Özgüvenli Çocuğun Yetişmesi İçin Doğru İletişim (1)

Çocuğunu gerçekten seven her anne-baba, çocuğun özgüven sahibi olmasını ister. Onun, yetişkinliğinde hayata karşı güçlü durmasını, huzurlu-mutlu bir hayat yaşamasını ister.

çocuğun

Bu yüzden kendi bildiği doğruları ile çocuğunu yetiştirir. Oysaki bu yalnızca çocuğu ile kurmuş olduğu doğru iletişime bağlıdır.

Kurulan iletişim anlam verme sistemini etkiler. İletişim yalnızca konuşmak değildir, Doğan Cüceloğlu’nun deyimi ile iletişim, anlam alışverişidir. Yaptığınız, söylediğiniz, söylemediğiniz, vücut dilinizle ifadeleriniz o an ki ruhsal durumunuz, aklınıza her ne geliyorsa her şey karşı taraf için bir mesaj niteliğindedir ve onunla iletişim halindesinizdir. Çocuk, kendisine yaklaşılan iletişim diline bağlı olarak kendisi ve çevresi hakkında bir takım yargılara, anlamlara ulaşır. Bu yargılar ile benlik bilinci oluşmaya başlar. Anne-babanın çocuğu ile olan sağlıklı iletişimi çocuğun benlik algısını olumlu yönde etkiler ve özgüveni yüksek bir birey haline gelir.

Özgüveni yüksek çocuk yetiştirmek için konunun uzmanlarından harmanlayıp oluşturduğumuz anne-babalara yardımcı olacak bilgileri ele alalım ve bunları iletişim yönünden inceleyelim.

Çocuğa sınırların belli olduğu ve sevginin açıkça ifade edildiği olumlu bir ev yaşamı sağlanmalıdır.

Çocuğun, nerede kimlere ne zaman nasıl davranması ve kendinden ödün vermeden onurunu, kişiliğini nasıl koruması gerektiğini öğreten ve kişiye benim deyip de sahiplenmesi ve korumasını sağladığı her şey sınırlardır. Çocuğa, sınırların belli olup saygı gösterildiği bir ortamın sağlanması ancak biz bilinci ile mümkündür. Biz bilinci içinde yetişen çocuk hem kendisinin hem de diğerlerinin sınırlarını öğrenir ve bunun farkında olarak hareket eder. Biz bilinci ile hareket eden anne-baba ise çocuğun sınırlarına saygılı davranır. Her canı istediğinde çocuğun özel alanına girmek yerine çocuğundan izin alır. Biz bilinci şöyle der:

– Ben varım, sınırlarım ve sorumluluklarım var.
– Sen varsın, sınırların ve sorumlulukların var.
– Sen ve ben bir etkileşim ağı içinde yaşarız.

Bebek doğduğunda tamamen bir başkasına bağımlıdır. Tüm ihtiyaçlarının karşılanması bir başkasına bağlıdır. Gelişim süreci içinde bağımlılıktan bağımsızlığa ve en son süreçte ise dayanışmanın ve birliğin olduğu biz bilincine ulaşır. Fakat buna ulaşması ailenin ona karşı olan tutumuna bağlıdır. Çocuk tamamen bağımlı olduğu süreçten yavaş yavaş bağımsızlık sürecine geçerken bunu davranışlarıyla belli eder. Yemeğini yerken kaşığı kendi tutmak ister, merdiven çıkarken kendisine yardım edilmeden tek başına çıkmak ister, elinin tutulmasını istemeden kendisi yürümek ister. Çocuğun sınırlarına saygı göstermeyen aşırı korumacı bir ailede çocuk bu isteklerini karşılayamaz. Anne-babanın bu davranışı ne kadar iyi niyetli gibi görünse de çocuğa verdiği mesajlar bakımından son derece zararlıdır.

Çocuğa “sen acizsin, kendi başına bir şey yapamayacak kadar küçük ve güçsüzsün” gibi kendini değersiz, güçsüz hissettirecek mesajlar verirler. Sürekli bu şekilde büyüyen veya bunun tam tersi onu bencilliğe götürecek derecede her istediği yapılan davranışlar, çocuğu, sınırları tanımayan saygısız ve sorumsuz bir kişiliğe büründürür. Bunun olmaması için anne-babaların uygulaması gereken, Dr. Thomas Gordon’ın sorunların çözümü için geliştirdiği “kaybeden yok” (kazan/kazan) diye adlandırılan iletişim tarzıdır. Bu yaklaşımla hem sorunların çözümü sağlanır hem de sınırlar herhangi bir çatışma olmadan çizilir. Bunu bir örnekle açıklayalım. Diyelim ki çocuğunuzun akşam erken saatte yatmasını istiyorsunuz fakat çocuğunuz yatmak istemiyor. Burada yapmanız gereken şöyledir:

a) Çocuğunuzun isteğini anladığınızı göstermek. Bu aşamada çocuğunuzu aktif dinleme ile gerçekten anlayın. ‘Film izlemeyi çok istiyorsun (yatmak istememesinin nedeni her ne ise), çünkü o filmi çok merak ediyorsun ve bu yüzden de erken yatmak istemiyorsun’ gibi çocuğunuzun kendisini sizin tarafından anlaşıldığını anladığına kadar iletişiminizi sürdürün. Bu aşamada bu şekildeki iletişiminiz ve davranışınız ile çocuğunuza sen varsın mesajını verirsiniz.

b) Ben dili ile onun neden erken yatmasını istediğinizi anlatın. “Senin sağlıklı büyümeni istiyorum. Bu yüzden erken yatmanı istiyorum. Seni çok seviyorum ve sağlığın bozulursa ben çok üzülürüm” gibi kendi duygularınızı anlatan ve bunu davranışlarınızla belli eden bu iletişiminiz ile çocuğunuz sizi anlayacak ve isteği konusunda diretmeyecektir. Bu aşamada ise çocuğunuza ben de varım mesajını verirsiniz.

c) Son aşamada ise “hadi birlikte bu filmi bilgisayardan bulup kaydedelim ve yarın gündüz istediğin vakitte filmini izle” gibi her iki tarafında istediğinin olacağı çözümler üretilir ve uzlaşılan çözümde karar kılınıp uygulamaya konulur. Böylelikle sınırlar belli, her iki tarafında birbirine saygı duyduğu biz bilincini oluşturan bir iletişim kurulmuş olur.

Bu iletişim tarzı, çatışmaları önlemek için her yaştan insanın uygulayabileceği bir yaklaşımdır.

Kişi, kendisi ile ilgili yargılara varırken bulunduğu ortamdan da etkilenir. Bu, çocuk için de geçerlidir. Girilen her ortamda, ortamı oluşturan bilinç, ortam aracılığı ile doğrudan olmasa da dolaylı olarak kişiye birçok mesaj gönderir. Ve buna bağlı olarak çocuk o ortamda kabul görüp görmediğini, sevilip sevilmediğini, hangi ortamlarda kendini daha rahat ve değerli gördüğünü anlar. Birbirini seven ve sevginin ifade edildiği bir ortamda büyüyen çocuk gerçekten sevildiğini, istendiğini ve anne-babası için değerli olduğunu hisseder. ‘Çocuğunu uyurken sev yoksa şımarır’ inanışının aksine çocuğunuza sevildiğini hissettirmek onun olumlu özellikleri barındıran sevgi dolu bir kişiliğe sahip olmasını sağlar. Çünkü çocuk sevgi dolu bir ortamda sevginin gücünü keşfeder. Sevgi sözcükleri kullanmak, seni seviyorum sözünü sıkça söylemek, çocuk ile etkin zaman geçirmek, onunla ilgilenmek, onunla konuşmak, onu anlayarak dinlemek çocuk için sevildiğinin göstergesidir.

Anne-babanın çocuğundan beklentileri onun yetenekleri ve yapabilirliği ile kıyaslandığında gerçekçi olmalıdır.

