmen” olarak tanımlayan grup esas olarak bu kişilerden oluşuyor. TBMM’deki 2 Haziran 2026 tarihli bir konuşmada da sayı 1.611 olarak ifade edilmiştir. (TBMM üye genel kurul konuşmaları)


❓ Sıkça sorulan sorular

  • Atanamayan öğretmenler sorununun temel kaynağı nedir?
    Türkiye’deki yüksek fakülte mezun sayısı ile kamu kontenjanları arasındaki derin uçurum, istihdamın sadece merkezi atamaya bağlanması ve özel sektördeki taban maaş korumasının kaldırılmasıdır.
  • 5580 sayılı kanunun 9. maddesinin kaldırılması özel okul öğretmenlerini nasıl etkiledi?
    2014 yılında yürürlükten kaldırılan taban maaş hükmü, özel öğretim kurumlarındaki öğretmenlerin kamudaki dengi maaş güvencesini yok ederek asgari ücret seviyesinde çalıştırılmalarına zemin hazırlamıştır.
  • Avrupa ülkelerinde atanamayan öğretmenler havuzu neden oluşmuyor?
    AB ülkelerinde istihdam merkezi bir memuriyet ataması yerine yerel yönetimler, sübvanse edilen özel okullar ve özerk kurumların açık pozisyonlarına dayalı esnek modellerle yönetilmektedir.
  • Mülakat mağduru öğretmenler ne talep ediyor?
    Mülakatın kaldırılması sözünün tutulmasını, KPSS puan üstünlüğünün esas alınmasını, kontenjan mağduriyetlerinin giderilmesini ve taban maaş hakkının geri verilmesini talep etmektedirler.
  • Yerel yönetimler öğretmen istihdamında nasıl rol oynayabilir?
    Mali kapasitelerine göre bölgesel ihtiyaçlar doğrultusunda esnek sözleşmeler yaparak merkezi havuzda biriken eğitimci kitlesini yerel düzeyde üretime katabilirler.

🌐 Bunlar da ilginizi çekebilir: