Tanrı ve takdire şayan bir yazar

İleride takdire şayan bir yazar olamayacağımı biliyorum. Toplumsal duyarlılığım had safhadaymış gibi yapmayacağım. Sizlere yalan söylemeyeceğim. Öte yandan ülkede canlı bombalar patlamaya devam ederse çocuk yapmayacak; sadece ailemi ve kedileri seveceğim.

yazar kedi tanrı

Yaşamımın üçte birini kendimi tanımaya çalışarak geçirdim. Kişiliğim hakkında ilkokul düzeyinde bir kompozisyon yazacak kıvama nihayet geldiğimde, elimde bir üniversite diploması ve diplomanın getireceği bir kader hâsıl olmuştu çoktan. Ne büyük trajedi! Oysa insanlar üniversite tercihlerini en az otuz yaşında yapmalılar. Ancak o vakit kendilerini bir nebze tanıyabiliyorlar. Bunu geç kabullendim, halen de sindirebilmiş değilim. Hayata sıfırdan başlasaydım, ne okuduğum bölümü okur, ne gittiğim şehirlere gider, ne de sevdiğim kadınları severdim. Fakat o zaman da şu satırları yazan zat-ı muhterem olamazdım. Şerefsizin teki olurdum belki de. Evet, nispeten rahatladım. Aklıma mukayyet olan tüm paradokslar için teşekkür ederim Tanrım.

Daha iyi bir becerim olmadığı için, on sene önce öykü ve deneme yazmaya başladım. Haliyle kalemimin özgün bir üslubu, metinlerimin kendine has bir dili yoktu. İlk teşebbüslerime gelen “güzel yazmışsın İsmail, seninle gurur duyuyoruz, annengile selamlar” şeklindeki akraba yorumlarına kanarak henüz yirmi yaşında Hürriyet’e başvurdum. Üçüncü sayfada köşe yazma hayalleri kuruyor, senede iki kez gördüğüm akrabalarımın fanatizmi yüzünden kendimi Sabahattin Ali sanıyordum. Şimdi geriye baktığımda muhtelif sanal mecralarda utanç duyduğum yazılarıma rastlıyorum. Ve maalesef yöneticilere ulaşıp sildiremiyorum da. Demek ki ortalama bir insan yazdıklarını yayınlamaya otuz yaşına doğru başlamalı. Netice itibariyle, şükür ki usanmadan yazmaya devam etmişim ve küçük kitlelere, meçhul gönüllere ulaşmayı başarmışım. Yılda iki kez görülen akrabalar yarattığın için teşekkür ederim Tanrım.

İleride takdire şayan bir yazar olacağımdan emin değilim. Zira çok iyi bir gözlemci olmadığım gibi, hafızam zayıftır ve botanikten de zerre kadar anlamam. Söz gelimi kabiliyetli yazarlar bir ormanı şöyle betimler: “Orman adeta canlanıyordu. Sabahtan beri mırıltıları duyulan ağaçlar konuşuyor, bağırıyor, sallanıyor ve ellerini birbirine uzatıyordu. Yalnız meşeler değil; yerdeki otlar, kuru yapraklar, çalılar, gürgenlerin gövdesine sarılan sarmaşık bitkiler, hatta kahverengi mantarlarla koyu yeşil yosunlar bile canlanmıştı.” Bense bu tarz bir anlatımdan çok sıkılırım. Kafam katiyen detaylı çalışmaz. Şahsen aynı ormana dikkatlice bakarsam şöyle anlatırım: “Bir sürü ağaç var.” Gördüklerimin hepsi budur ve aradan birkaç gün geçince görüntüyle ilgili hiçbir detayı anımsamam. Yine de beton yığınları arasında büyümüş biri olarak en azından samimi olduğumu belirtmeliyim. Samimiyetin itibar gördüğü bir devirde yaşamasak da öteki tarafta yüksek kanaat notu bekliyorum Tanrım.

yazar takdire şayan tanrıGerçek yazarlar sıradan insanların göremediklerini görürler. Yüzü kırışmış, saçı düğümlenmiş, zayıf, damarları belirgin, bakımsız ama esrarengiz bir kadına aşık olurlar mesela. Ve o gizemli varlığı edebi eserlerinde öyle betimlerler ki hasbelkader yolda karşılaşsanız hayal kırıklığına uğrayıp “bu muydu o muhteşem kadın?” dersiniz. Benimse böyle bir meziyetim yok, sıradan insanların gördüklerini görebilirim sadece. Ve daima çok güzel kadınlara aşık olurum. Yüzlerce rakibim olduğundan haliyle çoğu zaman elde edemem onları. Öfkem bu yüzdendir. Meşakkatim bu denli sığdır. Belki de erkeklerin bir kadının kırışıklıklarını sevmeyi öğrenmesi için otuz yaşını geçmesi gerekiyor. Belki de hayat manasız bir imaj yarışından ibaret. Bilemiyorum, şu ana dek gerçek bir yazarla yüz yüze sohbet etme fırsatım olmadı. Ölmeden önce kesin bilgi alırsam yayarım.

Sanat devrimcidir. Dolayısıyla sanatçı biraz da isyankar olmalı. Bir kadının zamansız kırışan yüzünü, Uganda’da açlıktan ölen çocuğu, Ege’de boğulan mülteciyi, Ortadoğu’daki savaşı dert etmeli ve her koşulda zayıfın yanında yer almalı. Bense her geçen yıl toplumsal duyarlılığımı yitiriyorum. Haberleri an be an takip etmekten vazgeçtim; politik analizler yapmayı, çocuklara nasihat vermeyi, arkadaşlarıma “sigara içme” demeyi bıraktım, çünkü iyiye giden hiçbir şey göremiyorum. Ayrıca çevreme yaymam gereken sevgiyi; geceleri boynuma atkı gibi dolanarak uyuyan ve bunu soğuk mevsimde boğazımı üşütmemem için yaptığına inandığım kedime adıyorum. Tek bir kediyi Asya kıtasından fazla sevmem, hayvanseverlikten ziyade, vazgeçmemin tezahürü olsa gerek. Yine de nihilist olduğumu söyleyemem. Aslını sorarsanız hiç kimse nihilist olduğunu iddia edemez. Edebiyat dünyası sözde nihilist yazarlarla dolu, ama eve kapanıp üç yüz sayfa roman yazmak nihilizmin tabiatına aykırıdır.

yazar takdire şayan tanrıHem nihilist olsaydım Tanrıyla konuşmazdım, öyle değil mi Tanrım?

Kıssadan hisseye, takdire şayan bir yazar olamayacağımı biliyorum. Toplumsal duyarlılığım had safhadaymış gibi yapmayacağım. Sizlere yalan söylemeyeceğim. Bir ormanı ağdalı sözcüklerle betimlemeye çalışmayacağım. Genç Mukaddes’e baktığımda Adil Yakubov’un gördüklerini bir süre daha göremeyeceğim. Evlenene dek hep çok güzel kadınlara aşık olacağım, elde edemediklerim için yazılar döşeyeceğim. Öte yandan ülkede canlı bombalar patlamaya devam ederse çocuk yapmayacak, sadece ailemi ve kedileri seveceğim.

Ve öldükten sonra Tanrı “dünyayı nasıl buldun?” diye sorarsa, öyle türlü teşbih sanatlarına başvurmayacağım. Zira o tarz anlatımlardan çok sıkılırım. Kafam katiyen detaylı çalışmaz. Biraz bezgin ve tembel biraz da mahcup ve çekingen bir ifadeyle, sadece şunu diyeceğim:

“Bir sürü kötü insan vardı.”

İlgili yazılar

Üçüncü Sınıf Yazarlar Kahvehanesindeki Topuk Sesleri

Yalnızlıktan Çıldıran Yazar

Terk Edilen Yazar