Ana Sayfa Kişisel Gelişim Ya “BEN” dediğin kişi sadece bir yanılsamaysa?

Ya “BEN” dediğin kişi sadece bir yanılsamaysa?

Doğduğumuz andan itibaren zihnimize yüklenen toplumsal bir yazılımla, kendimize sınırlar çizerek yapay bir “ben” inşa ediyoruz. Peki ya hayat boyunca korumaya çalıştığın, uğruna acılar çekip kaygılara boğulduğun o kişilik sadece bir sanrıdan ibaretse? Hikayenin içinde kaybolmayı bırakıp, hikayeyi izleyen o saf bilince uyanmaya hazır mısın?

Ben yanılsaması: zihnin kurduğu ‘ben’ algısı ve onun ötesindeki ‘BEN’

Korku, yanılsama ve ayrılık kıskacında Öz’ü keşfetmek

Kişi doğumundan itibaren adeta bir “ben” olma yanılsamasına alınır. Bebek bir aileye doğar, taklit yoluyla ve kendisine öğretilenler doğrultusunda büyümeye başlar. Daha sonra okul, büyüdükçe çevre, iş yaşamı ile kendisi zannettiği kişiliği oluşmaya başlar. Hangi toplumda ya da ülkede yaşıyorsa bu normlar kişiliğinin oluşmasını etkiler. Bir nevi yazılım gibi…

Zamanla zihinsel bir “ben ve sen” ikiliğinin içine düşer. Bu yaşamda iyi-kötü, güzel-çirkin, aydınlık-karanlık vb. her şey düaliktir. Kişi her şeyi bir diğeriyle tanımlar. Farkında olmadan “Ben böyleyim, ben şöyleyim, benim kararım bu” derken diğerini yaratır. Yani sürekli bir ikiliktedir. Bu dünya yaşamının gerçekliği böyledir.

Ancak hakikatte, yani bu yaşam oyununun üstündeki gerçeklikte teklik vardır. Ve yaşam dediğimiz bu dünya alanında deneyimle gerçeklik maddeye dönüşerek dualiteyi doğurur. Hepsi bilmek içindir; zıtlıklarla bir diğerini tanır kişi…

Bu durum, doğu felsefelerinden modern psikolojiye kadar insanlığın en derin sorgulamalarından biridir. “Ben” zannı (ego), ruhun bu dünyadaki deneyimi gerçekleştirebilmek için giydiği bir elbise, zihnin hayatta kalmak için yazdığı bir yazılımdır. Hakikat ile illüzyon (maya) arasındaki bu ayrımı ve putları yıkma sürecini şu temel dinamiklerle okuyabiliriz:

  • Yazılımın Kurulması ve Toplumsal Koşullanma: Bebek, dünyaya tamamen açık ve saf bir bilinç (“Öz”) olarak gelir. Ancak fiziksel dünyada hayatta kalabilmek için bir kimliğe ihtiyacı vardır. Psikolojide ego oluşumu olarak adlandırılan Ayna Evresi tam olarak burada devreye girer; bebek kendini dışarıdan bir nesne gibi algılamaya başladığında ilk ayrılık tohumu atılır. Coğrafya, dil, din ve aile normları gibi Kültürel Programlama ögeleri zihne yüklenen hazır kodlardır. Kişi, kendisine verilen ismi ve rolleri sahiplenerek “Ben şuyum” demeye başlar.
  • Dualitenin doğuşu: Dünya planı, zıtlıklar üzerine kurulmuş bir simülasyon gibidir. Zihin, doğası gereği sadece kıyaslayarak algılayabilir. Burada bir Tanımlama Tuzağı saklıdır: “Ben dürüstüm” dediğiniz an, zihninizde gizli bir “dürüst olmayan öteki” yaratırsınız. Her tanım bir sınırdır ve bu sınırlar, kaçınılmaz olarak ayrılık bilincini ve koruma içgüdüsünü (korkuyu) doğurur.
  • Öz’ün putlaştırılması (Sanrı dünyası): Kişinin kendi zihinsel etiketlerini ve rollerini (başarı, statü, haklılık, acı çeken kurban rolü) gerçek varlığı sanması en büyük yanılsamadır. Kadim öğretilerde buna “putlaştırma” denir. Putlaştırılan bu sahte benlik, her an yok olma veya incinme tehdidi altında olduğundan sürekli savunma mekanizmaları (öfke, kıskançlık, kıyas) üretir. Kişi özünü unutup bu sanal kimlikle özdeşleştiğinde, geçici olan dünyanın acılarına hapsolur.
  • Birlik bilincine uyanış: Hakikat, tüm bu dualite oyununun arkasındaki tek bir bilincin varlığıdır. Zıtlıklar aslında birbirini var eden, aynı madalyonun iki yüzüdür. Aydınlanma, bu sahte benliği yok etmek değil; onun sadece bir “araç” ve “oyun” olduğunu fark etmektir. “Ben öfkeliyim” demek yerine, “Şu an bu bedende bir öfke dalgası yükseliyor ve ben bunu izleyen bilincim” diyerek, “Gözlemci olmak“ putları kırmaya ve Öz’e dönmeye atılan ilk adımdır. Kişi ben zannıyla yaşamı yaşarken korku, ayrılık ve yanılsama içindedir. Ve “Öz” için bu sanrılar, birer puttur. Kişi putlaştırdıklarıyla yaşar.

Ben yanılsaması ve ayna evresi

I. Korkunun anatomisi: “Ben sandığım kişi olmazsam ne olur?”

En temel düzeyde korku, varlığımızın tehdit altında olduğunu algıladığımızda ortaya çıkar. Tehdit gerçek olabilir; ama bazen yalnızca zihnin ürettiği bir ihtimaldir.

Bir şeyi kaybetmekten, reddedilmekten, yalnız kalmaktan, değersiz olmaktan, kontrolü kaybetmekten, belirsizlikten, değişmekten, acı çekmekten ve nihayetinde ölümden korkarız. Bazen de en derinde, “Ben” dediğimiz yapının çözülmesinden korkarız. Burada ortak bir kök görülebilir: “Bir şey elimden alınabilir.” Sevgi, para, ilişki, statü, sağlık, güvenlik, itibar, kontrol… Hatta kendimiz hakkında oluşturduğumuz kimlik.

“Korkunun görünen nesnesinin altında çoğu zaman ‘Ben’ hakkındaki bir inanç bulunuyor. Asıl soru şu: Tehdit altında olan gerçekten Ben miyim, yoksa ‘Ben’ hakkında oluşturduğum imge mi?”

Peki neden kaybetmek bu kadar korkutucu?

Çünkü zihin kendisini ayrı ve sınırlı bir varlık olarak algıladığında, yaşamı sürekli olarak “benim olanlar” ve “benim olmayanlar” şeklinde organize eder. Ben ve dışarısı. Ve dışarıda olan herhangi bir şey, otomatik olarak “benden alınabilir” hale gelir. İşte burada ayrılık zannı ile korku birbirine bağlanır.

Fakat daha derinde bir soru var: Gerçekten kaybetmekten mi korkuyoruz, yoksa “kaybedersem ben ne olurum?” sorusundan mı? Çünkü sevgilinin gitmesinden korkarken belki yalnızca onu kaybetmekten değil, “Beni artık kimse sevmeyecek” düşüncesinden korkuyor. Parayı kaybetmekten korkarken “Güvende olamam” düşüncesinden… Başarısız olmaktan korkarken “Yeterli değilim” düşüncesinden… Yalnız kalmaktan korkarken “Ben tek başıma tamam değilim” düşüncesinden…

Dolayısıyla korkunun görünen nesnesinin altında çoğu zaman “Ben” hakkındaki bir inanç bulunuyor. Ve en temel korkuya geldiğimizde, belki de bütün bu korkuların altında şu soru yatıyor: “Ben sandığım kişi olmazsam ne olur?”

Çünkü “ben” dediğimiz yapı; ismimiz, geçmişimiz, ilişkilerimiz, başarılarımız, bedenimiz, düşüncelerimiz, inançlarımız ve hikayemiz üzerinden kendisini tanımlıyor. Bunlardan biri tehdit edildiğinde zihin: “Ben tehdit altındayım.” diyor. Oysa burada çok önemli bir ayrım yapabiliriz: Tehdit altında olan gerçekten “Ben” miyim, yoksa “Ben” hakkında oluşturduğum imge mi?

“Niçin korkarız?” konusunun asıl derinliği tam burada başlıyor. Korku bize neyin tehdit altında olduğunu gösterir. Farkındalık ise o tehdit altında olduğunu sandığımız şeyin gerçekten ne olduğunu sorgulatır.

Gerçek sandığımız hayatlarımız ve harita üzerinde roller

II. Yanılsamanın döngüsü: Haritayı gerçeklik sanmak

Yanılsama kişide çoğu zaman gerçeğin kendisiyle değil, zihnin gerçeğe verdiği anlamla çalışır. Aslında mekanizma oldukça inceliklidir:

  1. Olay: Dışarıda gerçekleşen şey henüz yalnızca olaydır. Örneğin biri sana cevap vermez.
  2. Yorum: Zihin olayı yorumlar: “Beni önemsemiyor.” “Benden uzaklaşıyor.” “Yine değersiz hissettirildim.” Burada gerçek ile yorum birbirinden ayrılmaya başlar.
  3. Duygu: Yorum bir duygu üretir: Üzüntü, öfke, korku, kırgınlık…
  4. Kanıt Arayışı: Duygu, yorumu doğrulayan kanıtlar arar. Zihin artık “Beni önemsemiyor” inancının filtresinden bakar. Daha önceki benzer olayları hatırlar, farklı açıklamaları görmezden gelebilir.
  5. Kimlik: İnanç kimliğe dönüşür: “Bana değer verilmiyor” düşüncesinden “Ben değersizim” noktasına geçilebilir.
  6. Kısır Döngü: Kişi kendi yarattığı gerçekliğin içinde yaşamaya başlar. Ve en güçlü yanı şudur: Kişi bunun bir yorum olduğunu değil, gerçeğin kendisi olduğunu düşünür…

“Yanılsama yalnızca yanlış bir düşünce değildir. Daha derinde; zihnin kendi oluşturduğu haritayı, gerçekliğin kendisi sanmasıdır.”

Yanılsamanın en derin noktası, zihnin kendi oluşturduğu haritayı gerçekliğin kendisi sanmasıdır. “Ben böyle biriyim.” “İnsanlar böyledir.” “Hayat zaten zor.” “Beni kimse gerçekten anlamaz.” “Ben ancak başarılı olursam değerliyim.” Bunların her biri geçmiş deneyimlerden oluşmuş zihinsel modeller olabilir.

Fakat zihin modeli o kadar uzun süre kullandığında, model görünmez hale gelir. İşte burada çok önemli bir ayrım ortaya çıkar: Yaşayan kişi ile yaşadığı hikaye birbirine karışır.

“Ben öfkeliyim” dersin. Oysa belki öfkeden geçen bir farkındalıksın. “Ben değersizim” dersin. Oysa belki geçmişte oluşmuş olduğunu düşündüğün değersizlik düşüncesini deneyimliyorsun. “Ben korkuyorum” dersin. Oysa korku beden-zihin sisteminde ortaya çıkan bir deneyimdir. Bu açıdan bakınca bu süreç, “Ben zannettiğim kişiliğimin ötesindeki ‘BEN'” meselesiyle de doğrudan kesişiyor: Yanılsama, kişiliğin kendisini “Ben” sanmasıyla güçleniyor.

Ve belki dönüşümün başlangıç noktası şu soru: “Şu anda gördüğüm şey gerçekten olan mı, yoksa olan şey hakkında zihnimin söylediği hikaye mi?” Bu soru sorulduğu anda, yanılsamayla özdeşleşme bir miktar gevşer. Çünkü artık hikayenin içinde değil, hikayeyi gören yerde durmaya başlarsın.

Ayrılık zannı: kendini bütünden kopuk sanmak ve bu algının bir illüzyon olması

III. Ayrılık zannı: Bütünden kopma illüzyonu

“Ayrılık zannı”, yanılsamanın belki de en temel katmanlarından biri olarak düşünülebilir. Buradaki “ayrılık”, fiziksel olarak insanların ve nesnelerin farklı olması değil; varoluşun birbirinden kopuk, bağımsız ve ayrı özler halinde algılanmasıdır. Şöyle çalışır:

Ben → Sen → Öteki

Zihin önce bir “ben” tanımı oluşturur. Sonra bu benliği sınırlar: Ben buradayım. Sen oradasın. Benim düşüncelerim bana ait. Senin düşüncelerin sana ait. Benim hayatım başka, seninki başka. Bunun üzerine sahiplik, tehdit, kıyas, korku ve beklenti doğabilir: “Beni terk etti.” “Bana bunu yaptı.” “Ben kaybettim.” “Ben kazanmalıyım.” “Benim olanı korumalıyım.” Böylece ayrılık zannı yalnızca düşünsel bir fikir olarak kalmaz; duygusal ve bedensel bir deneyime dönüşür.

“Ayrılık zannını görebiliyorsan, ayrılık zannı sen değilsin. ‘Ben ve hayat’ ayrımı gerçekten var mı, yoksa zihin deneyimi böyle mi bölümlendiriyor?”

Peki daha derinde ne var? Ayrılık zannının temel cümlesi sanki şudur: “Ben, bütünden ayrı bir varlığım.” Bu düşünce fark edilmeden kabul edildiğinde, insan kendisini sürekli bir şeylere karşı konumlandırabilir: Ben ve hayat, Ben ve diğerleri, Ben ve doğa, Ben ve bedenim, Ben ve düşüncelerim, Ben ve Kaynak…

Oysa burada çok ince bir soru ortaya çıkar: “Ayrı olan gerçekten ne?” Beden ayrı olabilir. Kişilikler farklı olabilir. Deneyimler farklı olabilir. Ama bütün bunları fark eden bilinç açısından baktığımızda, “ayrılık” düşüncesinin kendisi de gözlemlenen bir şey haline gelir. Ve burada çok daha güçlü bir kapı açılır: Ayrılık zannını görebiliyorsan, ayrılık zannı sen değilsin.