Burada yapılan hata çocuğun kendine özgü yeteneklerini görmezden gelerek onun da bir birey olduğunu unutup çocukları ile ilgili beklentilerinin anne-babanın istekleri doğrultusunda olmasıdır. Bu şekilde yetiştirilen çocuğun kullanmadığı yeteneği zaman içinde körelecek, istemediği şeyleri yaparken (istemediği okuldaki bölüm, istemediği meslek gibi) başarısız, kendisinin bir işe yaramayan biri olduğunu düşünecek ve mutsuz olacaktır. Bu durum da kendine olan güvenini alıp götürecektir.

[quote]“Benim kızım/oğlum doktor olacak, doktor olmasını istiyorum” gibi gururla söylenen bu sözün çocuğa verdiği mesaj şudur: Benim istediğimin bir önemi yok, sevilmem için doktor olmam gerekli, beni ancak bu şekilde kabul ederler[/quote]

3 yaşındaki kızından mutfaktan su getirmesini isteyen anne, kızına bardağı yere düşürüp kırdığı için“beceriksiz” derse çocuğun aldığı mesaj; “ben işe yaramazın tekiyim, öyle olmasaydı annem bana bağırmazdı” şeklinde olur.

Her insanın kendine has yeteneklerinin olduğunu kabul etmeyen anne-babalar, toplum tarafından para, mevki gibi özelliklerine bakılıp bu şartlara uymayan yeteneklerin küçümsendiği yeteneklere sahip olan çocuklarına karşı çıkarlar. Böyle bir bilince sahip olan anne-baba çocuğuna ettiği kötülüğün maalesef farkında değildir. Çocuğun yeteneklerini göz ardı etmek; onu olduğu gibi kabul etmemek, onu olduğu gibi sevmemek demektir. Doğrudan olmasa da davranışlarınız ile çocuğunuz sezgisel olarak verdiğiniz bu olumsuz mesajları alır.

Verdiğim örneklerdeki yaklaşımın aksine bilinçli anne-baba çocuğun yeteneğini keşfetmesine önem verir. Her insanın kendine has yeteneklerinin olduğunun farkındadır. Çocuğun güçlü olduğu yönlerini, severek ve başarı ile yaptığı işleri gözlemler ve farkına varır. Böyle bir davranış çocukta ‘ben varım, ben değerliyim’ algısını oluşturur.

Çocuğunuzun yeteneğini, ne davranışlarınızla ne de sözlerinizle küçümsememeniz gerekir. Çocuğunuz sevdiği bir işle meşgulken örneğin resim yapmayı seviyor ve bunun da çocuğunuzun yeteneği olduğunu keşfettiniz. Resim yapan çocuğunuzu ciddiye almalı, onu takdir etmeli, vücut diliniz ile ona bu konuda destek verdiğinizi belli etmeli hatta yeteneğini geliştirmek için ona katkıda bulunmalısınız. Okuldaki başarısının tüm derslerinde yüksek not almasına bağlı olduğu gerekliliğini savunmamalı, başarısını bu şekilde ölçmemelisiniz. Aksine zayıf not aldığı dersleri için onunla bu konuda gerçekçi bir şekilde konuşmalı, yüksek not almanın her zaman başarı demek olmadığını, her insanın her alanda mükemmel olamayacağını hayattan örnekler ile anlatmalısınız.

[quote]Uzman Pedagog İvet Albukrek diyor ki; “Başarıyla sonuçlanmasa bile çabaları takdir edilmelidir. Bir çocuğun anne-babası tarafından, ‘Öğrenmeye çalışmandan gurur duyuyorum’ gibi sözlerle yüreklendirilmesi, çocuğun daha çok çaba harcaması için onu motive edecek, mücadele gücünü geliştirecektir.”  Çocuğunuz, bu yaklaşımınızla ona değer verdiğinizi, önemsediğinizi, onu o olduğu için kabul ettiğinizi anlar.[/quote]

Çocuğun özgüveninin gelişmesine olanaklar yaratalım.

Çocuklar belli bir yaşa geldiğinde kendilerine olan güvenlerini pekiştirmek ve göstermek için “Anne bulaşıkları ben de yıkayacağım”, yemek masasını hazırlarken “Anne tabakları ben taşıyayım”, baba bir şey getirilmesini istediğinde “Ben getireyim” gibi tekliflerde bulunurlar.

Çocukların bu önerilerini kabul etmek, onlara bu olanağı sunmak, onların güçlü ve yeterli olma isteklerini karşılayacaktır. Bu davranış ile onlara güvendiğinizi göstermiş olursunuz. Çocuğunuzun size yardım etmesine izin vermeniz ve teşekkür etmeniz, hem aileye ait olduğunu hissettirecek, hem de ona güvenmeniz kendisini güçlü hissettirecek ve kendisiyle gurur duymasına sebep olacaktır.

Ya çocuğunuz tabakları taşırken düşürüp de kırarsa ne olacak? Böyle bir durumda çocuğa nasıl yaklaşmak gerekir?

Yanlış olan iki yaklaşım vardır ki; biri çocuk tabağı kırdığında ona aşağılayıcı sözler söylemek, ikincisi ise “sana bir şey olmadı ya boş ver kırılsın” demek. İkinci yaklaşımda çocuğun sezgisel olarak aldığı mesaj şu olur: “Ben ne hata yaparsam yapayım yaptığım hata önemli değil önemli olan bana bir şey olmaması.” Çocuk ileride daha büyük hatalar yaptığında onu önemsemeyecek yaptığı hatanın sorumluğunu üstlenmeyip ondan alması gereken dersi alamayacaktır.

Bu durumda çocuk tabağı kırdığında doğru olan yaklaşım onunla gerçekçi bir şekilde konuşmaktır. Bu konuda Doğan Cüceloğlu’nun İletişim Donanımları kitabında verdiği örneği önemli olduğu açısından birebir aktarıyorum:

Ben Nemika’nın annesi olsaydım, şimdiki bilincim içinde şöyle yapardım. Kızımın önüne diz çöker, onun göz hizasına indikten sonra, onu anlayan bir tavırla bakar ve “Tabak düştü, kırıldı. Şimdi kendini nasıl hissediyorsun?” diye sorardım.

Büyük olasılıkla Nemika, yoğun bir suçluluk duygusu içinde olacak ve kendisiyle ilgili, “Ben salağım, beceriksizin tekiyim, değil mi anne?” gibi kötü şeyler söyleyecektir.

“Anlıyorum, yavrum. Ben de tabak düşürdüğüm zaman aynen senin gibi hissetmiştim.”

“Sen de tabak düşürdün mü?”

“Evet, küçükken, hatta büyükken bile, ben de ara sıra elimden tabak, bardak düşürdüm. Her olayda öğrenilecek bir şey vardır; akıllı insan kendini suçlamak yerine, bu olaydan ne öğrenebilirim diye düşünür. Şimdi burada senin de öğrenebileceğin bir şey var. Nemika, bu tabak elinden neden düştü?”

“Elim ıslaktı, tabak elimden kaydı.”

“Peki, bir daha ıslak elle tabak taşımaya çalışacak mısın, yoksa ellerini önce kurulayıp, ondan sonra mı tabakları taşıyacaksın?”

“Ellerimi kuruladıktan sonra tabak taşıyacağım.”


“Aferin Nemika, bak bu olaydan bir şey öğrendin. Yapılan hatalardan öğrenmek çok önemlidir yavrum. Şimdi ellerini kurula ve tabakları taşımaya devam et.”

Böyle bir konuşma ile çocuğun sağlıksız suçluluk duygusu yerine vicdani duyguları gelişecek, yaptığı hataların sorumluluğunu üstlenecek, hatasını düzeltme olanağı varsa düzeltmeye çalışacak ve hatalarından ders alacaktır. Ve aynı işi, öğrendiği derslerle yeniden yapma cesaretini kendinde bulacaktır.

Konuya diğer öneriler ve uygulamalar ile bir sonraki yazımda devam edeceğim…


Özgüvenli Çocuğun Yetişmesi İçin Doğru İletişim (2)