Hatta daha da ileri gidersek: “Ben ve hayat” ayrımı gerçekten var mı, yoksa zihin deneyimi böyle mi bölümlendiriyor? Bu noktada “birlik” fikrine inanmak bile yeterli değildir. Çünkü “Ben aslında her şeyle birim” demek de yeni bir kısıtlayıcı düşünce, zihinsel bir konsept olabilir.

Asıl mesele, ayrılık düşüncesinin nasıl oluştuğunu doğrudan görmek. Belki de “özgürleşme” dediğimiz şey tam da burada başlar: Ayrılığı ortadan kaldırmak değil, ayrılık zannının nasıl çalıştığını her an fark etmektir.

Gözlemci olmak: düşüncelere ve yaşanan hikaye’ye mesafe alıp onları izlemek

IV. Sahne arkasındaki bilinç nasıl yaşar?

Peki, ayrılık zannının zihindeki o sinsi çarklarını her an fark eden, onun nasıl çalıştığını gören bir bilinç bu dünyada nasıl yaşar? Kendini o sanal “ben” zannetmekten vazgeçen bir insan, sabah yataktan kalktığında hayata nasıl bakar?

O, dünyadan elini eteğini çekip bir köşede hissizce oturan biri değildir. Tam aksine, oyunun bir oyun olduğunu bilen bir aktörün hafifliğiyle yaşar.

Böyle bir bilinç için artık “korunması gereken bir imge” kalmamıştır. Birisi onu eleştirdiğinde ya da övdüğünde, zihninin hemen bir savunma veya kibir kalkanı (bir put) üretmeye çalıştığını görür ve sadece gülümser. Bilir ki incinen veya gururlanan şey kendisi değil, zihnin yıllarca emekle inşa ettiği o kırılgan “karakter”dir. O karakterin arkasındaki saf farkındalık ise ne eksilebilir ne de artabilir.

O, hayatı zorlamak ve kontrol etmek yerine, hayatın kendisiyle birlikte akar. Paranın, unvanın, ilişkilerin veya bedenin gelip geçici doğasıyla savaşmaz; çünkü “benim olanlar” illüzyonu bitmiştir. Sahip olduğu her şeye derin bir şükranla ama hiçbirine tutunmadan dokunur. Bir sevgilinin gidişi, bir işin kaybı artık onun varoluşunu sarsan birer felaket değil; nehrin yatağını değiştirmesinden ibarettir.

Dahası, karşılaştığı “öteki” insana baktığında, artık bir yabancı veya bir tehdit görmez. Karşısındakinin öfkesini, kıskançlığını veya yargılarını izlerken; onun da kendi zihninin haritasında kaybolmuş, sahte bir benlik yazılımı tarafından yönetilen bir başka “Öz” olduğunu fark eder. Bu fark ediş, çaba harcamadan doğan, en saf haliyle koşulsuz şefkattir.

İşte en çarpıcı hakikat tam da burada gizlidir: Ayrılık zannı bittiğinde, “ben ve hayat” diye iki ayrı kutup kalmaz. İnsan, hayatın kendisine dönüşür.

Şimdi, bu satırları okuyan seni, zihninin söylediği tüm o hikayelerin ötesinde derin bir sessizliğe davet ediyorum. Gözlerini bir anlığına kapat ve kendine en dürüst halinle fısılda:

Eğer geçmişin, geleceğin, başarıların, korkuların ve sana öğretilen tüm o sıfatlar şu an bir buhar olup uçsa… Geriye kalan o saf izleyici kim?

Sen, o hikayenin içindeki kurban değilsin. Sen, o hikayeyi doğuran ve seyreden sonsuz bilincin ta kendisin. Oyunu fark et, putları serbest bırak ve sadece uyan.


Bunlar da ilginizi çekebilir


Kaynaklar

  1. Encyclopaedia Britannica: Maya
  2. Stanford Encyclopedia of Philosophy: Jacques Lacan
  3. Beck Institute: Cognitive Model
  4. Encyclopaedia Britannica: Confirmation bias
Hale Karaarslan
İndigo Dergisi’nde Yazı İşleri Müdürü ve Yayıncı olarak görev yapıyor. İndigo Dergisi’ni kendisi ve yazarlar için bir okul olarak görüyor. Yaşama ve insana dair pek çok şey öğrenerek, yürekleri sonsuz güzellikle çarpan bir sevgi ailesinin içinde her gün biraz daha maskelerinden arınarak, özünü, kendi olanı buluyor. İki harika çocuğunun öğretmenliğinde ve eşinin her konuda kendisini destekleyen sevgisi eşliğinde öğrenmeye devam ediyor. İstanbul ve Marmaris'te yaşıyor.